PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : A.Bostancıoglu-Su şişeleri ve kırık koltuklar-BirGün 26,05,07


Murat Aru
28-05-2007, 09:50
http://www.birgun.net/resimler/yazarlar/adnanbostancioglu.gif Adnan Bostancıoğlu


(javascript:resizeFont(-1))http://www.birgun.net/themes/default/images/pix.gifadnanbostancioglu@birgun.net
Su şişeleri ve kırık koltuklar 26/05/07 İsterseniz önce 16 Kasım 2005'e dönelim...
Ne olmuştu o tarihte? Kadıköy'de Türkiye-İsviçre maçı oynanmıştı.
Maçın sonunda iki takımdan biri Avrupa Şampiyonası için bileti cebine koyacaktı.
İsviçreli futbolcuları havalanında "Welcome to Hell" (Cehenneme Hoşgeldiniz) pankartıyla karşıladık. Bindirildikleri otobüsü üç buçuk saat şehirde dolaştırıp yumurta yağmuruna tuttuk. Maçın sonunda beklentimiz gerçekleşmeyince, rakip oyuncuları bir güzel benzettik.
O vakitler yazıldı çizildi. Elbette hafıza özürlü bir toplum olduğumuzdan, her zamanki gibi unuttuk gitti. İsviçreliler'e yönelik 'operasyon' önceden planlanmıştı. Kim tarafından? Dönemin futbol yöneticileri tarafından. Dönüp bakın o günlerin gazetelerine... Özellikle Hürriyet'ten Mehmet Arslan ve Vatan'dan İbrahim Seten'in yazılarına... İsim isim yazdılar kumpası planlayıp uygulayanları.
Aynı zevat, UEFA'dan ceza geldiğinde, bunu efendice sineye çekip başını öne eğmek yerine "Karar siyasidir, Türk olduğumuz için verildi" falan dediler.
Bunları neden yeniden hatırlatıyorum?
Tahmin edeceğiniz gibi, lafı geçen hafta Ali Sami Yen'de oynanan Galatasaray-Fenerbahçe maçında yaşanan olaylara getirceğim de, önce ülkemizin futbol kültürüne dair kısa bir hatırlatma yapayım, dedim. Üstelik, futbolu idare edenlerin kültürü...
Nitekim o hadisenin üzerinden bir buçuk yıl geçti ve derbideki olayları hep birlikte büyük bir 'şaşkınlıkla' karşıladık. "Bu kadar olmaz artık" dedik. Gazeteler günlerdir yazıp çiziyor. Ciddi haber kanallarında bile tartışma programları düzenlendi, hadise 'mercek altına alındı'.
Peki şimdi ne olacak? Ben size ne olacağını söyleyeyim. Fatura Galatasaray taraftarına kesilecek, sonra unutulacak.
Baştan şunu açık yüreklilikle ortaya koymamız lazım. Geçen hafta Ali Sami Yen'de olanlar, Şükrü Saraçoğlu'nda, İnönü'de, Avni Aker'de veya Anadolu'nun bir başka stadında olabilirdi, zaten oldu da... Dolayısıyla Galatasaray seyircisini günah keçisi yapıp işin içinden sıyrılmak hem ahlaki değil, hem hiçbir şeyi çözmez.
Hele ki, bir kaç gün önce tutuklananların yegâne sorumlular olduğunu düşünmek, olayın üstünü örtmekten başka bir anlam taşımaz. Zaten öyle anlaşılıyor ki, onların 'bağışlanamaz tek suçu' biber gazı sıkan polisle kapışmak.
