Her insan tanık olduğu ya
da yaşadığı şeyler ile ilgili bir fikir taşır.
Taşıdığı bu düşünceler genelde yaşadığı sosyal
çevreler ile ilintili olmakla birlikte kısmen de
okuma alışkanlığına bağlı olarak değişebilmektedir..
Sene 1980. Günlerden 11
Eylül. Çocuk aklımızla sevinelim mi?.. Üzülelim mi?
Askeri cunta Gençlerin
daha fazla birbirini öldürmesine göz yumamazdı! ve
öyle de oldu. Artık sadece gençlerin Sol bölümü
öldürülmeye başlanmıştı ve bunu da bizzat cunta
üstlenmişti.
Çevremizde ne kadar Ağabey dediğimiz güzel insan
varsa öldürülmüş, tevkif edilmiş, kaybolmuş ya da
sindirilmişti ve bizler cıscıbıl kalmıştık koca
BEŞİKTAŞ semtinde
İşkencelerde ölenleri duyuyorduk üzülüyorduk. Ser
verip sır vermeyenleri duyunca seviniyorduk tabii;
direniş bize daha yakın geliyordu ve bizler sanki
bir şeylerin tarafı gibi hissediyorduk kendimizi.
Maçlara sabahlamaya başladığımızda ise mahalle
dostlukları iyice perçinlenmeye başladı. Semt
dışından gelen arkadaşlar da vardı ancak sürekli
değildi. Herkes evine gider biz semtimizde kalırdık
netice olarak. Mahallelerdeki arkadaşlar ile
İnönüdeki maçlara gitmeye başlayınca semtte tek
olmadığımızın farkına vardık. Zaman içerisinde bu
birliktelik daha da yoğunlaşmaya başladı ve
ailelerimiz dahil bütün ilişkilerimiz bu dostluğun
arkasında yer almaya başladı.
Zaman içerisinde futbol
dışındaki konular hakkında da fikirlerimizi tartışır
ve çoğu zaman mutabakata varırdık.
İnsanlar yaşamak için bir
takım temel ihtiyaçlarını karşılamak zorundaydı; bu
zorunluluk ise beraberinde çalışmayı gerektiriyordu
ve hala da gerekiyor. Oysa insanlar çalıştığı halde
emeklerinin karşılığını alamadıklarından sürekli bir
yoksulluk içindeydi.
Sömürülen emekçilerin
yanında değil de, gözünü sonsuz ve soysuzca kazanma
hırsı bürümüş sermayedarların yanında olmamız mümkün
değildi. Tabii ki bizler Jakoben olmayı daha doğru
bulduk. Halk bize daha yakındı, çünkü halk bizdik.
Akabinde aynı düşünceler ile 1 Mayıs İşçi bayramına
yasaklı dönemlerde gitmeye başladık. Ne ile
karşılaşabileceğimizi bildiğimiz halde alanlara
gidiyorduk. Futbol dışında siyasi tavrımız ikinci
meşgalemiz olmuştu. Efsane Başkan dönemi yavaş yavaş
kapanmaktaydı ve yerini pis kokulara bırakmaya
başlamıştı. (Şahsen Başkanımıza karşı hiçbir zaman
tepki göstermedim ancak değerli bir arkadaşımızı
kaybetmemizden kısmen onu sorumlu
tutuyorduk.)Reklamın kötüsü olmaz diyerek yönetime
kollarını sıvayanlar Beşiktaş sayesinde bir çok
maddi kazanımlar elde ettiler. Hatta
başarısızlıkları dahi üstlenmeye ve sonraki yıllarda
da önlerinde engel olarak gördükleri taraftarın
taşıdığı Jakoben duyarlılığı imha girişimine
başladılar. Birileri çok yüksek paralar ödeyerek çok
kaliteli futbolcu aldığını iddia ediyor, birileri de
daha iyi bir yöntem olarak bilet fiyatlarını sınıf
ayırımı gözeterek satmaya çalışıyordu. Endüstriyel
futbol; kazanç ne ola ki? Biz ise sadece
Beşiktaşımızın başarısını istiyorduk ve beraberinde
insanların insanca yaşam hakkını benimsiyorduk.
Doğaya sahip çıkmak, emeğe sahip çıkmak, yoksuldan
yana tavır koymak, Endüstriyel anlayışın
karşısında olmak, Sporseverlik ile bağdaşamazdı;
oysa bu sorunların hepsi yaşanılan gerçekliğin ta
kendisiydi. Bunu geçmişte yaşadık, şu an yaşıyoruz
ve gelecekte de yaşamamaya çalışıyoruz.
Tekdüze düşünen,
verileni alan ve verilmeyen için yalvaran bir toplum
olamayacağımızı herkes görmeli.
Bu anlayış,
sorumluluklarımızı ve geçmişe ilişkin yaşanılan
tecrübeleri yeni nesillere sunmak ve gelecek Güzel
günleri kurma özlemi içindir. İster asilik deyin,
ister delilik.
Gayrı siz karar verin;
çArşı sol cu mu?
***************
Akif KURTULUŞ -("Mezar teslimi" taraftarlık)
Benim kuşağımın futbola taraf olması ve tabii ki
hemen peşi sıra taraftar olması, 60lı yılların
ortalarına rastlar. O yıllarda Ankaranın en önemli
futbol merkezi, Ulus Dışkapı istikametinden
Esenboğaya giderken İrfan Baştuğ Caddesi üzerindeki
top sahasıydı. Meşhur Atlantik Pastanesini sağınıza
alarak yüz metre ilerdeki jandarma karakolunun tam
karşısında, şimdi Ticaret Lisesinin konuşlandığı
arsa, direkli fileli, beyaz kireç çizgili, yaz
turnuvalarının yapıldığı bir Wembleydi. O atmosferi
başka bir açıdan yakalamak isterseniz, reklam gibi
olacak ama olsun, lütfen İletişim Yayınlarından
çıkan Dünya Kupasındaki yazımı okuyun.
Yıldırım Beyazıt Lisesinin Ankara
futbolunun alt yapısını tek başına domine etmesinin
arkasında, sözünü ettiğim bu sahanın Lise ile aynı
hinterlantta olması yatar. Yıldırım Beyazıt
Lisesinin ayrıca kendi sahasının olması, bu
tespitimi tekzip etmez, bunu da hatırlatayım, dedim.
70li yıllarda bu bayrağı Anıttepedeki
sahaların ve domino etkisiyle Anıttepe Lisesinin
devralması, bizim takip eden yıllardaki solculuk
terminolojisini kullanırsam, benzer diyalektik
ilişkinin ürünüdür.
