|
........................................... |
|
SAYI 3 EYLÜL 2008
Kenetleniyoruz…/Yumurtakafa
YILMAZ
Yavaş yavaş ama emin adımlarla ve kırgınlıkları aşarak yeni
bir süreci başlatıyoruz; haberiniz ola… Bu başlangıç sizi, bizi, Beşiktaş’ımıza
gönül veren herkesi ilgilendiriyor. Özeleştiriler yaparak, geçmişte yapılan
hatalardan dersler çıkararak geliyoruz.
Geçmişte; sokaklarda, statlarda, hayatın her alanında onurumuzla taşıdığımız
Beşiktaş-çArşı sevdasının kitleler tarafından takdirle karşılandığını ve bizi
kendine düşman sayan medyanın bile bizimle birlikte hayatın bir renginin de
kaybolacağını anlaması gibi, biz de semtimizin dışında yaşayan kartalların hiç
de azımsanmayacak nitelikte olduğunu bir kez daha anladık.“Derya içre olup da
deryayı bilmeyen balık” olmaktan kurtuluyoruz; hele şükür…
Bir çok arkadaşımız internet ile iletişim kurarak hayali kahramanlar yaratıyor
oysa tarihi yazanlar iletişimsizlikten semtte kendi kabuğuna çekilmiş, geçmiş
ile yüzleşmeye çalışıyor. Semtin uzaklarında yaşayıp da yüreği bizimle çarpan
milyonların gözleri umutla, sevgiyle bize çevrilmiş ve attığımız her adım
ilgiyle takip edilirken yorgunluk belirtilerinin çıkması hepimizi sarstı ve
anladık ki “davulun sesi uzaktan da hoş gelmiyor”
Gençlerimizle geliyoruz
Bir
takım sorunları aşarak ve o ateşli o dinamik gençlerimizin önünü açarak tribün
kültürünü sosyal kültür ile yoğurarak yeniden geliyoruz.
İnternet ve semtteki iki-üç parkın dışında oturup konuşacak yerimiz yoktur.
Buluştuğumuzda da genelde ellerde şişeler aynı kısır döngü içerisinde ömür
törpülüyoruz. Yani resmi anlamda bir adresimiz, buluşma mekanımız yok. Dışarıda
bir sürü insan bizim değerlerimizi hunharca harcayarak palazlanmaya çalışırken,
içerde bedeller vererek o değeri yaratanlar hiç de layık olmadıkları bir şekilde
hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Bir gencin elbisesine baskı yaptırması başka
bir firmanın onbinlerce ürünü pazara sunarak para kazanmaya çalışması daha
başkadır. Bu sorunu aşmanın tek yolu ise kurumsallaşmadır. Olumlu ya da olumsuz,
disiplinsiz gidişata dur diyerek kurumsallaşmanın ilk adımını atmamız gerekiyor.
Gelelim geçen sezon yaşadığımız güzelliklere;
Doğudan-Batıya, Kuzeyden-Güneye müthiş bir çalışma sonucu “Kanımızı
Bağışlıyoruz” kampanyası düzenledik ve müthiş bir performans sergiledik.
Rakiplerimizde gıpta ile izleyerek benzer kampanyalardan söz ettiler ve
kampanyaları “sözde” kaldı. Şimdi bizi yeni bir kampanya bekliyor. İnsanlarımız
organ bulamadıklarından hastane köşelerinde ölümle boğuşuyor ve bazı alçaklarda
bundan yararlanarak insanların organlarını pazarlıyor. Kıbrıs’ta nüfusun yüzde
yetmişi organlarını bağışlamış durumda bu bizde henüz binde beş bile değil.
Hazır mısınız?..
Çocuklarımızı medya baskısının çirkin yaklaşımlarından kurtarmak ve okuma
alışkanlıklarını geliştirmek amacıyla ülkemizin en ulaşılması zor okullarına
kulübümüz ile birlikte kırtasiye malzemesi, kitap ve dergilerimizi hediye ettik.
Yine aynı çalışmaya ek olarak bu köylerde yaşayan ihtiyaç sahibi yoksul
insanlarımıza giysi, ayakkabı ve akla gelebilecek kullanılabilir nitelikte bir
çok materyal ile yardımda bulunduk. Yeni sezonda da bu yardımlarımızı daha fazla
köylere taşımak istiyoruz; hazır mısınız ?...
