 |
 |
 |
|
VOLKAN MANŞET HABER SİSTEMİ..
|
|
|
|
|
|
 |
| |
Halkın Takımı Dergisi
21.
Sayı ÇIKTI ! |
|
|
|
|
|
|
|
| |
| |
|
HALKIN
TAKIMI DERGİ
Merhaba dostlar…
Bu sayımızdan itibaren ikişer aylık yayın
periyodumuzu üçer aylık olarak seyreltmiş
bulunuyoruz.
Dağıtım sorunlarının yanı sıra temel
ilkelerimizden biri olan sponsor
karşıtlığımız nedeniyle yaslandığımız
iplerden bu şekilde sıyrılmaya çalışıyoruz.
Biz de biliyoruz ki birkaç sayfamızı ayırmak
ya da fazladan eklemek suretiyle alacağımız
sponsor reklamları karşılığında dergimizi
rahatlıkla aylık bile çıkarabilir ve
fiyatını yarıya çekebiliriz ancak bu
rahatlığın getireceği muhtemel gevşeklik,
ağzımızın torba gibi büzülebilmesi,
kalemimize ve fikirlerimize belli alanlarda
getirilmesi kaçınılmaz kısıtlamalar ve en
önemlisi yıllardır verdiğimiz talkınlara
baka baka salkımları yutmak zorunda kalmamız
gibi bir duruş Beşiktaşlılık duruşu
değildir. Bu denklemdeki tek sorun ise biz
Beşiktaşlıyız ve o şekilde durmaya da
niyetliyiz. |
|
 |
|
Bundan böyle yayın
periyodumuz dört mevsim olacak. Elinizdeki
Kış sayımız (Aralık) sonrası takiben Bahar
sayımız (Mart), Yaz sayımız (Haziran) ve
Sonbahar sayımız (Eylül) olarak planlandı.
Böylelikle dergilerimizi daha doyurucu
hazırlayıp sizlere tertemiz, emek mahsulü,
katkısız olarak ulaştıracağımızın sözünü de
vermiş olduk kendimize.
Bu sayımızda kapağımızda hocamız Carlos
Carvalhal var. Her türlü küçümsemeye,
aşağılanmaya ve daha acısı taraftarımızın
ilgisizliğine mazhar olmuş bu sıcakkanlı
Portekizliyi vekil olarak değil kelimenin en
geniş anlamıyla asil bir hoca olarak
seviyor, destekliyoruz.
Analiz köşemizin yazarı Barbaros Tantan Usta
şike operasyonunda ve şikenin kendisinde
izlerini yakaladığı kapitalizmin kirli
elini, Beşiktaş yönetiminin ucuz dümenlerini
irdeliyor. Yazısının sonunda ise
Beşiktaş’ımızın gol yeme sorununa dikkat
çekiyor.
|
Endirek serbest vuruşların ustası
Yumurtakafa Yılmaz (Yılgın) endüstriyelleşmenin
kirli pazarında bizleri borç batağına
sürükleyenlerden girip buna bağlı olarak taraftarın
da profesyonelleştirilerek bu çarka dahil edilmesi
çabalarından çıkıyor. Sözlerini ise şöyle bağlamış;
Halkın Takımı doğru ve meşru bulduğu her fikrin
somut olarak yanındadır ve öyle de olmaya devam
edecektir.
Spor yazarı konuğumuz Osman Bulugil bu sayıda, İnönü
stadının yıkılarak yenisinin planlandığı bu aşamada
sürekli dayatılan otopark konusuna dikkat çekmiş.
Modernlik maskesiyle statların yıkılması ve
yenisinin tamamen oturulan, otopark ön koşulu olan
ve haftanın her günü tüketimin yapılabildiği
mekanlar olarak dönüşmeye başlaması karşısında çArşı
ne düşünüyor diye sormuş Osman Bulugil.