İşte, bu yazıyı
yazarken kanaatten elli yaşında bir adam olarak,
kırk beş yıldır hayatıma kurmuş bu meşin yuvarlaka
ayağımı, nizami anlamıyla, yani üstümde forma,
altımda şort ve tozlukla (daha suspansuvar kadar
mal mülk sahibi değildik) ve dinyakos ayakkabıyla
ilk kez Aydınlık sahasında vurdum. Eşofmanlı bir
hakemle (bunlar genellikle sahadaki iki takımın
dışında, üçüncü bir takımın, futbolu erken bırakmış
hocasıdır) seremoniye çıkartıp, en büyüğü on yaşında
bebelere Türk futbolu şerefine üç kere sağ ol
çektiren herkese selam olsun. Madem selam faslına
girdik, o yokluk yoksulluk günlerinde bizi,
Anafartalar Çarşısındaki Dalkılıç spor mağazasından
tefriş eden ağır ağbilerimize büyük selam olsun.
Ben aslında şunu söyleyecektim, araya bir
sürü laf soktum. Biz, futbolu sevmeyi, taraftarlığı
seçmekten önce öğrenmiş en son kuşaktık. Bizden
sonra, taraftarlığı seçmek her sezon biraz daha
futbolu sevmeye yaklaştı, geçti ve her sezon arayı
açıyor. Şimdiki çocuklar, futbolu sevmeden taraftar
oluyor. Futbolun oyun olduğunu anlamadan, oyunun
ruhunu yaşamadan, play station marifetiyle edinilmiş
bu futbol sevgisi bu. Dikkat edilirse, top
oynamaktan söz etmiyorum. Bizim kuşaktaki futbol
sevgisi, futbol oynamasa bile, futbolun içinde olmak
anlamına gelirdi. Şimdi dandik tabir edilen
mahalle maçlarına, ruhsuz belediye takımlarının
maçlarından daha fazla seyirci geldiği yıllardan
bahsediyorum. O bakımdan bu kuşak, akşamın tatlı
güneşiyle balkona mütevazı bir çilingir yapıp
kurulduğunda, bir yudum rakısını almadan aşağıda
sokak arasında çift kale yapan çocuklara taktik
vermeden kendini alamaz. Arabayı köşeye park edip
apartmana girerken önüne yuvarlanan topu ayağında üç
beş sektirip göğsünde yumuşatmadan eve çıkmaz. En
önemli milli reflekslerimizden biridir bu. Bir örnek
de siz ekleyin.
Aydınlık Subayevlerinden bir çocukluk arkadaşım,
Zezet, okuyup adam olduktan sonra DDY Genel
Müdürlüğünde çalıştığı yirmi yıl boyunca, hastalık
filan saymazsak, hiçbir gün, işine zamanında
gidememiştir.
Bilenler bilir dış sahada idmanlar, sabah sekiz
dedin mi başlar ve Zezet, idmanı seyre dalıp işe
gitmeyi unuturdu. Yıllar sonra kademe ilerlemesinin
durdurulması cezasının kaldırılması için açtığımız
davada, şahsi dosyasını incelediğimde bu ayrıntıları
öğrenmiştim.
Şimdiki taraf olma üzerine
konuşuyordum. Artık çocukları futbola alma yaşı
artık göbek bağının kesilmesine kadar indi. Artık
gerçekten Beşiktaşlı, Fenerbahçeli veya
Galatasaraylı olunmuyor, doğuluyor. Bebeler de ürün
pazarının öznesi. Kundakmış zıbınmış, biberonmuş,
ne ararsanız kulüp marketlerinde var. Kocaman
kadınlar ve erkekler, bebelerine ısmarlama futbol
sevgisi veriyorlar. Marketlerden üç beş kuruşa
alınan futbol sevgisi
Bizim nesli, futbolu bu tür sevme
biçiminin kesmesi mümkün değil tabii ki. Bırakın
kesmesini, iyiden iyiye mutsuz eden bir yanı var bu
tarzın.
Bizim taraftarlık hikayemizin daha düzgün
olduğunu iddia edecek değilim. Sadece saflığı
üzerine ileri geri konuşabilirim. İlkokula halamın
yanında başladığımda, benden iki sınıf yukarda,
mahallenin top cambazı Leventle aynı yatak odasını,
aynı sabah kahvaltısını, aynı okul yolunu
paylaşıyordum. Bizim sokaktan yukarılara en çabuk
tırmanan ilk futbolcu sıfatını alan Levent,
Şekerspor, Erzincanspor, ve Kırıkkalespor
duraklarından sonra, birinci lige çıktığı ilk yıl
Malatyaspora transfer olup, aralıksız, düşene kadar
on yıl bu kulüpte top oynadı. Ben bu satırları
yazarken, bir aksilik olmazsa, 2. Lige çıkacak olan
Konya Şekersporun teknik direktörü. Beşiktaşla
aynı ligde oynayana kadar Beşiktaşlı kaldı. Bir
profesyonel topçunun, çocukluğunun takımını terk
etmesinin bana hep hüzün veren hikayesini de bir
gün yazmak isterim. Aynı yola girme imkanı hiçbir
zaman bulamayacak her futbolsever gibi, onun,
çocukluğunun takımını bir kenara bırakmasını, hâlâ
anlamam mümkün değil. Peki, hala dayı
çocuğu olmanın ötesinde bir kankalık ifade eden bu
ilişkide, neden ona benzemek, onun gibi yapmak
istemedim? Benden bir zaman önce bir takımı tutan
hala oğlum ile aynı takımın renklerine bulanmadım?
Bir gün, Mehmet Akif İlkokulundan
çıkışta, karakolun oradaki dükkandan biri sarı öbürü
lacivert iki kalemtıraş alıp eve geldiğim gün,
Fenerbahçeliliğimi ilan etmiş oldum. 1965 yılının
soğuk, sert, karlı bir kış günüydü. Kalede Özcan,
Şükrülü, Nedimli, Nunwaillerli, Ziyalı, son
senesini oynayan Can Bartulu takıma gönlümü vermiş
oldum. Özeti, kırk üç yıldır Fenerbahçeliyim.
Neden Beşiktaşlı olmadım, demiştim.
Bilmeden yaptığım şeye yıllar sonra şöyle bir anlam
verdiğimi fark ettim. Onunla birlikte güç kazanmak
değil, ona karşı bir rekabet üretmek istemişim. Ya
da yıllar sonra böyle bir anlam yakıştırmak, daha
çok hoşuma gidiyor. Ama seçimime
atfettiğim bu anlam, şimdi dönüp bakıyorum da,
yıllar boyu beni takip etmiş. Her ne kadar, en çok
şampiyon olmuş bir takımın taraftarı olsam da,
buradan bir güç kazanmak, beni mutlu etmemiş. Artık,
tuttuğum takım dolayımıyla mutluluk veya tersinden
mutsuzluk yaşamıyorum. Her taraftar gibi beni de
(sonuncusu 27 Nisan akşamı) kahreden ve sevindiren
anlar yaşadım. Yine de bir ligi bu kadar eşitsizce
sürükleyen üç takımdan birinin taraftarı olmak
yerine, arıza bir takıma gönül vermeyi daha
anlamlı bulduğum ruh haline kapılmıyor değilim. İki
üç kadeh rakıyla o da geçip gidiyor.
Rekabet üretmek, dedim, demesine de;
yıllardır aynı arkadaşlarımla rekabet etmek, aynı
arkadaşlarımın rekabetine maruz kalmak da pek
keyifli değil, galiba.