Ormanlarımız yanıyor. Ormanlarımızı yakıyorlar, yanıyoruz.
Yolumuz uzun ve o kadar meşakkatli. Ciğerlerimize çekeceğimiz oksijeni yenilemek
için kampanyamızı sezon sonuna kadar sürdüreceğiz; hazır mısınız ?...
Mabedimizdeki ve deplasmandaki her maçımızı dostluk ve kardeşlik içinde şenliğe
dönüştürmek istiyoruz. “Yenilsek de yensek de, taraftarız seninle” demeye; hazır
mısınız ?...
Yaşadığımız çağda hayatın her alanı pazarlama mantığı ile tüketilmekte, kişisel
ihtiraslar ve hatalı kararlar dünyayı daha da çekilmez hale getirmekte ama az
ama çok her insan bundan zarar görmektedir. Dünyanın her yerinde bu çirkinlikler
yaşanırken bizim hissemize de “endüstriyel futbol” anlayışı düşmekte, tüketim
çılgınlığı içten içe değerlerimizi yozlaştırmaktadır. Tam da bu yozlaşmanın
arasından sıyrılarak “endüstriyel futbol” anlayışının bittiği yerde biz “Büyük
Taraftar Projesi” ile varız diyoruz.
Peki ya siz?...
HAZIR MISINIZ?...
De
gülüm! De ki: ela bir günde geleceğim
İstanbul darmadağın olacak, saçlarım
darmadağın. Hepsi, darmadağın!
Üzülme gülüm! Toparlanacağız, birlikte,
ayağa da kalkacağız, yürüyeceğiz de gülüm
hem de çelikten toprağını dele dele hayatın!
De gülüm! De ki: bitmiştir umut,
bitmiştir sevgi, bitmiştir güven!
Güven bana gülüm! Sana bitmemişliği öğretecek,
tattıracaktır hasretten-hakikaten-ten değiştiren yüzüm!
Göreceksin gülüm! Bekle!
Hırslarımız, acılarımız gitgide
ihanetlere, hainlere, ezilmelere alışacak..
Göreceksin-sevinçten ağlayacaksın gülüm-
ki işte o vakit bana-doğrudur!- şair olmak,
seni sevmek pek çok yakışacak!
bak! şiirler var, mektuplar var, çocuklar var, sokaklar var, kediler!
İnan bana gülüm, ölüm yok bir tek!
ölüm yok bize!
ölüm inananlar için sessizce kara kaplı kitaplardan çıkartılacak..
Göreceksin gülüm! Bekle! Göreceksin!
Artık hiçbir insan, hiçbir kavga ve hiçbirimiz
bu dünyada, yapayalnız, umarsız kalmayacak!
Küçük İskender
Son süreçte gelişen olayları başından beri ben de tüm
Beşiktaş sevdalıları gibi takip ediyorum. İçeride, dışarıda yaşanan olaylara
baktığımda, doğru gitmeyen şeylerin temelinde yatanın bizim eski arkadaşların
arasındaki kırgınlıkların gün ışığına çıkması olarak değerlendiriyorum.
Beşiktaş sevgisini ve sevincini “kısmen”de olsa sonraki günlere bırakmışız;
çArşı sevgisini ise hala yüreğimizde, bileğimizde ve bedenimizde bir onur olarak
taşıyoruz. Bundan 25-30 yıl evvel bir dilim ekmeği paylaştığımız dostlarımız
şimdi “hayat mücadelesinde” aynı şeyleri beklemektedirler. Oysa ki çoğumuz bedel
vererek ekmeğimizin peşinde adeta “ücretli birer köle” olmuşuz, ekmek nerede biz
orada koşuşturup durmaktayız ki benim için bu, dayanılmaz bir baskı olarak
yüreğime kor gibi düşmektedir. Semte her gittiğimde arkadaşların arasındaki bu
kırgınlık beni biraz daha üzmekte, tekleyen şu yüreğimi ateşten ateşe
atmaktadır.
Hala eski günlerin nostaljisi ile yaşayan arkadaşlarımız bir türlü yaşanan güne
geri dönememektedir. Bir yerlerden medet umarak yaşamak bize hiç yakışır mı ?