çArşı’nın içinden, muhalif duruşu bayrak etmiş ve
sonuna kadar savunmuş Ergin Demir, nam-ı diğer Çene
Ergin yok edilmek istenilen bu muhalif duruşun neden
egemenleri rahatsız ettiğini, bu tasfiye çabalarının
ardında neler olabileceğine dair uyarılarını
‘Duruşumuz’ başlıklı yazısında dikkatimize sunuyor.
Bunca zaman ağzımızı açıyoruz endüstriyel futbol,
kapıyoruz yönetim. Açıyoruz yayıncı kuruluş ve bilet
fiyatları, kapıyoruz TFF… Bu kadar teknik söylemin
arasında unutmayalım ki biz her şeyden önce Beşiktaş
sevdalısıyız demiş Yılmaz Bozkurt. Yıldızları
kuşandık Beşiktaş’ta başlıklı yazısıyla bu duyguyu
öne çıkarmaya çalışan Yılmaz’a bundan sonraki
sayılarımızda da yazı desteğini esirgemeden
sürdürmesini diliyor ve teşekkür ediyoruz.
Ve Mustafa Şakıma; yani Yeniaçık Mustafa… Yeniaçık
amigosu Mustafa’nın bu yazısında tribüncünün
sevdasının nasıl şekillendiğine, nasıl iliklere
işlediğine, neler getirip neleri götürdüğüne kendi
ağzından şahit olacaksınız. En samimi haliyle
sevdasını kaleme alabilen bu arkadaşımıza aynen
Yılmaz Bozkurt’un yazısında olduğu gibi bizlere
Beşiktaş sevgisinin asıl olduğunu tekrar tekrar
hatırlattığı için teşekkür borçluyuz.
Eski dost, toprak saha ruhunun temsilcilerinden
Kenan Özcan bir yazısını daha armağan ediyor
bizlere. Taraftarı olduğu İnegölspor üzerinden 3.
lig takımının ve onun taraftarı olmanın ruh halini,
endüstriyelleşme ile yerel kalabilmenin buruk tadını
hissetmek isterseniz okuyun işte Kenan Özcan’ı.
Tasa ve kıvanca, hayata dair tüm saldırı ve
haksızlıklara karşı tepki eşiği son derece düşük
olan Beşiktaş taraftarının ve onun asi ruhu
çArşı’nın son Van felaketi üzerine çaba ve
çırpınmalarına tüm Dünya şahit oldu. Getirisi gurur
gözyaşlarından öte bir şey olmayan bu çabaların kimi
çevrelerce reklam olarak etiketlenmesi bir yandan,
onun bir taraftar grubu olduğu unutularak kendi
evinde isteyenin istediği gibi tahrik edip
alkışlarla uğurlanacağını sananların mide
bulandırıcı kara çalma çabaları öte yandan, bizlerin
öfke eşiğimizin de ne kadar düşük olduğunu
anlamamıza yol açtı. Kendilerinin gidemedikleri yere
giden, duramadıkları yerlerde durabilen Beşiktaş
taraftarına isnat edilen karalamalara cevaben Hakan
Kirezci bir şeyler söylemiş.
Beşiktaş efsanelerini ara ara araştırıp tekrar
hatırlatmayı sürdürüyoruz. Bu sayımızda bir yenilmez
ruh, bir direnen adam, sadece bir sezon bizde
oynamasına karşın tribünlerimize ismini kazıtmayı
başarmış bir adamı ele aldık; Stefan Kuntz. Onun
unutulmaz Rosenborg ve Galatasaray maçlarından
anekdotları bu yazımızda bulurken, bizden sonra ona
ne olduğunu da okuyacağız bu araştırmamızda
Halkın Takımı Atölyesi bu sayıdan itibaren Dünya
futbolunun efsane figürlerini az bilinen ve çok
bilinen yönleriyle ele alıp sizlerle paylaşmaya
başlıyor. Dünya futbolunun efsane figürleri
dendiğinde ilk akla gelen isim kim olabilirdi ki?