Galiba futbol kültürünün geldiği bu
seviye(sizlik)de, farklı anlamlarına rağmen, biz de
tek tipleşmeyle muzdaripiz. Taraftar olmaktan
vazgeçmeyen, vazgeçmek de istemeyen, başka bir şey
isteyen ama ne istediğini bir türlü tarif edemeyen,
futbol üzerine yapılan büyük adamların büyük
konuşmalarından sıtkı sıyrılan, yine de Bakalım bu
hafta ne yumurtlamışlar diye gözü TV porgramına
kaçan adamlar
Her yerde olduğu gibi burada da
bunalımlı. Allahtan bunalımımızı sağa sola
bulaştırmıyoruz.
Yazının sonuna birkaç adım mesafem
kalmışken, bu yazıya beni çağıran bir iki noktayı da
paylaşmak istiyorum.
Futbol kültürümüzde bunca güç vaaz
eden, hep en bir şey olmak üzerinden seçimimizi
tarif eden retoriğe rağmen, beni aynı güce sahip iki
düşmanımdan birine sempatiye çağıran bir şeyden
söz etmek istiyorum.
Beşiktaşlı olmama ramak kalmışken
Fenerbahçeli olmamla daha mutlu veya daha mutsuzluk
yaşamış değilim. Bunu söyledim. Beşiktaşlı olsaydım
da farklı olmayacaktı. Fakat, bir Beşiktaş sitesi
dergisine bu yazıyı yazıyor olmak hasebiyle
inanmadan veya barış tesisi amaçlı laflar gibi
anlaşılmayacaksa, şu da bilinsin. Futbolu bizim gibi
(bizim gibi derken, Fenerbahçelilikle sınırlı bir
bizim gibi değil) sevenlerin arasında
Beşiktaşlılığı, tabii ki bir dost ve ahbap çevrem
içinden edinilmiş izlenimlere dayanarak söylüyorum,
bize (yani Fenerbahçelilere) ve Galatasaraylılara
göre, daha mizahi, daha eğlenceli buluyorum.
Nedenleri, birbirimizin biraz dışında. Dışında
çünkü, öyle ya da böyle futbolu başka türlü sevenler
eni konu aynı adamlar ve az sayıda kadınlarız. Diğer
ikisine göre daha az sportif başarıyı yakalamış
olmasının yarattığı bir mağduriyet, Beşiktaşlılığı
daha yaratıcı, daha şamatacı ve taşakçı yapmış
olamaz mı? Yoksulluk veya yoksunluk, başlı başına
erdemli kılmaz kimseyi. Bana popülizm yaptırmayın.
Yoksulluk veya yoksunluk, daha mazlum yapmaz, belki.
Örneklerini her tribünde görüyoruz. Ama daha gamsız,
gırgırcı, tatavacı yapabilir.
Hangisini isterseniz diye sorarsanız,
vereceğim bazı cevaplar için çok geç. Ama
tereddütsüz, önce daha eğlenceli olmayı isterim.
Ya da isterdim.
İsterdim sözümde bir ukde bulacaklara,
itiraz da etmek istemem. Çünkü, Çarşının güzel
çocuklarından sevgili kardeşim Hayati, Ağbi senin
gibi bir adam bize çok yakışır demişti yıllar önce.
Beşiktaşlı olacağım, de, formayı Taksim Alanında
giyeceğin gün en az bin adam getiririm oraya.
Bin! Fena bir sayı değil.
Ama Hayati, bizim kuşak, taraftarlığı
mezar teslimi almış bir kere. Yoksa ben demeyeyim
ama senin gibi adamlar, her takıma güzel gider.
Açar, her takımı.
****************
Murat YILDIRIM -(Sevinmek için sevmedik)
Beşiktaş taraftarının yaratıcılığı genel kabul
görmüş bir gerçektir; bilinir. Bu yaratıcılığın aynı
zamanda bir felsefi derinlik taşıdığı da gerçektir
ve hatta diğer bütün renklerin taraftarından ayrılan
özelliği de esasen burada yatmaktadır. Başlıktaki
özlü deyiş, anlatmaya çalıştığım özelliklerin her
ikisini de çok iyi yansıtıyor. Kendisi kısacık, üç
küçük kelimeden ibaret ama mesajı öyle değil, insanı
enikonu düşündürüyor; ortaya koyduğundan daha
fazlasına davet ediyor. Bu özlü deyiş ile ortaya
konan kabul, tabiî ki öncelikle karşılık beklemeden
yaşanan bir sevgiyi dile getirmektedir. Sevginin bu
biçimi üzerine çok yazılıp söylenmiş olsa da çok sık
ve kolay rastlanılır olmadığını biliyoruz. Biliyoruz
çünkü sevgi, muhatabı kim olursa olsun
karşısındakinden beslenmeye muhtaç bir duygudur.
Doğması için zorunlu değildir belki ama yaşaması ve
gelişip büyümesi için bir karşılıklılık hali
gerekir. Eğer sevdiğiniz bir insan ise, size
gülümsemesini, sizinle birlikte olmak için çaba sarf
etmesini, elinizi tutmasını ve sizi sevdiğini
söylemesini beklersiniz. Sevdiğiniz köpeğiniz ya da
kediniz ise, size ilgi göstermesini, sizi özlediğini
ve sahip olarak benimsediğini hissettirmesini
beklersiniz. Sevdiğiniz taraftarı oldunuz takım ise,
bir parçası olmaktan gurur duyacağınız başarıları
yaşamayı istersiniz. Elde edilecek başarıların
büyüklüğü ve sürekliliği sevginizi de besleyecek ve
büyütecektir. Sevginin muhatabı kim olursa olsun
burada verilen örneklerin hepsinde de sevginin
sevinmeye olan ihtiyacı açıkça görülmektedir. Peki,
Beşiktaş taraftarı bu gerçeğe rağmen niçin Sevinmek
için Sevmedik demek ihtiyacını hissetmiştir?
Vurgulamak istediği şey nedir ve bu vurgu niçin
Beşiktaş taraftarının üzerine vazife olmuştur?
Yaşadığımız zaman
dilimi insanının en belirgin özelliklerinden birisi
başarıyı en başa koyması ve ne türden olursa olsun
her ilişkiyi başarı kıstası üzerinden değerlendirir
olmasıdır. Başarı, itibarı ve daha çok önemsenmeyi
getirir, başarı ilişkideki etkileşimin gelişip
yoğunlaşmasını, yaygınlaşmasını sağlar. Bu etkileşim
şeklinin belirleyici olması kaçınılmaz olarak
başarısızlıkta da uzaklaşmaya, soğumaya ve daralmaya
neden olur. Taraftarlık da bu etkileşimin en yoğun
yaşandığı bağlardan bir tanesi olarak ortaya
çıkıyor. Gerçekten de genel bir gözlem dahi
başarısızlığın taraftar ile takım arasında bir
mesafe yarattığını, bırakınız desteği katılımın bile
çok kısa bir süre içinde azalıverdiğini ortaya
koyacaktır. Bu somut olgunun bir zamana bile ihtiyaç
duymadan, tek bir maç içinde gelişiverdiğini
biliriz. Maçın başında büyük bir tutku ile takımını
destekleyen taraftarın maçın sonlarına doğru nasıl
büyük bir öfke ile takımını yerin dibine sokmaktan
çekinmediğine çok tanık olmuşuzdur. İşte bu yaman
çelişki, sevginin başarıya endeksli halinin en
acımasız göstergesidir. Bilinçaltının dışa
vurumudur. Beşiktaş taraftarı, diğer takım
taraftarlarından farklı olarak, takımı ile kurduğu
sevgi bağının kaynağı hakkında bilinçlidir.
