Serenat Tutaklı
13-06-2007, 22:09
Yıldız takımımız geçtiğimiz ay Avrupa Şampiyonası’na gitmişti.Gelişmeleri buradan da tartışmıştık. FourFourTwo dergisi, bu ay bizim Kartallar’ın Hollanda yolculuğundan bahsetmiş.Ben de orada ki yazıyı aynen aktarıyorum.Uzun gelebilir;ancak son derece keyifli bir yazı.Yavru Kartallarımıza dair çok hoş satırlar.(Kopyala-yapıştır değil,alın teri:mndc: )
BEŞİKTAŞ YILDIZLARININ HOLLANDA SEFERİ
21 Nisan 2007…Kasımpaşa Stadı…Türkiye Yıldızlar Ligi Final Maçı, bir diğer deyişle Nike Premier Cup Türkiye Finali…Beşiktaş, Trabzonspor’la oynuyor…Dakika 90, durum 2-2…Herkes maçın uzatmaya gitmesini beklerken önce Beşiktaş’ın golü geliyor, sonra da final düdüğü…1420 takımla başlayan turnuvanın galibi Beşiktaş, Türkiye Şampiyonu…
17 Mayıs 2007…Saat 03.30…Tam kadro havaalanındayız…KLM bankosunun önünde çocuklar uykulu gözlerler etrafa bakıyor,kimisi sırasını yerde çantasının üzerine oturarak bekliyor, kimisi diğerinden destek alarak zor ayakta duruyor. Trabzonspor maçında 7 numarayı çok beğenmiştim tribünden, Sezer ve Ali İhsan da gol atmıştı ama hangisi onlar acaba? Sırtlarında formalar varken tanımak kolaydı, şimdi hepsi birbirine benziyor, bir örnek eşofmanlarına numara da yazmamışlar ki? “Abla ben seni bir yerden tanıyor muyum?” diye yanıma geliyor biri, “ Bilmem, adın ne?” diye soruyorum, “Mertcan…” diyor. Adını net olarak ilk öğrendiğim kişi Mertcan oluyor böylece, acaba numarası kaçtı?
Uçak yolculuğu uykusuz bünyeye olduğundan uzun geliyor ama sonunda varıyoruz. Havaalanında Ömür (Altuntaş) karşılıyor bizi. Beşiktaş’ın takım rehberi olarak bundan sonraki birkaç gün boyunca her problemde imdada yetişecek kişi görevini üstleniyor, sessiz sakin. Yarım saat mesafedeki otele gitmek için otobüsü Çek Cumhuriyeti’nin takımı Slavia Prag’la paylaşıyoruz. Bir takım otobüsün sağında, diğeri solunda oturuyor, turnuva boyunca değişmeyecek bir düzen bu. Bazen rakiplerinizle gidiyorsunuz maça, bazen bir başka maçın mağlubu, üzgün bir takımla dönüyorsunuz otele, biz pek mağlup olmadığımız için bizim çocuklar genelde neşeli oluyorlar dönüş yolculuğunda ama bu detaylar az sonra…
Kırların ortasındaki otelimize varıyoruz, sabah 10.30 itibariyle. Noordwijkerhout adında, adının nasıl telaffuz edildiğini hala bilemediğim bir kasabadayız. Bizden önce iki takım daha gelmiş, lobide bekliyorlar. Giderek daha çok takım birikiyor lobide, dile kolay 19 ülkeden 20 takım yarışacak burada…Austria Wien, Slavia Prag, ev sahibi Utrecht ve Rotterdam, geçen yılın Avrupa ikincisi Basel, Boavista, Valerenga…Lobideki yabancı çocuklar sanki bir üst yaş kategoriden gelmiş gibi fizikli…İlk gün sadece açılış seremonisi olacak ve kuralar çekilecek…Öğle yemeğinden sonra herkes odasının yolunu tutuyor. Seremoniye kadar da bir daha ortalıkta görünmüyor.
Açılış seremonisi için bütün takımlar büyük salonda toplanıyor. Yirmi takımın bir arada olduğu ender anlardan biri bu. Sahneye Hollanda Federasyonu’ndan Piet Hubers geliyor ve “Sizi kıskanıyorum…” diyerek başlıyor sözlerine. “Kıskanıyorum çünkü bir altyapı turnuvasında Avrupa’nın sizin yaş grubunuzdaki en iyi takımlarına karşı oynayacaksınız. Antrenörünüzün dediklerini iyi dinleyin, bir takım olduğunuzu unutmayın ve bir takım olarak çalıştığınızda, çok büyük başarılar elde edebileceğinizi bilin” diyor.
Sonra sıra Ajax ve Hollanda Milli Takım oyuncusu John Heitinga’da. Kendisi Ajax tarihinin A takımda en genç yaşta oynayan futbolcusu olmakta. Henüz 23 yaşında olmasına rağmen salondaki çocukların büyük amcası gibi görünüyor. Kurayı çekmeden önce, “Elinizden gelenin en iyisini yapın, buranın ve futbolun zevkini çıkarın” diyor.