Yumurtakafa Yılmaz arkadaşımız daha evvel yazmıştı; “ Sadece verileni alan,
verilmeyen için yalvaran insanlarla aramızdaki farkı gözetemeyecek kadar zayıf
mıyız?” Bence kesinlikle hayır. Belki biraz yorgun olabiliriz ama aynı günleri
bir kez daha yaşamak gerekse bundan imtina edecek bir tek arkadaşımız olduğunu
zannetmiyorum.
Hayatın gerçeğini yakalamak varken hiç kimsenin başka birine darılma gibi bir
lüksü yoktur.
Dışarıdan müdahale ederek bizi durduramayan anlayışlar dolaylı yollar kullanarak
içimize sızmış gibi. Baksanıza, bizim içinde bulunduğumuz konuma en çok
düşmanlarımız seviniyor. Bu bağlantıları açığa çıkarmak için müneccim olmaya
gerek yoktur ve bazı dostlarımız hala şaşkınlıklarını atabilmiş de değiller…
çArşı’yı
biz kurduk; doğrudur ancak onu yaşatacak olanlar tabii ki bizden sonra gelecek
olan kardeşlerimiz olacaktır fakat önemli olan genç arkadaşlarımızın çArşı
kültürünü anlama biçimleridir. Tribünleri ayırım yapmadan kucaklayan, büyüğüne-
küçüğüne ve hatta rakiplerine karşı dahi saygılı olmayı becerebilen dünya takımı
Beşiktaş taraftarına yakışır şekilde hareket etmek zorundadırlar.
Bazı arkadaşlarımız uzakta olduğumdan konulara vakıf olamadığımı düşünebilirler
ama öyle değil. Mesafeler bize engel değil. “Ferhat her zaman dağları delmeye
hazır” yeter ki insanlarımızın ihtiyacı olan sevgi bir nehrin coşkusuyla
kucaklaşsın.
Biz yine sel olur akarız sevgi denizine…
Bizler dün vardık.
Bu gün de varız…
Kimse merak etmesin, çArşı olarak yarında var olacağız.
Şampiyonluk hasretinin altıncı yılındayız artık. Yeni doğan
bebekler sünnet olmaya, en son şampiyonlukta İnönü çimlerini yiyenler doktor
olmaya, eski çamlar bardak olmaya, gönüllerim sevinç bölmeleri nasır tutmaya yüz
tutmuşken, hala tek umutları sende. Umut verdirmek isterken her defasında alenen
göt olmayı sende çok yaşadım ben. Bir sevdanın yükünü çekmeyi üstlenmek her
aşığın yapacağı iş değil artık şu dünyada. Bembeyaz bir sayfayı karalama kağıdı,
yap-boz olarak önüne sürmek harcı değil her yiğidin. Hele gölgesinde yaşamak;
ömrünü Beşiktaş’a adamak Optik Başkanların. Dönüp bakınca onlara, verdiklerinin
aslında bu deryada bir kibrit çöpü kadar yer kapladığını görünce daha bir
şevkleniyor insan sana emek vermekte, seni sevmekte.
Uğruna yolları mı tepmedik, soğuk kış ayazında motorun kayışına mı sövmedik,
yoksa efkarlanıp şişenin dibini görmeye yeminler mi etmedik ? Teptik, sövdük,
ettik. Hepsini biz yaptık; bu kara sevdanın girdabında döne döne aşkınla sarhoş
olmak adına biz yaptık. Sorgu yok, sual yok . Bana bak ! Bunları herkes yapmaz
bunu sen biliyorsun zaten. Ondan mı acaba bu kalbimizi elinin arasında
sıkıştırıp sıkıştırıp bırakmaların ? “Eeeeeh!.. yeter ulan!” dediğimiz dakikada
öyle bir vuruyorsun ki tokatı yüzümüze, aman Allahım… Aman yarabbim… O dakika
şüphelerin en kralına düşüyoruz top yekün: “Mazohist miyiz ulan biz” diye. Biz
böyleyiz arkadaşım; biz böyleyiz kara sevdam; biz böyleyiz kara kartalım. Sen de
bunu çok iyi biliyorsun ki biz böyleyiz.Yıllardan beridir zamanla birlikte
koyulaşıyor sevdanın parlaklık ayarı. Düşe düşe kapkara oldu bu ayarı olmayan
sevdanın parlaklığı. Geliver de güldürüver. Gel de düğmeye basıver. Parlasın
sevdanla gözbebeklerimiz; en son şampiyonluğuna doğan bebekler okumayı yazmayı
sende öğrensin, “Şampiyon Beşiktaş” yazsınlar gönül defterlerine. 4. sınıf
pavyonlarda, en izbe köşelerde dillerinden düşürmedikleri türküsüyle; “Ne
zararım vardı benim sizlere? Suçum neydi, benden ne istediniz? Gözünüz mü kaldı
mutluluğumda, bir kere gülmeyi çok mu gördünüz?”. Karaciğerlerini bozdururken
babaları, amcaları, dayıları; elde baston gizliden rakı cacık takılırken
dedeleri yakalansın torunlarınlarına. “Dedeeeee… Şampiyon olduk” derken
torunları, hafiften silsin bıyıklarındaki cacığı, öpsün alnından, yüreğinden, o
yeni hediye ettiği formasının armasından.