Gol yenildiği anda,
protesto etmek yerine derhal takımın adı telaffuz
edilerek tezahürat yapılmasına başka hiçbir tribünde
rastlanılmaz. Rakip takımdan bir oyuncunun haksız
yere oyundan atılmasının topluca protesto edilmesi
bir tesadüfün eseri değildir. Bu davranış kalıpları,
Beşiktaş taraftarı bakımından, sevinmek için
sevmedik özlü deyişinin çok yönlü sonuçlarının
içselleştirilmiş olması ile alakalıdır. Bu kavrayış,
Beşiktaş taraftarının nüktedanlığının,
yaratıcılığının da kaynağıdır aynı zamanda. Onun
için kendisi ile bile dalga geçebilmekte kendisine
bile karşı olabilmeyi becerebilmektedir. Gözü
başarıdan başka bir şey görmeyen, her ne pahasına
olursa olsun sevinmeyi esas alan bir kişinin ya da
kitlenin, işin içine nükteyi, ironiyi, eğlenceyi
katabileceğini düşünmek mümkün müdür ? Bu tür bir
bilincin varlığı Beşiktaş taraftarının duruş diye
tanımladığı ve çok önemsediği olgunun da en temel
kaynağıdır aslında. Bu kaynak, Beşiktaşlının adil
olmayı, saygı duymayı, bükemediği bileğe hakkını
teslim etmenin gereğini, mağdur olanın her koşulda
yanında durabilmeyi, empatiyi vb.
kavramları, taraftarlığının temel bileşenleri olarak
kabul etmesini sağlamaktadır. Sevinmek için
sevmedik diyemediğiniz takdirde bu kavramları
taraftarlık tanımlamanız içine sokmanız mümkün
değildir. Takım taraftarlığının ne kadar güçlü bir
aidiyet duygusu yarattığı bilinmektedir. Bu denli
güçlü bir duygu, başarı/sonuç ekseninin dışına
taşınamadığı takdirde, sağlıklı düşünüp
davranabilmek mümkün olmaz. Öfkenin, düşmanlığın ve
hatta şiddetin hazırlayacağı tuzaklara düşmek
kaçınılmaz hale gelir.
Bu
kavrayışın ne kadar geneli kapsayıcı olduğu elbette
tartışılabilir. Aksi örneklerin Beşiktaş için de
görüldüğü söylenebilir. Ama burada vurgulanan ve
altı çizilmeye çalışılan husus, böyle bir
kabullenişin Beşiktaş taraftarı içinden çıkabilmiş,
ifade edilebilmiş ve uygulama örneklerinin görülmüş
olmasıdır.
Önemli olan da budur
*******************
Şafak
BATMAN -(Eğlenmek hakkımız mı?)
Beşiktaş taraftarı yıllardır
takımına verdiği destekle, yaratıcılığı ile hayata
dair duruşu ve verdiği sosyal mesajlar ile sıkça
basında yer almıştır. Gerek ulusal gerekse de
uluslararası basında adından sıkça sözettiren
Beşiktaş taraftarı son dönemde bir takım
eleştirilerle karşı karşıya. Ligdeki sıralaması,
aldığı sonuçlar ne olursa olsun her maçta takımını
desteklemekten geri durmayan taraftarımızın verdiği
desteğin gerçekten destek olup olmadığı kimi spor
yazarlarınca tartışılmakta.
Taraftarlığı kulübün çıkardığı ürünleri almaya
indirgeyen anlayışa göre taraftarımız destekten çok
kendini eğlendirmekte. Maçı bile izlemeyen Yaramaz
çocuklar kendilerini eğlendirecek şarkılar
söylemekte, ne hakemi ne de rakip futbolcuları baskı
altına alabilmekteler. Yaratıcılık güzel,
söyledikleri şarkılar güzel, tezahüratları ile
desibel rekorları kırmaları da güzel ama bir de
baskı ortamı yaratabilseler
diye başlayan
eleştirilere maruz kalmakta taraftarımız.
Sizce bu eleştiriler haklı mı? Biz gerçekten sadece
kendimizi eğlendirmek için mi gidiyoruz stada? Baskı
yaratamıyor muyuz rakip takım ve hakemler üzerinde?
Hem baskı dedikleri şey ne ola ki acaba? Hakemlerin
etki altında kalıp ev sahibi takım lehine karar
vermesi mi? Rakip takımın top oynamaması mı? Biz
böyle bir şey istiyor muyuz ki? Beşiktaşlı olarak
bizim bir takım değerlerimiz yok mu ki bizi
diğerlerinden ayıran?
Mertçe olsun bu oyun; şerefimizle oynayıp hakkımızla
kazanalım diyen bizler baskı maskı yaratmak
istemiyoruz. Hak etmiyorsak eğer varsın bizim
olmasın puanlar; varsın kazanmayalım maçları. Bizden
böyle bir katkı bekliyorlarsa boşuna beklemesinler.
Endüstriyelcilerin biçtiği rolü oynamak derdinde
değiliz biz. Beşiktaş bir yaşam biçimidir diyoruz;
Beşiktaş la yaşıyoruz, Onun la eğleniyoruz. Evet
eğleniyoruz stadımızda; birbirinden güzel
şarkılarımızla tezahüratlarımızla. Bu oyunu güzel
kılan şey zaten içindeki eğlencesi değil mi? Bazen
kantarın topuzunu kaçırdığımız olmuyor mu? Oluyor
elbet, biz de insanız; bazen bizim de işin dozunu
ayarlayamadığız dönemler oluyor. Ama bu gibi
durumlarda bile birileri çıkıyor ve eşekle başlayıp
suyla devam edip tezahüratı söyleyip çeki düzen
veriyor tribüne. Bu bile eğlenceli değil mi ?
Eleştirilere açığız; yapıcıysa
eğer faydalanmak isteriz her türlü eleştiriden. Ama
maksat Endüstriyelleşen futbolumuzda son barikat
olma iddiasında olan bizleri taraftarlıktan çıkarıp
seyirci yapmaksa, boşuna çabadır bu gayretleri...
Dattiri dat
dat... Dattiri dat dat.. Dattiri dat dat daaa dat!..
***************
Namık KARTALOĞLU -(Benim küçücük dünyam)
Şimdi
falan
yaşta
Beşiktaşlı
oldum
desem,
yalan
olur
galiba?
Ben
ne
zaman
Beşiktaşlı
olduğumu
hatırlamıyorum
bile.