Elbette Edison "Edson" Arantes do Nascimento veya
bilinen ismiyle Pele…
Turnuvalar ve yoğun programı nedeniyle geçen sayı
yazılarına ara veren hocamız Aykut İlker Mete
yeniden satranç derslerine devam ediyor.
22. sayımızda buluşmak üzere… |
|
|

Hayata Beşiktaş katmak…
Bu söz öylesine, fiyakalı olsun diye
söylenmiş bir söz değil.
Bu söz bizi tarif eden bir söz olduğu için
her yerde, her ortamda, bıkmadan tekrarlanıp
duruyor tarafımızdan.
Bu söz, taraftar olmanın, topun peşinde
koşan 22 kişiyi seyreden binlerce,
milyonlarca alık olmak demek olmadığını
anlatan bir darb-ı meseldir.
Kadim değerlerin itinayla muskalaştırıldığı
ve kalbimizin üzerine çakıldığı bir
Beşiktaşlılığı anlatır bu söz.
Hayat, içinde her ne taşıyorsa hamuruna
Beşiktaş’ı da katmaya devam ettiğimizin,
edeceğimizin teminatı olarak dilimize
pankart ettiğimiz bir sözdür bu;
HAYATA BEŞİKTAŞ KATIYORUZ!..
|
|
 |
|
Biz, yüzlerce üyesi olan demokratik kitle
örgütü değiliz…
Biz, binlerce üyesi olan sendika da değiliz…
Biz, onbinlerce üyesi olan siyasi parti hiç
değiliz.
Peki biz kimiz?
Biz;
Kitle örgütlerinde üye, sendikalarda işçi,
partilerde partizan, üniversitelerde
öğrenci, tarlada ırgat, ağa kapısında
maraba, bankada memur, suda balık, havada
kuş, toprakta karıncayız.
Biz hepsiyiz; halkız biz.
Biz milyonlarız.
Biz emeğin, emekçi sınıfın çocuklarıyız…
|
Biz, basit bir taraftarlığı
hayatın ve emeğin emrine sunmuş, kendimizi her türlü
pislikten ayıklayıp hayata katmış Beşiktaş
taraftarıyız.
Her türlü küçümsemeler karşısında bile kaptık
bayrağımızı, giydik hayat ve ölümün simgesi
formalarımızı, yapıştık anamız amele sınıfının
eteğine yürüyoruz.
Yasaklanmış alanlarda makul sayıda koştururken
aslında ne kadar da çoktuk.
Şimdi geri aldığımız alanlarda ne kadar makuluz
artık.
Yarın o alanlara nasıl da sığmayacağımızı gösterdik
dosta düşmana; göstermeye devam edeceğiz; hayata
Beşiktaş katmaya devam edeceğiz.
1 Mayıs 2011 tarihi Halkın Takımının çArşı,
çArşı’nın da Halkın Takımı olduğunun mührüdür.
1 Mayıs 2011 tarihi, Halkın Takımının tarlayı saran
ayrık otu değil koca çınarın en kalın dalı olduğunun
resmini çizmiştir.
1 Mayıs 1977’de katledilen emekçi, öğrenci tüm
kardeşlerimizin anılarıyla kolkola yürümüştür
Beşiktaş taraftarı. Bundan sonraki her bayramda daha
bir siyah beyaz olacak 1 Mayıs alanı Taksim.
Artık daha bir siyah Beyaz olacak İzmir Gündoğdu
meydanı.
Daha bir siyah beyaz olacak Antalya, Adana, Edirne,
Havana ve daha nice meydanlar…
Armamızın içinden doğan Che’ye bakıp “Che Beşiktaşlı
mıymış?” diyenlere artık cevabımızı verelim;
Hayır, Che Beşiktaşlı değildi ama her Beşiktaşlı
Che’dir… |
|
|
|
| |
|
|
|
|
| |
|
|
| |
|
|
| |
"Halkın Takımı" kime denir?...