Ha be kartalım ne diyorsun? Bu sene şampiyon olup bizi bizden edip mutluluk
komasına sokar mısın? Sokman lazım kartalım sokman lazım; bu düzenin çarkına
çomak, tekmeye kafa sokman lazım. Bu taraftar senin uğruna hayatlarının baharına
kanlı hançer sokarken senin de bu sene onları mutluluktan deli etmen lazım.
Olmasan da fark etmez, bana koymaz. Ben senin yolunda umut gösterip vermeyen,
kendi halinde bir umut orospusu olmayı zaten kafaya koymuşum; bana koymaz
alıştım. Fakat daha yeni sokağa çıkan yavru kartalların caka satması lazım
diğerlerine; bu sene şampiyon olman lazım.
Ömür Hıncal bu sene tribünlerde kartalı desteklemeye gelemeyecek. Hayatının
krokisini çizmek adına bu sene raporlu.Uzaktan seni sevmenin acısını bal eyleyip
zula yapacak sana olan hasretini fakat “Hayat Sensin”e, “Siyahın Zindan Olsun” a
kardeş yolluyor. Şampiyonluk türküsü olsun, uğurlu olsun kartalım senin uğruna.
Bir sevda düşün ki senin uğruna
105 senedir babadan oğula
Aç kanatlarını süzül göklerde
Sevdan kitap olsun okulda derslerde.
Sende bekle, kendini hazırla, tak takıştır ulan namussuzun mabedi zafer
şarkılarıyla sağır etmeye geliyoruz. Şampiyonluk kupasını kaldıranlara,çimleri
yediresiye kadar ..
Yaasam…
Küçüklerimi eezmek… Büyüklerimi seevmek…
Üülküm yükselmek, ileri gitmektir.
Varlığım globalizme armağan olsun…
Hayatını gitar çalarak kazanan bir dostumla muhabbet ediyoruz. Türk musikisini
severim ya, batı normlarıyla müziğin teorisine iyice vakıf olmuş olan dostum
mevzuuyu döndürüp dolaştırıp onaltılık ve otuzikilik notaların gereksizliğine
kadar getirdi. Notadan anlamam. Genel kültür temelinde bir bilgim vardır o
kadar. Benden daha beter olanlar için kısa bir açıklama yapayım.
Örneğin dört saniye uzunluğunda bir sese tam ses dersek bunun yarısına yarım
ses, bir saniye sürenine çeyrek ses deniyor. Bunu da ikiye bölersek sekizlik ses
elde ediliyor. Türk musiki üstadları bununla yetinmeyip bölmeye devam etmişler
ve onaltılık, otuzikilik sesleri de bestelerinde kullanmışlar. İşte gavuran
tayfasının aklının da parmağının da basmadığı sesler bu son ikisi. Her bir
perdesi orta halli bir maydanoz tarlası genişliğinde olan gitar aletini çalan
biri için zaten imkansız ötesi bir durum söz konusu oluyor haliyle.
Şimdi bu müzisyen dostumuzun iddiası şudur; “Yahu” demekte, “insan kulağı
sekizlik notayı zaten zor algılarken bunların kullanılmasındaki hesap ne
olabilir ki? Olsa olsa bestecinin ukalalığıdır.”