Beynimi
zorladığımda
çıkan
sonuç
şu;
tuvalete önce
benim mi
yoksa
benim
bir
büyüğüm
abimin
mi
gideceği
yüzünden
kavgamız ve
akabinde
yüzünün
hemen
altına
çatal
saplamam dönemlerine
rastlıyor (Çok
şükür
bir
şey
olmadı; yoksa
şimdi
bile
vicdan
azabı
çekiyorum o
olay
aklıma
geldikçe).
O
zamanlar
evimiz
toprak
evdi
henüz;
betondan
yapmamıştık.
6970
arası
yeniden
yapıldı;
yani
ben 67 yaşlarındayım
(bu basit
matematik hesabından
çıkan).
Büyük
abim
bizi kızdırmak
için Ben
Kayserisporluyum
veya Ben
Altınorduluyum,
Vefasporluyum derdi.
Ondan
küçük
abim
Koyu
bir
Beşiktaşlıydı;
Beşiktaş dosyası
vardı.
Her
gazeteden
Beşiktaşla
ilgili
haberleri
hafta
hafta
kırpar
dosyasına
kaydederdi.
Her
hafta
gazetelerin
verdiği
yıldız
değerlendirmelerini
tutar, sonra da o
yıldızlardan
yorumla
kendi
yıldızlarını da
eklerdi.
Yani
çok
detayları
olan
bir
dosyaydı.
Bizim
ulaşmamız
bir
şartla
mümkündü o
dosyaya. Zerre
kadar
zarar
gelmeden, dosya
yapraklarını
temiz
ellerle
açmak,
parmaklar dilde
ıslatılmadan ve
sayfa
kenarları
yıpratılmama
şartını
yerine
getirsek
eğer
Elimizi
fazla
yıkamasını
sevmesek
bile
dosyalara
ulaşabilmek
için
elimizi
bir beş
dakika
arap sabunuyla
yıkadıktan
sonra
ulaşırdık
dosyaya.
Parmaklar
dile
değdirilmeden,
sayfaların
kenarını
kırıştırmadan
açma
kabiliyetimizde
çocukluğumuzun bu
titiz pratik
döneminde
gelişmiştir.
Dosya
incelemek
sadece
kağıt
karıştırmak
anlamına
gelmemeliydi.
Televizyon kelimesinin
henüz
yaşamımızda
hiç
bir
şey
ifade
etmediği bir
dönemde
(Radyonun
resimlisinin
olup
olmadığını
bile
bilmediğimiz
bir
dönemimizdi)
Beşiktaşımıza
ulaşmak,
Beşiktaşımızı
tanımaktı
amacımız.
Kadromuzu
tanıdık, armamızı
tanıdık,
sembolümüz
olan
kartalımızı
tanıdık ve
o
fantezimizdeki
kadro
olduk.
Vedat
Okyar
gibi
penaltı
atma
sanatını,
Sabri
Dino
gibi
golleri
doksandan
çıkarmayı,
Tuğrul
gibi
serbest vuruş
atmayı
özene
bezene
kendi
gerçeklerimize
uygulamaya
başladık.
Sokakta paket
taşlarının
üstünde
top
oynarken,
çelmelerde
fotoğraflarda
gördüğümüz
şekilde
yerlere
uzanma
numaralarımızı
da
benzetmeye
çalışırdık.
Canımız
acısa
bile ağlamamaya
özen
gösterirdik
çünkü
futbolcuyduk
o
an;
biz
değildik.
Aynı
sokakta
oturduğumuz
ve
hemen
çocukluğumuzun
birlikte
geçtiği en
yakın
arkadaşımıza
arkadaş
diyemiyorduk
çünkü
o
Fenerliydi!
Ama
bir
başka
sokakta,
her
hangi
Beşiktaşlı
bir
çocuk
çok
samimi
arkadaşımız
olabiliyordu.
Derken
okul
sonrası
en
büyük
meşgalemiz
olan
futbolu
biz
sokağımızda
icra
ederken
Belediye
başkanımız
olan
amcam
tarafından (öğlen
güzellik
uykusunu
dağıttık
diye,
ikindi
şekerlemesini
parçaladık
diye)
kafalarımıza
dökülen
kaynar
sulardan
da
çok
nasibimizi
alırdık.
Ortaokul
yıllarım hem
çocukluk hem de
ergenlik
yıllarımdı;
futbol
takımı
kurmuştuk. Artık
sokak
değil
semt
takımıydık ve
takımımızın
adını ve
formasını
bile
yapmıştık.
Adımız Karakartalspor
du ve formamız
siyahtı;
üzerinde
kartal
resmi
vardı.
Kartalı
bezden
kesip
annelerimize
diktirmiştik.
Formalarımızın
numaraları
bile
vardı (
Şimdi
kaç
numara
benimdi
onu
hatırlayamıyorum
maalesef).
Maçlarımızı
Eskiden
halkevi
daha
sonra ise
Kız
Meslek
Lisesi
olan
yerin
bahçesinde
yapardık.
Bahçenin
karşısında
İçkili
bir
meyhane
vardı.
Gündüzleri
şehrimizin
kodamanlarının
meşgale
yeriydi;
gece
ise
müzikli
meyhaneydi
ve kumar
oynanan
bir
yerdi.
Şehrimizin
üç
büyük
semt
kulübünden
biriydik.
Bir
büyüğü Zenginlerin
oğulları,
diğer büyüğü
çingeneler ve
biz, solcuların
kulübü Karakartalspor.
Maçımızı Belediye
başkanımız,
Kaymakamımız,
polis memurları,
esnaf
ve
büyük
bir
halk
kitlesine
oynardık.
Her
maçın
sonunda
büyüklerin en
çok
tartıştığı
konu
şu
akasya
ağaçlarının
kesilmesi meselesi olurdu.
Çocuklara
yazık,
harçlıklarını
toplayıp
top
alıyorlar (
bildiğimiz
PVC/plastik toplar)
ve o toplar da
akasya
ağacının dikenlerine
çarpıp çarpıp
patlıyor
tartışmasıydı ama
Kaymakamımız ve
Belediye
başkanımız,
solcuların
sahasına
yatırım
yapmama konusunda
kararlıydılar.
Akasya
ağaçlarımız
bir
nevi
telli
baba
olmuştu;
her yerinde
patlak plastik
toplar
vardı.
Öyle
bir
şeydi
ki
dışarıdan
gelen
herhangi biri,
bu şehirde
ağaca
top
saplamayı
bir
gelenek
sanıp ağaca
bir
top
da kendisi
saplayıp
adakta
bulunabilirdi
12 Mart
sonrası futbolculuğumuza
diğer aktiviteler
de eklenmişti.
Bilmem
bilir misiniz;
bir
deyim
vardır.
Gündüz
külahlı,
gece
silahlı
diye.
Bizimki de o şekil.
Gündüz
topçuyduk;
gece de bedavadan
boyacılık
yapıyorduk. Karakartalspor
tarihinin en
büyük
eylemini
yaptığında
büyük
siyasetçilerin
dudakları
uçuklamıştı,
afacanlar
nasıl
becerebildiler bu
eylemi
diye.
