PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Fairplay nedir


Hakan Kirezci
27-05-2007, 02:01
Fair Play üzerine...
Fair-play kavramını duyuyoruz, anlatıyoruz. Yaşıyor ve yaşatmaya çalışıyoruz. Peki ama nedir? Nereden gelir? Neyi anlatır? Ya da anlatmaya çalıştıklarını yeterince biliyor ve algılayabiliyor muyuz?
Anglosakson kökenli olan bu kelime zaman içinde gelişim gösterse de kökleri 15. Yüzyıl şövalye dövüşlerine dayanır. Şövalyeler centilmenlik dışı davranan, birbirlerine sert ve hoş olmayan şekilde müdahale eden, oyunların kuralsal yaklaşımına hileli atıflar yapmaya çalışanlar için “faul-play” kavramını kullanmıştır. Hatta William Shakespare 16. asırdaki eserlerinde bu kavramı yazılarına taşımıştır.
Günümüz yaklaşımında ise “dürüst oyun” tanımlaması uygunluk gösterir. Sporda centilmenlik anlamına geldiğini ise dünyanın tüm ülkeleri bilmektedir.
Buradan biraz daha derinlere açılalım;
İngilizce kelimede fair = güzel, zarif, hoş, lekesiz, saf, dürüst, adil, anlamına gelir. Bu kavram sporla birleştirildiğinde,
Hakca oyun,
Kurallara bağlılık,
Rakibe saygı,
Haksız avantajdan kaçınma,
Rakibin haksız dezavantajlarından faydalanmama,
Rakibi yenmek değil beraber olmaktan zevk almaya,
Attığın gol kadar, yediğin gole de saygı duymayı ifade eder.
Fair play kavramı sadece sporcu-hakem ya da iki sporcuyu ilgilendirmez. Seyirciden masöre, teknik adamdan top toplayan çocuklara, yöneticiden müsabakayı kaleme alanlara, özetle katılım gösteren herkese yöneliktir.
İlke basittir:
“Takımınızı destekleyebilirsiniz, ama karşı takıma hakaret etmeye hakkınız yoktur.”
Bu tanımlamadan yola çıkarak toplumsal bilinci yaratmak ve sporun ana ögesi haline gelen fair-play ruhunu yaşatmak gerekir. Çağımızın en ilgi çeken sporu olan futbola bunu yaydığımızda yüzümüze tokat gibi çarpan bir gerçekle karşılaşırız…
“Futbolun bir ruhu vardır. Ruhlar kırılgandır. Bir süreliğine ayaklar altına alınabilir. Parça parça edilebilir. İnkar edilir, hatta dövülebilir. Ama her darbe onu daha da yıpratır. Yok edilişe sürükler. Ama kaybolmasına izin verilmemelidir. Çünkü kaybolan ruh tekrar bulunamaz. Geride hatıralar, geride özlemler bırakır. Ortada ruhsuz bir futbol kaldığında oyunun milyonlarca taraftarının ne yapacağı meçhuldür”
Ruhunu korumak adına o yapıyı oluşturan ruh kavramını yaratan fair play destekli ögelere sahip çıkılmalıdır. Bunun için dünya, fair-play kavramına sarılmalı ve destek olmalıdır. Türkiye bu konuda adımı dünya ülkeleri ile eş zamanlı atmıştır.
http://img132.imageshack.us/img132/3118/bcae851cd3bc89fbfd5313eoi8.jpg
“Uluslararası olimpiyat komitesi (IOC), 1981’de uluslararası fair-play konseyini (CIFP) tanıyıp onu bir kuruluşu olarak kabul etmesinden sonra fair-play, IOC’ye bağlı milli olimpiyat komitelerince gündeme alındı. IOC'nin her komitede fair-play’le ilgili bir komisyon kurulmasını tavsiye etmesine üzerine TMOK da bu konuda çalışmalara başladı. 26 Ocak 1982’de Turgut Atakolun başkanlığındaki TMOK yönetim kurulu fair-play sorumlularını tespit etti.”
Türkiye bu konuda üzerine düşeni yapmaya çalışırken, futbol federasyonu 1999 yılında bunu Türkiye için yazılı doküman ve uyulması gerek kural olarak değerlendirdi.
Ve bakın 5. Maddede ne dedi:
"Futbol oyununu dürüstlük içinde oynama, rakibine sportmence davranma düşüncesinden hareketle, müsabakalara katılan kulüpler, oyuncular, hakemler, teknik yönetici, öğretici ve eğiticiler ve seyircilerin:
a- oyun ve yarışma kurallarına riayet etmeleri,
b- karşı takım oyuncularına, maçı yönetenlere, maçla ilgili diğer görevlilere, seyircilere, basın ve yayın temsilcilerine sportmence davranmaları ve bu konuda her türlü çabayı harcamaları,
c- maçlara katılan herkesin, maçtan önce, maç sırasında ve maç sonrasında, maçın sonucuna ve maçı yönetenlerin verdiği kararlara saygılı davranmaları, fair play hareketleridir."
Başarıyı bulmak, bu ruhu korumak adına dünyada her yıl yeni desteksel hamleler şekillenmektedir.