Yaaa…
İşte 24 notalık Beatles’ın “let it be” sini, “imagine” ini çalarken olabileceği
maksimum konsantrasyon, karşında iki yana sallanan kıza kadar olabilen zihnin
neden İsmail Dede’nin
Reh-i Aşkında idüp kaddimi kütah gönül aman efendim
Beni baştap çıkarıp eyledi gümrah gönül aman efendim
Diye hıçkıran Hüzzam nakış yürük semaiinde dış dünyaya kapanır da gizli gizli
gözlerin yaşarır ey gaafil?..
Teknik olarak kulağın, parmağın en çok sekizlik seslerin icra ve mütalaasına
yetebilir ancak her türlü teknikten alesta geniş bir boşluğa girersin ya bazen,
işte insan kulağınla algılayamadığın onaltılık, otuzikilik seslerin sırtına
biner de öyle yayılırsın gönül tarlalarına.
O sesler senin enstrümanının sapında değil o şarkının ta ruhunda yer alırlar.
Kulak duymaz, göz görmez, parmak basmaz; sadece gönül duyar.
İşte o şarkının kimliğidir o sesler…
Yıllar önce televizyonda bir maç seyretmiştim. Asya kupası mı neyse, İran-Irak
maçı galiba…
Tahran stadı tam bir beton heyüla… yüzyirmibin mi, yüzellibin mi ne kapasitesi
var ve lebaleb dolu. “Ulen “ dedim “amma tezahürat olur şimdi”
Maç başladı bir uğultuyla beraber ki nasıl anlatsam. Maç sürüyor hala uğultu.
Maç bitti uğultu da bitti. Kalabalık yetmiyor demek; Uğultu tam organize de bir
şey eksik; ama ne?
İngiltere’ de Liverpool tribünleri… Man-U, Chelsea, vd. Son derece organize,
güzel şarkılar-marşlar falan… Bizde de Ş. Saracoğlu var bir benzeri. Ellibin
kişi doluşmuş, bir gürültü, patırtı… Gökgürültüsü haltetmiş… Gürültü ki kuupkuru…
Nicelik olarak çokluğu yakalamakla büyük desibelleri de yakalayabilir her
tribün. Mimari akustiğiniz iyidir eziverirsiniz küçük kalabalıkları bu da kolay…
Ne kaa ekmek o kaa köfte demiş halkımız. Bu eşitliğin bir tarafına yığarsanız
ekmeği, ve hatta komple ekmek fırını tesisini kurarsanız diğer tarafta ki köfte
izdihamını kimse engelleyemez gayri Her tür köfte zıplaya zıplaya gelir
yerleşiverir diğer tarafa.
Ama;
Bir şey vardır oralarda bir yerde…
Gözle görülmez, elle tutulmaz…
Kulak meselesi de değildir. Kulak birçok şeyi halleder ama bu onu da aşmıştır
anlayamazsınız.
Gönüle vuran bir ses vardır bazı tribünlerde onaltılık ses gibi, otuzikilik ses
gibi…
İşte o tribünün öz kimliğinden çıkar o sesler. Dinleyen duyar ama anlamaz.
Hisseder ama bilmez.
Henüz yitirilmemiş bir kimliğin sesi akar taraflı tarafsız herkesin gönlüne.
Günümüzde bu kimlik yenmiş bitirilmiştir çoğunlukla. Kuru gürültüye devrolmuştur
en kabadayısı. Endüstriyel diyoruz ya işte o, ele geçirmeye tribünlerden başlar
kulüplerden değil. Önce yokedilmesi gereken şey tribünlerin kimliğidir. Taraftar
kimliğini müşteri kimliğine rücu ettikten sonradır ki sunulanı almaya hazır,
sadece kıçının sıkıntısından mızıldanabilen kalabalıkları köfteyle beslemek daha
kolaydır. Müşteri bizzat ekmek hamuru olmuşsa iş pişirmeye kalmıştır.