Newroz
ateşi
yasaktı.
Caddelerde
tanklar,
her 20
metrede ise
bir
asker
bekliyordu
şehrimizin en
uzun ve
tek
caddesinde ve o
caddenin
yanındaki
boşluğa yirmiye
yakın traktör
tekeri ve diğer
tekerler
sadece ve
sadece 30
saniyede
getirilmiş ve
yakılmıştı. O
ateşi
şehrin
her
yeri
görmüştü.
İtfaiye yanan
tekerleri
söndüremedi. Bu
eylem
genç
Karakartalsporun
artık
yaşama bir MERHABA
sıydı. Siyasi
örgütler
Karakartalspordan
pay
çıkarma
derdine
düşmüşlerdi.
Benim
kuzenim de
o takımda
oynuyor,
yok
benim
iki
kardeşim,
yok
benim
yeğenim,
herkes
bir
ucundan
tutuyordu;
hayatımızı
bir
yerlere
götürebilmek
için.
Karakartalspor da
kararını
vermişti.
Onlar da
çizgilerini
belirlemişti.
Analarımız
şunu
derdi: Benim
oğullarım
örgütlüdür
Ben de o
örgütlüyüm.
Oğullarım
Beşiktaşlıdır,
ben de Beşiktaşlıyım
diye.
Yani
dedim
ya herkes
kendisine
bir pay
çıkarıyordu
da, analarımız
geri mi
kalacaktı?
Onlar da
kendilerine
bir
hisse
aldılar
bu
lokmadan.
Beşiktaş
gibi,
biz de sadece
futbol
olmamalıydık
diye
düşünüyorduk
ve bir
de voleybol
takımı
kurduk;
o da
Karakartalspor
voleybol
takımımızdı
ve
renkleri
doğal olarak
Siyah/Beyazdı.
Derken
şehrimizde
iç savaş
oldu ve o
iç savaş 72 bin
nüfuslu
şehrimizi
kısa
bir
sürede
erozyona
uğrattı.
Nüfus 10
bine
düştü. Biz de
artık orda
yaşamıyorduk
Liseyi
okumaya
başlamıştım
yeni
şehrimde,
yeni
okulumda derken
bir süre sonra
sıkıyönetim, olağanüstü
hal,
falan
filanlar
geldi
ve
lise
bitti.
Artık
sahalarda
maçı
biz topla
yapmıyorduk,
karakollarda
polisler
bizle
yapıyordu.
Biz top oluyorduk,
onlar da
ya
Fenerli
ya
da
Galatasaraylıydılar
artık.
Sonrasında mı?
Ben
bittim.
Beşiktaşlılığım
hala
devam
ediyor.
***************
Ömür HINCAL -(Umut deplasmanına otobüs: Beleş)
...it gibi
titriyordu. Gece gündüz hayalini kurup, gece
düşüne yattığım bir sevdaya soyunmuştum yine;
börtü böcek bile ezberlemişti artık türkümün
adını. Kudurmuş köpek gibi saldırıyorduk gecenin
bağrına bağrına. Amansız ve acıklı bir türkünün
peşinden yıllardır koşturmak her normalin
yapacagı zikir değildi aslında. iki renk uğruna
hangi normal gider kendini harabeder, adına
deplasman dedikleri fakat asıl anlamı yari
görmece eylemi olan yolculuğa. Gün bugünmüş ya
sabah erken uyanıp taktım hiç takmak
ıstemediğim, kıyamadığım atkıyı boğazıma; düştüm
yarin yollarına. Fırtınalarla geçmiş bir tarihin
izlerini taşıyordu hala bağrında İstanbul; bir
yanda Ayasofya, bir yanda Topkapı sarayı, bir
yanımda ise dünyaların merkezi, iki tepe arası
koyak; Beşiktaş. Semt tabirini ona yüklemek
yıllardır yanlış olsa da semt kültürü hala çarşı
içindeki esnafın muhabbetinde gizli aslında.
Gemi gelmiş iskeleye, yanaşmış. insanların
kimisi telaşlı, kimisi sarmaş dolaş, kimisi de
bana imrenmekte; sol elimde sigara, sağ elimde
çay şeklimi görüp de. İmrenilecek kadar da güzel
içmem aslında çayı ve hatta şeker bile atmıyorum
içine. Fısıltılar gelir kulağımıza mahallenin en
güzel hatunu hakkında. Dedikodu dediğin de
mahalle arasında yapılandan olsa da, camdan
meraklı çocuklar gibi dinlesek, hani annem; Gir
ulan içerı eşşek sıpası! dese. Zemheri toprağa
aha da yeni düşmüştü o gün fakat gönlüme kor
düşürdü anlattıkları. Saçının güzelliği, sırma
oluşu ve katran gibi siyah oluşu; teninin
bembeyaz anasütü gibi kutsal, helal oluşu.
Mahallenin en güzel kızı Akaretlerde
oturmaktaymış. Duyduklarıma göre pek nazlı ve
mahurmuş tesbitlerim üzerine. Hani görürsün de,
fonda çalmaya başlar ya Sezen ufaktan ufaktan...
Tıngır mıngır iner buz bardağa, sonra rakı örter
üstünü üşümesin diye buz. İşte o film karesi
canlandı onu görünce zihnimde. Kaldırın
duvarları kavuşsun halklar birbirine dercesine
hasret bırakıyordu kendine o köhne duvarların
ardında mahallenin en güzel kızı. Alınan
dedikodulara göre hafta sonları Dolmabahçe
kenarındaki aşıklar parkına inermiş o mahur
güzel. O güzellik, o beyaz tenin, helal tenin
üstüne simsiyah zülüflerin taranırken ahengini
görmeye onbinler geliyormuş Dolmabahçe
sırtlarına. Nice şarkılar türküler, nice laflar
patlamış uğruna. Her gelişinde alemin prensesi
geliyor diye tempo tutarlarmış hep bir ağızdan.
Hatun nazlı ya, çıkmaz hemen meydana. Eh durur
mu aşıklar; başlarlarmış elleri üç kere
şaklattıktan sonra adını anmaya ve hafıften
narince süzülür gelirmiş aşıklar parkının
ortasına. Nazikçe selamladıktan sonra aşıklarını
yavaştan başlarmış dans etmeye. Aşıklarının
söylediği türkülerine ritm uydurduğu nadir
görünürmüş aslında. Kızar mı, bıkar mı, usanır
mı aşık sevmekten? Her hafta yolunu gözlermiş;
her hafta bıkmadan, usanmadan türküler.
Ben, dedim;
şu el kadar yüreğime nasıl sığdırayım bu sevdayı
diye kendimi satarken, çarşı içinde sevmeyi
öğrendim seni. Balık kokan meyhanelerinde
geçerken ömrüm, arnavut kaldırımlarına yansıdı
siluetin ve dört bir yana yansıyordu güzelliğin.
Sayende rokayı bile sever olmuştum artık.