Futbol denilen oyunun olmazsa olmazları vardır.
İşin “fut” kısmı için ayakları olan oyuncular…
“Bol” kısmı için bir top ve
İcrası için de saha…
Sonrası ise işin kalitesi, görselliği ve rahatlığı açılarından
eklenen unsurlardır. Antrenör, formalar, özel ayakkabılar, çim
sahalar, kurallar, hakem, sağlıkçılar, masörler vd….
Tüm bu toplam, amatörlük sözkonusu olduğu sürece güzel güzel maç
yapabilmek, bir rekabet duygusu ve zevk unsurunu ön plana
çıkarabilmek için gerekliliklerdir ama benim için hiçbir anlamı yok
şu an için. Ben kim miyim? Cebinde parası, hem de bol parası olan ve
paramı bu işe yatırarak para kazanabilir miyim diye düşünen bir
ademoğluyum. Duruma bakıyorum ve düşünüyorum;
“Bu zevkli bir işe benziyor. Rekabet ateşi biraz üflenirse sıradan
insanları ısıtarak bu işe harcama yapmaları sağlanabilme potansiyeli
mevcut. Sıradan insanların kendilerini asgari ölçülerde ait
hissettikleri gruplara (mahalle, köy, semt; hatta şehir ve hatta
ülke; Bulunur daha ararsak. Mesela sosyal sınıf, ırk, mezhep, din…
Ohhooooo bu iş tamam) ait bir takım oluşturabilir ve benzerleriyle
rekabete sokabilirsek bu harcamaları yönlendirebilir miyiz?
Yönlendirebiliriz anasını satayım. Hadi bakalım Bismillah…” Deyip
işe dalıyorum. Kendim gibi paralı vatandaşlarla bu işi şimdi
bildiğimiz hale getiriyoruz elbirliğiyle.
Bu işin heryerine para yatırıp heryerinden para kazanıyoruz şimdi.
Bu proje sıradan bir saadet zinciri olmadığına göre bizim paralar
nereye gidiyor ve gelen paralar nereden geliyor peki?
Oyuncusu, antrenörü, sağlıkçısı, masörü, bilet satanı, saha
işleteni, devleti, belediyesi, topu formayı imal edeni, reklam
vereni, reklam alanı, inşaatçısı, reklamcısı, gazetecisi,
televizyoncusu… kısacası işe biryerinden bulaşan herkes para yatırıp
para kazanıyor bu işten de bu karları ödeyen kim yahu? Yani bu
değirmen dönüyor da su nereden geliyor?
Baştan ne dedik? Futbolun olmazsa olmazları vardır dedik. Bunları en
önemlilerinden başlayıp aşağı doğru sıralarken taraftardan hiç
sözetmedik. Etmedik çünkü bir futbol maçının gerçekleşebilmesi için
en gerek duyulmayan unsur seyirci ya da taraftardır. Onlar olmasa da
bu maç oynanır mı? Oynanır. Peki o halde; çıkaralım taraftarı bu
çarktan bakalım neler oluyor.
Bu işin doğasında olmasına gerek duyulmadığı halde
endüstrileştikten, yani basit bir oyunu para basan bir değirmene
çevirdikten sonra, o değirmenin dönebilmesi için temel enerji
kaynağı haline getirilen milyonlarca futbol seyirci-taraftarı bu
endüstrinin asıl hammadde madenidir. Bu işin en temel unsuru
olmasına karşın bu işe karşılıksız para yatıran tek tarafıdır.
Desteklediği takım ya da kulübün büyüklüğünü niceliğiyle direk
olarak belirleyendir. Futbol endüstrisinin üretimini satın alandır.