Amerikan filmlerinden biliriz çoğunlukla. Orada taraftar yerine seyirci
olduğundan öyküler takımlar üzerinedir genellikle. Taraftar filmi çekemezler yok
çünkü. Ama zaten oluşum eski dünyanın tersine işlemiştir oralarda. Bir tarih,
bir gelenek yoksunluğu… Yerel sömürgecilikten direk endüstriyelleşmeyi ithal
ettiklerinden, önce şirket-takımlarını oluşturmuşlar sonra da seyirciyi yaratıp
direk bilet kesmeye başlamışlar. Herşey baştan ticarethane mantığına
sığdırılmış. Yeni dünyada geliştirilen bu virüs eski dünyaya bulaşmış ve hızla
yayılmakta. Tribünlerde yaratılmak istenen tablo, kafasında el çırpan
şapkalarıyla, üzerlerinde marka formaları, ellerinde cola ve hamburgerleriyle
oturup, tepeden sarkan ve her bir yüzü üzerinde maç oynanan sahadan daha büyük
dev ekranlardan maçı izleyen Amerikan seyircisi profili…
Bizim tribünler her nasıl olmuşsa olmuş ve bu çarkın arasına sıkışmış bir taş
sayesinde kendi sesini, kimliğini muhafaza etmeyi becerebilmiştir. Yumurtakafa
Yılmaz’ın ilk sayıda yazdığı “Çarşı solcu mu?” başlıklı yazısında bu taşın nasıl
yuvarlanıp o çarka sıkıştığı açık seçik anlatılıyor. Sonrasında ise o taşın,
duran endüstriyel dişliler arasından nasıl sökülmeye çalışıldığına hepimiz şahit
olduk ve olmaya devam ediyoruz hala…
Yani bilim, teknik, mekanik, teorik ve bol ekmekle global endüstriyelizmin
parlak sesler çıkaran bir enstrümanı olmak, orta yerde zıplayan pahalı köftelere
el çırpmak çok mümkün. Seni çalacak virtüözler de bol miktarda mevcuttur ancak
parlak mekanlarda biriken kalabalıkların usta organizasyonlar ve yönetmenlerle
yarattığı üst düzey gösterinin şov dünyasından öteye geçip gönüllerde
yankılanmasının mümkünatı olamamaktadır.
Çünkü o tribünler kimliğini yitirmiştir.
Muhafaza eden taraftar grupları birer birer kaptırmışlardır kimliklerini…
Arkalarından gelen nesilleri kaptırmışlardır birkaç parlak incik boncuk
parıltısına…
Endüstriyelleşmenin tribünlerden başlayan ele geçirme operasyonu karşısında
teker teker yıkılmış barikatlardır o tribünler.
Şimdi elde kalan son barikat bizim tribünlerdir.
Yıkılmaya çalışılan, ele geçirilmeye çalışılan asıl odur, kulüp falan değil.
Sanıldığı gibi organize tezahüratlar, yüksek desibel rekorları değildir bizim
tribünleri hedef yapan…
Şarkısını söylerken, derdini anlatırken sadece kendine ait sesiyle konuşmasıdır.
Susturulmaya çalışılan, yok edilmeye çalışılan, dejenere edilmeye çalışılan o
sestir işte.
O ses bizim tribünlerin kimliğidir.
Hepimizin taşıması gereken, sen kimsin diyen endüstriyel futbolun ta alnının
çatına dayayacağı kimliği…
Bir gece
önce pek de iyi uyuyamadığından gözleri uyku dolu yatağında doğruldu Mehmet.
Duvardaki saate baktı; öğlen olmuştu. “Lan yine geç kalıcam” diye söylenip
telaşla kalktı yatağından. Mutfağa yöneldi. Niyeti kahvaltı yapmaktı ancak
dolabın halini görünce vazgeçti. ‘Semtte birşeyler atıştırırım’ diye düşündü;
zaten geç kalmıştı. Aceleyle siyah pantolonunu giyip üstüne de geçen sene seyyar
satıcıdan alıp sponsor reklamını kapattığı formasını geçirdi ve yola koyuldu
Mehmet.
Minibüsle Beşiktaş’a geldi. İndiğinde farketti ki garip birşeyler var semtte,
bir yabansılık sanki… Kazan’a doğru yönelip biraz yürüdü ve öylece kalakaldı.
Gözlerine inanamıyordu.
KAZAN YERİNDE YOKTU?!..
Gözlerini oğuşturup tekrar baktı… Kazan’ın olması gereken yerde lüks bir
restaurant vardı şimdi. ”Allah Allah” dedi içinden, “Ne zaman yıktılar da bunu
ne zaman yaptılar?” Kendini toparlamaya çalışarak; “Parka çıkayım, bizimkiler
ordadır şimdi” diye düşünüp Şairler’e yöneldi. Tam Akaretler yokuşunun başında
üniformalı biri arkadan koluna yapışıverdi. Dönüp baktı, residenceların
güvenliğiydi kolunu tutan.