Umutların arasından umut tutmayı öğretmiştin
bana; takıp ucuna oltamın küçük umutları. "Büyük
balık küçük balığı yutar" hesabı, büyük umut
küçük umudu yutacak mı diye umut edip sallardım
her senebaşı umutlarımı umut denizime. Gün gelir
çektiği tek umut genzimde boğulan olsam da,
bırakmadı; ufak yaşta delilik edip düşmüşüm
yoluna haberim yok. Hani yüreğinin götürdügü yer
derler ya oraya gitmişim; çocuk başımayım daha.
Yeni hatırladım hayat hakimi müebbed verince.
Sonradan göndermişler celp kağıdını mahkemeden;
tam da delikanlı çağımıza rastgeldi hani. Uğruna
müebbed yemişiz güzelim sen hala gönül
eğlendirmektesin. Oğlum Ömür dedim kendi
kendime; Yolu yok çekeceksin; isyanın sitemin
faydası yok; kaderın böyle. Yol belli, eğ
başını, usul usul yürü şimdi. O gün bugündür
usul usul yürüyoruz işte. O zamandan beri her
ayrı kalışım senden deplasman, her yürek atışım
adındır ve böceklerin söylediği o şarkı ise;
Bir umuttur
yaşamak bil
seveceksin inadına!
yüreğin kan ağlasa da
güleceksin inadına!
Beşiktaş taraftarı asla umutsuz kalmaz...
Bu yüreğim beş para etmez içindeki sen olmasa.
Ben ancak kanayarak özlüyorum seni; sense kanata
kanata bıkmadın beni..
...it gibi
titriyordu. Gece gündüz hayalini kurup, gece
düşüne yattığım bir sevdaya soyunmuştum yine;
börtü böcek bile ezberlemişti artık türkümün
adını. Kudurmuş köpek gibi saldırıyorduk gecenin
bağrına bağrına. Amansız ve acıklı bir türkünün
peşinden yıllardır koşturmak her normalin
yapacagı zikir değildi aslında. iki renk uğruna
hangi normal gider kendini harabeder, adına
deplasman dedikleri fakat asıl anlamı yari
görmece eylemi olan yolculuğa. Gün bugünmüş ya
sabah erken uyanıp taktım hiç takmak
ıstemediğim, kıyamadığım atkıyı boğazıma; düştüm
yarin yollarına. Fırtınalarla geçmiş bir tarihin
izlerini taşıyordu hala bağrında İstanbul; bir
yanda Ayasofya, bir yanda Topkapı sarayı, bir
yanımda ise dünyaların merkezi, iki tepe arası
koyak; Beşiktaş. Semt tabirini ona yüklemek
yıllardır yanlış olsa da semt kültürü hala çarşı
içindeki esnafın muhabbetinde gizli aslında.
Gemi gelmiş iskeleye, yanaşmış. insanların
kimisi telaşlı, kimisi sarmaş dolaş, kimisi de
bana imrenmekte; sol elimde sigara, sağ elimde
çay şeklimi görüp de. İmrenilecek kadar da güzel
içmem aslında çayı ve hatta şeker bile atmıyorum
içine. Fısıltılar gelir kulağımıza mahallenin en
güzel hatunu hakkında. Dedikodu dediğin de
mahalle arasında yapılandan olsa da, camdan
meraklı çocuklar gibi dinlesek, hani annem; Gir
ulan içerı eşşek sıpası! dese. Zemheri toprağa
aha da yeni düşmüştü o gün fakat gönlüme kor
düşürdü anlattıkları. Saçının güzelliği, sırma
oluşu ve katran gibi siyah oluşu; teninin
bembeyaz anasütü gibi kutsal, helal oluşu.
Mahallenin en güzel kızı Akaretlerde
oturmaktaymış. Duyduklarıma göre pek nazlı ve
mahurmuş tesbitlerim üzerine. Hani görürsün de,
fonda çalmaya başlar ya Sezen ufaktan ufaktan...
Tıngır mıngır iner buz bardağa, sonra rakı örter
üstünü üşümesin diye buz. İşte o film karesi
canlandı onu görünce zihnimde. Kaldırın
duvarları kavuşsun halklar birbirine dercesine
hasret bırakıyordu kendine o köhne duvarların
ardında mahallenin en güzel kızı. Alınan
dedikodulara göre hafta sonları Dolmabahçe
kenarındaki aşıklar parkına inermiş o mahur
güzel. O güzellik, o beyaz tenin, helal tenin
üstüne simsiyah zülüflerin taranırken ahengini
görmeye onbinler geliyormuş Dolmabahçe
sırtlarına. Nice şarkılar türküler, nice laflar
patlamış uğruna. Her gelişinde alemin prensesi
geliyor diye tempo tutarlarmış hep bir ağızdan.
Hatun nazlı ya, çıkmaz hemen meydana. Eh durur
mu aşıklar; başlarlarmış elleri üç kere
şaklattıktan sonra adını anmaya ve hafıften
narince süzülür gelirmiş aşıklar parkının
ortasına. Nazikçe selamladıktan sonra aşıklarını
yavaştan başlarmış dans etmeye. Aşıklarının
söylediği türkülerine ritm uydurduğu nadir
görünürmüş aslında. Kızar mı, bıkar mı, usanır
mı aşık sevmekten? Her hafta yolunu gözlermiş;
her hafta bıkmadan, usanmadan türküler.
Ben, dedim;
şu el kadar yüreğime nasıl sığdırayım bu sevdayı
diye kendimi satarken, çarşı içinde sevmeyi
öğrendim seni. Balık kokan meyhanelerinde
geçerken ömrüm, arnavut kaldırımlarına yansıdı
siluetin ve dört bir yana yansıyordu güzelliğin.
Sayende rokayı bile sever olmuştum artık.
Umutların arasından umut tutmayı öğretmiştin
bana; takıp ucuna oltamın küçük umutları. "Büyük
balık küçük balığı yutar" hesabı, büyük umut
küçük umudu yutacak mı diye umut edip sallardım
her senebaşı umutlarımı umut denizime. Gün gelir
çektiği tek umut genzimde boğulan olsam da,
bırakmadı; ufak yaşta delilik edip düşmüşüm
yoluna haberim yok. Hani yüreğinin götürdügü yer
derler ya oraya gitmişim; çocuk başımayım daha.
Yeni hatırladım hayat hakimi müebbed verince.
Sonradan göndermişler celp kağıdını mahkemeden;
tam da delikanlı çağımıza rastgeldi hani. Uğruna
müebbed yemişiz güzelim sen hala gönül
eğlendirmektesin. Oğlum Ömür dedim kendi
kendime; Yolu yok çekeceksin; isyanın sitemin
faydası yok; kaderın böyle. Yol belli, eğ
başını, usul usul yürü şimdi. O gün bugündür
usul usul yürüyoruz işte. O zamandan beri her
ayrı kalışım senden deplasman, her yürek atışım
adındır ve böceklerin söylediği o şarkı ise;
Bir umuttur
yaşamak bil
seveceksin inadına!
yüreğin kan ağlasa da
güleceksin inadına!
Beşiktaş taraftarı asla umutsuz kalmaz...