Dünya, spora ihanet eden sporcuya, hile ve sahtekarlık kartlarıyla zafer kapısından girmeye çalışanlara artık sırt çevirmektedir. Çağın oyunu futbolun tarihsel seyri bunu anlatır.
* 29 Mayıs 1985 yılında Juventus-Liverpool Şampiyon Kulüpler Kupası'nda, Belçika Heysel Stadında 39 İtalyan taraftar, 405 iki takım gönüldaşı ve polisin yaralandığı olaylar sonrası İngiliz futbolu tarihinin en karanlık dönemini yaşamıştır. Hillsboro faciası buna eklendiğinde 1967-68 sezonu ve sonrasında toplamda 35.000 seyirci değerini yakalayan Ada, bu zamanda yani 1984-1991 arasında ( Premier League kurulup, 5 yıl Avrupa kupaları yasağı bitene kadar) 20.000 seyirci barajı altına düşmüştür.
*İtalya için de farklı değil, 2000'lere gelirken 45.000 barajına dayanan seyirci potansiyeli son skandal sonrası ( Juve, Fiorentına, Milan şike skandalı ve Palermo-Catania maçı olayları) 25.000 sınırının altına kadar inmektedir. Sayı ve ülkeler artırılabilir.
Futbol ruhu tehlikededir. Tek kurtuluş eğitimsel destekle fair-play desteksel yaklaşımın spor arenalarını koruma altına almasıdır. Peki ama nasıl?
Futbolda saldırganlık ve şiddetin çeşitli toplumsal, siyasi ve ekonomik nedenleri bulunmaktadır. Bunun dışında karşılaşılan çeşitli şiddet ve saldırganlık olayları aslında münferit olaylardır. Futbolun giderek endüstriyel bir sektöre dönüşmesi, oluşan gelirin paylaşımında ciddi savaşımlar gerektirmektedir. Bugün futbol iktidarına ortak olanlar, yeni futbol ekonomisindeki paylarını arttırabilmek için daha geniş kitlelerin ilgisini çekmek ve bu ilgiyi artan düzeyde korumak durumundadırlar. Bunun için futbolun büyülü atmosferini, kitle iletişim araçlarını kullanarak daha da gerginleştirip, kışkırtmaya çalışan bu anlayışın önüne geçmenin çok da kolay olmadığı görülmektedir. Futbolda şiddet bugün içsel bir olgu haline gelmiştir. Şiddet ve saldırganlık bugün organize bir hal almıştır. Şiddetin önlenmesinde toplumsal gereklerin yerine getirilmesi, sorunun çözümünde gerekli olmakla birlikte yeterli değildir. Eğitimsel ve miniklere eğilen yaklaşımların benimsenmesi doğru olacaktır.
Sporun asıl amacının, centilmence mücadele ve insanları birbirleriyle kardeşçe kaynaştırmak olduğu söylene gelmiştir. Sahadaki heyecanı, sporcuların yanı sıra taraftarlar da yaşar. Galibiyetlerin mütevazı bir sevinç, mağlubiyetlerse hüzünle ama olgunlukla karşılanması fikri anlatılmalı ve yaygınlaştırılmalıdır. Peki yeter mi? Hayır….
Eğitimin temel amacı erdemli insanlar yaratmaktır. Erdemlilik insanın kendi varlığına gösterdiği saygıdır. Erdem her organizmanın sahip olduğu özel imkanların açılıp gelişmesidir. İnsan için erdemli olmak demek, en çok insan olduğu, insani niteliklerini en fazla geliştirdiği bir duruma ulaşmış olmak demektir. Aristotales'e göre erdem; (kusursuzluk) etkinlik demektir. İnsanın amacı olan mutluluk, etkinlik ve kullanımın sonucudur. Aristotales etkinlik kavramını olimpiyatlar ile anlatır ve şöyle der:
“Taç kazananlar en güçlü ve güzel olanlar değil, mücadele ederek yarışanlar, bunu hak ederek kazananlar; etkinlik gösterenlerdir.”
Bu ifadeler sadece sporcuların değil, bütün bireylerin mücadele azmi, yetenekleri, çalışma disiplini, kendi hakkını koruma, başkalarının hakkına saygı gösterme özelliklerinin; kısaca yarış içinde olan herkesin başarısını tamamlayan, onu yaşadığı toplumda bir kat daha saygın kılan etmenler olduğuna işaret etmektedir.
1994 Amerika Dünya Kupası...
2002 Japonya - G.Kore ortaklaşa dünya kupası...
Bu iki organizasyonda da, yukarıdaki yaklaşımla fair –play ruhunun birleşiminin yarattığı pozitif yansımayla ülkelere uzak futbol mantalitesinin nasıl önemli aşama kaydettiği görülmüştür. Temiz oyun seyri kalıcı kılarken, erdemlilik modelini de zenginleştirir.
Burada bakış açısının önemine ve erdemlilik kavramına da dikkat çekelim. Toplumun her aşamasında fair-play derken, yaklaşımımızın seyrinde objektifliği yakalayalım. Ne demek istediğimizi son bir örnekle anlatalım. Gelin geçmişe gidelim...
Milan - Fenerbahçe maçında kaptan Ümit, İtalyan takımının Brezilyalı oyuncusu Kaka'yı düşürse, sarı veya kırmızı kart görürmüş ama, adam da golü atamazmış...
Ümit böyle suçlanıyor.
Hani nerede "fair-play" palavraları?
***
http://img184.imageshack.us/img184/1151/b8b4d93a0322c881f1b67bbmj4.jpg
Eğer 1996'daki Hırvatistan maçında Alpay, Hırvat oyuncunun beline sarılıp düşürse ceza alırmış, ama gol de olmazmış...
Bu anlayış yanlışın odağı. Ruhun bittiği yer.
Adam tekme atsa, çelme taksa "hani fair-play, nerede?" diye ayağa kalkıyoruz, yapmazsa, facianın sebebi oluyor…
Ülkemizin belki fair-play ruhuna yakınlığı dünya ülkelerinin önünde bir yere sahip. Ama bakış açımızın seyri bize göre değiştiğinde sadece ruhu değil, benliğimizi de ıskalıyoruz. O zaman aklımıza Turhan Güneş Hocanın - ruhu şad olsun - şu sözü geliyor:
"Dünyada canlılar vardır, cansızlar vardır, bir de Türkler vardır"
Bu yüzden gerçek bir sevgi ortamı için ruhumuzu kaybetmemeliyiz.