”Buradan geçemezsin birader” dedi tok bir sesle güvenlik. Mehmet anlamadı
güvenliğin söylediğini. Parka giderken her zaman kulandığı yoldan gidiyordu
çünkü... “Neden?” diye sordu merakla . “Neden geçemez mişim?”
Residenceların güvenliği için caddeden geçişi kontrollü hale getirmişler; her
isteyen öyle elini kolunu sallayarak geçemiyormuş artık Akaretlerden. “Arka
sokaklardan dolaşıp biran önce parka gitmeliyim; biramı içerken olanları
anlatırım bizimkilere” diye düşündü. Telaşla yürüyüp parkın önüne çıktı. Bu
sırada gözü kulüp binasına takıldı. Kapıdaki Beşiktaş yazısı da yok olmuştu.
Binaların üzerinde ise büyük bir firmanın tabelası vardı.”Olamaz!” dedi Mehmet,
“Kulüp binasını da satmış olamazlar”
Koşarak Şairler parkına girdi ama kimse yoktu. “Geç mi kaldım acaba?” diye
düşündü. Gözü parkta devriye gezen güvenliklere takıldı; ellerinde bira şişesi
olan iki kişiyi kollarından tutmuş götürüyorlardı. Çok korkmuştu Mehmet. “Kabus
mu lan bu?” diye söylendi ürkerek.. Hızla parktan çıkıp stada yöneldi.
Dolmabahçe’den hızlı hızlı yürümeye başladı stada doğru. Dolmabahçe aynı
Dolmabahçe’ydi ama yine de bir gariplik seziyordu Mehmet. Sokakta hiç seyyar
satıcı görünmüyordu; karnımı doyururum diye düşündüğü köftecilerin hiç biri
yoktu piyasada. Hızla yürümeye devam etti. Stada az kalmıştı. “Köşeyi döner
dönmez mabedi görücem, uyanacam bu kabustan ve herşeyi unutacam…” diye avutmaya
çalıştı kendini.
Gelmişti İnönü’ye. Kafasını kaldırdı, stada doğru baktı. Gözleri büyüdü, soğuk
ter boşandı sırtından. Bayılacakmış gibi oldu Mehmet. Gözlerine inanamıyordu.
İNÖNÜ’DE YOKTU!.
Bilgisayarlarda
gördüğü o modern stadlardan birini İnönü’nün üstüne yapıştırıvermişlerdi sanki .
Çok görkemli ve modern bir stad heyüla gibi tam karşısında yükseliyordu
Mehmet’in. Neye uğradığını şaşıran Mehmet dört ayrı aramadan geçip stada anca
girebildi.
Girişteki güvenlikler numaralı okları takip ederek yerini bulabileceğini
söylediler. Sadece kafasını sallayabildi çünkü hala şoktaydı.
Stadın içi mükemmel görünüyordu. Üstü tamamen kapalıydı. Işıklandırmalar,
rengarenk reklam panoları, ayarlı yumuşacık koltuklar… Şaşkın şaşkın ilerleyip
tam önündeki koltuğa oturmak üzereydi ki yanda oturanlar o koltuğun sahibinin
olduğu konusunda Mehmet’i sertçe uyardılar. Biletinde numarası yazılı koltuğu
arayıp buldu ve ağır ağır çöktü yerine. Şaşkın şakın etrafını incelemeye
koyuldu.
Staddaki insanlar başka başka insanlardı. Tanıdığı tek bir yüz göremedi;
Mehmet’in arkadaşlarından hiçbiri statta yoktu. Büfelere doğru baktı, lüks
restaurantlar gibiydi. Birşeyler atıştırmak niyetiyle büfeye doğru ilerlerken
tabeladaki fiyatları gördü, anında vazgeçti. “Zaten çok aç değilim” diyerek
güldü, tekrar yerine oturdu.
Maç başlamak üzereydi ama statta henüz çıt çıkmıyordu. Herkes oturuyor,
yanındakiyle muhabbet ediyor ya da elinde birşeyler habire atıştırıp duruyordu.
Çevresindeki insanları incelemeye başladı. Hemen herkeste yeni çıkan renkli
renkli formalardan, atkılardan, lisanslı bayraklardan vardı. Kendi görünüşü
aklına geldi birden; onca insanın ortasında leke gibi duruyor olmalıydı. “Herkes
bana bakıyordur şimdi” diye düşündü, koltuğunda biraz daha büzüldü, küçüldü,
minnacık kaldı.