Bu yüreğim beş para etmez içindeki sen olmasa.
Ben ancak kanayarak özlüyorum seni; sense kanata
kanata bıkmadın beni..
******************
Turgut EREN -(Anadolu kartalı: Moymul)
Halkın takımıyla geçen bir yıldan biraz uzunca
bir süre içinde Beşiktaşlılığı anlamak adına
daha büyük adımlar attım kendi adıma. Moymulu
da bu süre içinde bilmeyeniniz kalmadı
neredeyse.
Bir gece kalbimi küt küt attıran bir
görüşme yaptık Hakan (Kirezci) abimle. Meğer ne
zamandır beni arar dururmuş. Forzada, Halkın
Takımında herkes bizden bahsedermiş.
Bir gün kulübe (Moymul Spor Kulübü)
telefon gelir. Beşiktaş dergisi takımımızı,
semtimizi, Beşiktaşlılığımızı haber yapmak
ister. Genel kaptan beni arar daha sonra; Dergi
gelecek Pazar günü, sen de ol mutlaka. Tamam
der kapatırım telefonu ama içimde yine bir
kıpırtı, bir heyecan. Nasıl olur? diyorum.
Nasıl olur?..Aslı yoktur bu işin diye
düşünüyorum. Pazara kadar bir hazırlık bir telaş
kulüpte. Formalar yıkanır, kulüp lokali köşe
bucak silinir, temizlenir. Ama herkesin elinde
bez, aklında Acaba? sorusu. Bu kadar hazırlık,
bu kadar heyecan
Akıllara yıllar öncesinin Selamsız
bandosu gelir. Çok iyi bilir bizim ahali
Selamsızı zira Selamsızın ta kendisidir Moymul.
Yıllar önce Şener Şen ustanın bu güzel filminin
büyük bölümü Moymulda çekilmiştir. Selamsızspor
büyük ölçüde malzemecisi ve futbolcusuyla
Moymulspordur. Sahaları Moymul ovasıdır (Moymul
çayırı). Pazar sabahı karşımızda dergiden gelen
Selin hanım ve Kürşat beyle karşılaşana kadar bu
acabalar gitmez zihinlerden. Sonunda
Pazar
sabahı misafirler karşılanır ve en güzel
ikramlarla ağırlanır. Söyleşiler yapılır,
fotoğraflar çekilir.
Dergi Nisan ayında çıkar sonunda.
Herkesin heyecanı gözlerinden okunur. Belki bunu
anlayamazsınız ama bu, Moymullu için çok büyük
birşeydir. Sonunda sesini Türkiyeye daha
doğrusu tüm Beşiktaşlılara duyurabilmiştir
amblemimizle, renklerimizle,
Beşiktaşlılığımızla
Bizlerde sizlerden
olduğumuzu duyurabilmiştik. Yıllardır içimizde
biriktirdiğimiz Beşiktaş aşkımızı haykırmıştık.
Daha sonra Moymula olan ilgi
internette de giderek artar; büyük sempati
toplar Beşiktaş taraftarı arasında, Anadolunun
bu küçük kasabasının Beşiktaşa olan aşkı.
Aşkımızı duyurduk tabii ki, ancak lig zorlu
Şampiyonluk kovalıyoruz. Son iki haftaya
averajla önde giriyoruz; rakiple puanlar eşit.
Önümüzdeki maç takipçimizle. Zor geçen maçı 1-0
kazanıp son haftaya 3 puan önde giriyoruz. Son
hafta da ezeli rakibimiz Akıncıları 6-0 gibi
tarihi bir skorla geçip şampiyon oluyoruz. Büyük
coşku içindeyiz. Zira 17 yıl sonra gelen bu
şampiyonluk duygusunu çok özlemişiz. Sırada
Beşiktaşımız var. Onunla da şampiyonluğu
kucaklayıp, çifte bayram yapmak istiyoruz. Ancak
bu, şu an bayağı bir uzak görünüyor.
2007-2008 sezonu Moymul için
inanılmaz güzel bir yıl oldu. Sizlerle
kaynaşmak, sadece A takım değil, A gençler,
gençler, yıldızlar, minikler ve mini minikler
kategorilerinin hepsinde şampiyonluğu
yakalayarak altın bir yıl geçirdik. Darısı
Beşiktaşımın başına. Aynı sevinci
Beşiktaşımızla da yaşamak istiyoruz. Ne kadar
imkansız gibi görünse de.
Söz uçar, yazı kalır. Beşiktaşımızı,
aşkımızı, duruşumuzu bulacağımız, sesimizi
duyuracağımız Halkın Takımı dergimiz hayırlı,
ömrü nice olsun.
Selamsızdan
sevgiler
*************
-8-
KİTAP (Savaş
bitti)
Dalton
Trumbo'nun eseri.
Orijinal
adı: Johnny got his gun
Johnny demokrasiyi korumak adına bir savaşa
katılır.
Cephede yolunu kaybedeb Johnny korunmak için
bir bomba çukuruna saklanır ancak sığındığı
bu çukura bir bomba isabet edince yüzü
parçalanır, kolları ve bacakları kopar.
Görmeyen,duymayan ve konuşamayan, kolları
omuzlarından ve bacakları baldırlarından
kopmuş bir gencin savaşı sorguladığı,
"Savaşa karşıyım" diyen herkesin mutlaka
okuması gereken bir kitap.
FİLM
(Futbol AŞ)
Tommy,
İngiltere'deki binlerce hooligandan
biridir.Ancak belki de diğerlerinden tek
farkı otuzlu yaşlara yaklaştığı şu dönemde
hayatının geri kalan kısmını çok fazla
düşünür olmasıdır.
Gelişen olaylar Tommy'nin çeşitli sanrılar
ve kabuslar görmesine neden olacaktır. Bu
kısa süreli eğlenceler acaba yaşadığı
risklere değer mi?
Hooliganizmin bünyesindeki hiyerarşi, içki
ve şiddet dolu dünyaya kısa bir bakış atan
filmin finali hooliganizm karşıtları için
hayalkırıklığı olabilir.
TİYATRO
(Oyunun oyunu)
Oyunun
oyunu aslında bir değil içiçe iki oyundur.
Aynı zamanda hem eğlenceli hem de geleneksel
cinsellik üzerine kurulu bir farsdır
(çırılçıplak). Bu oyun içersindeki oyunun
son provasında ve turnesi esnasında gelişen
bir sahne arkası farsı.
Çırılçıplak oyununda sahneden çıkan
oyuncular, kendilerini kuliste yaşanan bir
başka farsın içinde bulurlar. Bu iki farsın
birleşimi "Oyunun oyunu" nu tiyatro
tarihinin en dahiyane oyunlarından biri
haline getirmiştir.
Oyun üç kısımdan oluşmaktadır. Birinci
kısımda oyunun provası, ikinci kısımda
kulislerde yaşananlar ve son kısımda ise
turne esnasında vukuu bulan olaylar
anlatılmaktadır. Hızlı bir tempoda yaşanan
aksilikler, gerçekleşmesi zor olaylar
sizleri kahkahaya boğacak.