http://img510.imageshack.us/img510/5093/be053e929dc2b4ac9e08757lh3.jpg
Emre Tilev
*Karikatürler Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK) Fair Play Konseyi tarafından düzenlenen 8. Ulusal Türkiye Fair Play Karikatür Yarışması'nda "Ustalar" kategorisinde dereceye girenler eserlerdir ve http://www.fairplayturkiye.com sitesinden alınmıştır.
02.05.2007
Kaynak : Sporx.com

Gürhan Oğuz
27-05-2007, 12:45
ne güzel anlatmışsın Hakan hocam

ama bu kriterler tabişi bizim ülkemizde geçerli olamaz zira bizde fedrasyon vardır
bizde endüstriyel futbaol adına adımlar vardır
bizde rafkibe göre oynama vardır
bizde tuttğuğun takıma göre rakip olma vardır

en önemlisi bu güzel duygulara karşı
dünyada yeni bir akım vardır

ADIDA ENDÜSTRİYEL FUTBOLDUR
yani ne kadar paran varsa okadar haklısın
nekadar çok tranSfere para yatırırsan haklı olursun VE KAZANIRSIN..!


ama senin dediğin gibi
bizlerin hala umudunu yitirmediği kavgasını verdiği bir anlayışta vardır

ÜÇ KORNER BİR PENALTI
YAŞASIN SOKAKLAR...

GERÇEK FAİRPLAY SOKAKLARDADIR