Nihayet maç başlamıştı.Tribünlerden bir alkış fırtınası koptu ki “Oh be!.. İşte
başlıyoruz” diye düşündü Mehmet ama o da ne?! Alkışlar aniden kesiliverdi;
hakemin keskin düdük sesiyle birlikte herkes sessizce maçı izlemeye koyulmuştu.
Sahada muhteşem bir oyun oynanıyordu ama tribünlerdeki insanlar öylece
izliyorlardı… Ne bir tezahürat, ne bir şarkı, ne bir marş… Derken müthiş bir
gol. Yine bir alkış fırtınası koptu statta ve sonrasında yine aynı sessizlik.
Mehmet hala şoktan çıkamamışken ilk devre bitti. Takımlar soyunma odalarına
doğru gidiyorlardı ki stad birden tenhalaşıverdi. Herkes kafelere doğru
akıyordu. Yerinden
kalktı, “biraz dolaşayım bari” demişti ki yanında stad güvenlikleri bitiverdi.
Üzerinde korsan ürün olduğu için onu dışarı çıkaracaklarını söylediler. “Bu
kadarı da fazla” dedi Mehmet; bağırmaya başladı. Güvenlikler Mehmet’in koluna
girip çıkışa doğru sürüklemeye başladılar. Güvenliklerle Mehmet arasında bir
boğuşma başladı. Bağırıyordu Mehmet, avazı çıktığınca bağırıyor, bağırıyor,
bağırıyor…
Boğuluyordu ki gözlerini açtı Mehmet; hala kendi odasındaydı. Saate baktı henüz
öğlen bile olmamıştı. Derin bir Oh çekti, belli belirsiz mırıldandı; “kabusmuş
lan “
Rüya gibi stadını rüyasında görmüştü Mehmet. Rüyası bile dayanılmazdı.
Endüstriyel futbol modern stadyumlarla, yıldız transferlerle gözleri boyayarak,
kar hırsıyla tribünlere ,taraftara, mahalledeki çocuğun topuna, üstündeki pazar
işi formaya saldırmaya devam ediyor. Spor alanlarını daha fazla kar edecek
tezgahlara dönüştürmeye, bu oyunu oyun olmaktan çıkarmaya devam ediyor. Bizler
taraftar olarak elbette daha iyi koşullarda maç izlemeyi hak ediyor ve mevcut
koşullardan şikayet ediyoruz. Spor alanlarının daha konforlu, daha insani
koşullarda olmasını talep ediyoruz ancak; spor alanlarının emekçilere,
öğrencilere, sıradan insanlara kapatılmasına ve daha elit müşteri/seyirciler
yaratılmasına karşıyız. Taraftarın taraftar olmaktan çıkartılıp seyirciye,
müşteriye dönüştürülmesi operasyonunun önemli bir ayağı olan yeni stad
projelerine müdahale edebilecek güç yine o tribünleri dolduran binlerce
taraftarın kendisidir.
Endüstriyel
futboluN pazarlamacılarına,
gözleri kar hırsıyla dolu futbol tüccarlarına, pastanın başında en büyük dilimi
kapma mücadelesi verenlere, oyunu oyun olmaktan çıkaranlara karşı “Biz buradayız
!..”diyelim.
Marşlarımızla, tezahüratlarımızla, şarkılarımızla, pankartlarımızla ve
sloganlarımızla haykıralım “BİZ VARIZ !”
(önceki sayfadan devam…)
Endüstriyelleşmeye karşı duyguları topluyoruz.
Kaybolmuş bir kentin eskicisiydi
Makineleşmeye karşı duyguları topluyordu
Kaybolmuş bu kentin sokaklarında
Torbasında umut
Torbasında insana dair ne varsa
Yalnız değilsin eskici
Bir sabah güneş doğar
Sevgiden tuğlalarla
Yeniden kurarız bu kenti
Bu kent yorgun düşmüş bunca acıya
Yeni bir güne başlıyor umarsızca
Bir tek eskici düşmüş yollara
Torbasında umut
Torbasında insana dair ne varsa
Şiir: H.Eroğlu-M.kahraman
|
|