Tüm bu alışveriş hangi motivasyonla gerçekleşmektedir peki? Tüm bu
milyonlar cebindeki parayı ne karşılığında bu işe harcamaya ikna
edilebilmişlerdir? Bunlara bakalım.
Rekabet duygusundan sözetmiştik. Rekabet eyleminin bir tarafı
kazanmak diğer tarafı kaybetmek üzerine kurulmuştur ama tüm bu
kazanç ve kayıplar geçicidir. Bir kez kazananın sonrakinde yitirme
aynı şekilde yitirenin de sonrakini kazanma ihtimali bu rekabet
duygusunu canlı tutan dinamiklerdir, yani süreklilik unsuru. Bu
rekabeti yaratmanın yolu da kitlelerin aidiyet duygularını beslemek,
onların ait oldukları bölge, sosyal katman, ırk, din ya da mezhep
gibi alanlarda savaş bayrağını sallamaktan geçer. Böylelikle sürekli
çağlayan sular bu çarkı kesintisiz döndürmeye devam edecek ve futbol
endüstrisi üretmeye ve yatırımcılarına kazandırmaya devam
edebilecektir.
Bu kadar çene yaptıktan sonra ortaya çıkan somut durumun somut bir
analizini yaparsak ne görüyoruz ona bakalım da bitirelim.
Madem ki bu basit oyunu bizleri kullanarak bu hale getirdiniz o
halde üretim araçlarının mülkiyeti konusunda yüzlerce yıldır süren
sınıf savaşında da yeni bir cephe açmış sayılırsınız.
Bu gerçeği “Hiç kimse falanca takımdan büyük değildir… taraftar
işine bakacak… Yöneticileri genel kurul seçer siz karışmayın… Şu
istifa, bu istifa gibi söylemlerde bulunmaya hakkınız yoktur vb…”
türünden gevezeliklerle gizleyemezsiniz; Bu mızrak bu çuvala sığmaz.
Her kulüp artık arkasındaki taraftarın niceliği kadar büyük niteliği
kadar da güçlüdür. Bu güç elbetteki hıyar gibi söğüşlenmeye gün
gelecek itirazını edecektir. Kurduğunuz üretim çarklarınızı
elegeçirme ya da başınıza geçirme mücadelesi onun genetiğinde
yazılıdır. Bütün takımlar işin en başında halkın takımıdır.
Arkalarındaki halk müşteri olmaya karar verdiğinde ise artık bu
mücadelenin içerisinden çekilip saf değiştirmiş ve mevcut
üretim-tüketim sürecinin yiyeni durumuna gelmiştir. Artık
sahiplerinden istediği tek şey kıçının rahatlığı, kendisine sunulan
hizmetin kalitesinin artmasından ibaret olup verebileceği maksimum
mücadele ise bu yolda mızmızlanmak ve sitem etmeyi aşmaz. Kendisi
sınıfsal niteliklerinden sıyrılarak endüstriyel bir dişli olmaya
karar verenlerin takımları artık kaybedilmiş cephelerdir. Bırakalım
kendi aralarında yiyip içsinler, beslenip semirsinler. Onlar artık
takımlarından büyük olmak bir yana, onun hormonlu büyümesine hizmet
eden sun’i gübreden başka bir nitelik taşımazlar.
Aidiyetlerinin tüm varlığına ve değerlerine sahip çıkmaya karar
verip, ne durumda olduklarına değil ne olmaları gerektiğinin
farkında olan, savaşını bu yönde örgütleyenler için ise mücadele hiç
bitmez. Bir yandan bu çarkın içerisinde yer alarak onu döndürmeye
devam ederken öte yandan da işleyen sistemi ele geçirme hakkını
kendinde görerek mücadelesini “Kesintisiz” olarak sürdüren, öz
niteliklerini asla yitirmemiş bu kitlelere halk, bu kitlelerin
takımlarına ise halen ne durumda olursa olsun
Halkın Takımı denir.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
|
| |
|
| |
|
|
|
|