Bu arada, gazeteler gözaltına alınanların hepsinin okumuş, iş güç sahibi adamlar olduğunu, bu duruma şaşırarak yazmış. Bu bile, futbol taraftarlığının ne olduğu konusunda yaşanan cehaleti göstermeye yeter. Kulaktan dolma sosyolojik analizlerle, stadları dolduran on binlerce kişinin işsiz, sevgilisiz, parasız vb. bir güruh olduğunu sanıyorlar herhalde... Küçük bir hatırlatma: Geçmiş yıllarda Kadıköy'de oynanan bir Fenerbahçe-Galatasaray maçında (kırılıp sahaya atılan koltuklar dışında) benzer manzaralara şahit olmuştuk. O maçta, Galatasaray'da oynayan Ümit Davala'ya Saraçoğlu'nun '1907 tribünü'nden çöp bidonu fırlatılmıştı. Evet, koca bir çöp bidonu. Siz o tribünün kombine kart fiyatının kaç bin dolar olduğunu biliyor musunuz?
• • •
Vaktiyle benzer bir konu vesilesiyle yazmıştım; tekrar etmekte beis yok: "...(Kulüp yöneticilerinin) kimi zaman camianın büyüklüğü iddiasına kanıt olarak gösterdikleri 'muhteşem seyirci' ile kavga çıkaran, müstehcen pankart asan ya da kendi futbolcusunu protesto eden kalabalığın aynı kişiler olduğunu... Dahası, birçok yöneticinin, bu arkadaşlardan her birini şahıs şahıs tanıdığından kimsenin kuşkusu olmasın.
Mesele, birçok alanda olduğu gibi, burada da üstümüze başımıza bulaşan ikiyüzlülük, günü kurtarma, sorumluluğu belirsiz bir öznenin üzerine yıkma tavrı.
Oysa bizim gerçeğimiz, şimdilik bu. Taraftarımız, yeri gelince rakibine küfür eder, yeri gelince alkışlar. Kaba ve arsız pankartların da, mizah duygusu olan zekâ ürünü tezahüratların da sahibi odur. Maçtan önce rakip oyuncuları kendi takımıyla birlikte tribüne çağırır, devre arasında rakip taraftarla kavga eder.
Kimisinin sözüm ona iddia ettiği gibi, "efendi ve şuurlu bir taraftar grubu var da, bir kısım 'kendini bilmez' bu güzide topluluğun içine sızmış" değil.
Adı üstünde, taraftar! Bazen akıllı usludur, bazen çıldırmış olduğunu düşünebilirsiniz.
Hasılı, ne yapacağı belli olmaz! İşin kötüsü, psikolojik savaşın komuta kademesi de bu gerçeği iyi biliyor."
• • •
Evet, "psikolojik savaşın komuta kademesinden" söz etmişiz. Kim bunlar? Tabii ki kulüp yönetimleri... İşlerin kızıştığı ya da iyi gitmediği dönemlerde, başarısızlığın sebebi olarak muhayyel hedefler yaratan, böylece taraftar tepkisini kendileri dışındaki öznelere yönelten, rakibin maneviyatını bozan, tahammül sınırını zorlayan yöneticiler...
Buna bir de sado-mazo mesajlarla yüklü manşetleriyle, şovenizme, 'erkekliğe' yaslanan bir dilin futbol kültürüne yerleşmesinde öncü bir rol oynayan medyayı da ilave edersek tablo büyük ölçüde tamamlanır, herhalde.
Yönetici takımının ölçüsüz ajitasyonu, Türkiye'deki malum futbol ortamında zaten ziyadesiyle zayıflayan adalet duygusunu iyiden iyiye berhava ediyor. Çünkü, bu tutum sonuç alıyor. Ceza verilmiyor, verilen cezalar uygulanmıyor (hak mahrumiyetleri), zaten komik olan cezalar indiriliyor, kimi zaman birer mükafat haline dönüşüyor (tarafsız saha palavrası)... Adalet duygusu olmayınca geriye ne kalıyor? Eh, bütün ülke sathında ne oluyorsa, tribünde de o oluyor. Vatandaş kendi işini kendi görmeye kalkışıyor.
Buraya yazıyorum. Türk futbolunda radikal kararlar alınıp adalet duygusu yeniden tesis edilmezse, önümüzdeki yıllarda, geçen hafta Ali Sami Yen'i yerle bir eden hastalığın bütün stadlara yayıldığını izlemek zorunda kalacağız