Kura çekiminden önce, “Üç Dakika” adında kısa bir film gösteriliyor. Bu, Bayern Münih-Manchester United arasında oynanan 1999 Şampiyonlar Ligi finalinin son üç dakikası. Hani Lennart Johansson’un Bayern’e kupayı vermek için yerinden kalktığı ve asansördeyken atılan iki gol sonrası Manchester’e takdim ettiği final…UEFA da maçın bittiğini ve Bayern’in kazandığını düşündüğü için uzatmaları tek kamerayla çekmiş, Fenerbahçe-Denizli maçını andıran görüntülerde Manchesterlı oyuncuların önce eşitliği sağlamasını, sonra öne geçmesini seyrediyoruz…
Kura çekimi için salon tekrar aydınlandığında bütün çocuklar etkilenmiş gözüküyor. Tabii ya, adamlar İngilizce konuştu durdu, ne dediklerini çocukların kim bilir kaçı anladı. Oysa bu görüntüleri anlamamak mümkün değil ki…
Sıra kura çekiminde… A grubunun ilk takımı, ev sahibi olması itibarıyla otomatikman Sparta Rotterdam. B grubunun ilk takımının hangisi olacağını belirlemek için bir top alıyor Heitinga ve bir türlü açamadığı için masaya vurup kırarak çıkarıyor içindeki adı: Beşiktaş.
Dörderlikten beş grup oluşuyor. Grup liderleri ve en iyi üç ikinci çeyrek finale yükselecek. Bizim grupta bu sene ilk kez katılan takımlar toplaşmış: Letonyalı Riga, İsrailli Beitar, diğer ev sahibi Utrecht. İlk maçımız sabah 10’da, Riga’yla…
Maçlar Lise amatör kulübünün tesislerinde oynanıyor…Amatör kulübün bir tartan atletizm pisti,bir golf sahası, biri tribünlü, kalan yedisi tribünsüz olmak üzere aynı anda maç yapılabilen tam sekiz futbol sahası var!...İki katlı kulüp binasının içinde yirmi soyunma odası, taraftarların maç öncesi ve sonrası gidip, iki laklak edebileceği bir bar,revir, kısacası her şey mevcut. 1981 yılında kurulmuş amatörbir kulüpten bahsettiğimizi söylemiş miydim? Ben, “Bizim amatör sporlara destek vermesi akla mantığa daha uygun olacak belediyelerimiz Birinci Lig’de oynayacak kulüp kurmaya harcadıkları parayla binlerce çocuğun spor yapabileceği böyle kaç tesis kurabilirlerdi acaba?” diye düşünürken maç başlıyor. Maç öncesi dizilişlerde gözüme mini minnacık görünen Beşiktaşlılar, futbol oynarken büyüyorlar.
Nike Pazarlama Müdürü Şefik Dolman, takımda çok yetenekli futbolcuların olduğunu anlatıyor heyecanla. Sahadaki futboldan da belli. Riga’yı sürklase ediyoruz resmen. Ama Türk futbolunun geleneksel sorunu “gol kısırlığı” alt kategorilerde de devam ediyor ve yakaladığımız fırsatların sadece birini gole çeviriyoruz. Golü atan Faruk (14 numara) takımdaki birkaç 1993 doğumludan biri. Bizim takım sevinç içinde otobüse yollanırken, yan sahadan Utrecht’e karşı bütün maçı önde götürdükten sonra, uzatma dakikalarında iki gol yiyerek yenilen İsrailliler geliyor. Moralleri çok bozuk, öğleden sonra onlarlar oynayacağız. “Sizi kesin yenmemiz lazım” diyorlar…Biz bir şey demiyoruz.
Maç öğleden sonra ikide…Bu maçı kazanmak grup sıralaması açısından çok önemli…İlk yarıda yine bizim pozisyonlarımız daha çok ama 1-0 mağlup kapatıyoruz devreyi. Devre arasında İsrail delegasyonundan birisi geliyor yanıma, “İyi maç oluyor” diyorum, “Evet çünkü biz kazanıyoruz. Futbolda tek gerçek var, kazanmak” diyor. Şaşkın şaşkın arkasından bakıyorum, altyapı yahu burası…Velhasıl, ikinci yarıda önce Faruk, sonra Furkan (kaptan, 4 numara) bizi galibiyete götüren golleri atıyor. Tek gerçeği kazanmak olan İsrailli, “Sizin takımla bizim takımı kıyaslamak yanlış olur,siz bizden birkaç gömlek üstünsünüz” itirafını yapıyor giderken. Ha şöyle…
Ertesi sabah diğer grubun namaglup takımı Utrecht ile oynayacağız. Diğer gruplarda 6 puanı olan ikinci yok ama Bahattin (Baydar) Hoca’yla, Sait (Yücel) Başkan uzun uzun hesaplıyorlar.; kaybedersek matematiksel olarak çıkamama riskimiz var, en azından berabere kalmak gerek ama çocuklara berabere kalın denemeyeceğine göre kazanmak için oynamamız lazım. Bu maç çok önemli!
Utrecht takımı, daha önce oynadığımız iki rakibe de benzemiyor. Sağ açıkları Okan, adından da anlaşılacağı üzere Türk ve Cristiano Ronaldo gibi topu aldı mı gidiyor. Fiziği korkutucu birkaç oyuncuları daha var. Maçtan önce yardımcı antrenörleriyle konuşuyoruz. “Türkler çok teknik” diyor, “Çok yetenekli oyuncularınız var, iyi takımsınız, herkes şimdiden sağ açığınız, defansınızı konuşuyor ama Türk takımlarında hep aynı problem var, kazanırken sorun yok ama yenik duruma düştüğünüzde agresifleşiyorsunuz. Kaybetmeyi bilmiyorsunuz” diyor. Doğru söze ne denir kategorisinden susma hakkımı kullanıyorum.
Utrecht maçının özellikle ilk yarısı çok çekişmeli ve pozisyonlu geçiyor; biz de kaçırıyoruz, onlar da… Bizim grubun lideri, çeyrek finalde en iyi ikinciyle eşleşecek. Bunu bilinciyle oynuyor iki takım da… Maçı Riga’ya karşı çok gol kaçırdığı için hayata küsen Hasan’ın (13 numara) golüyle kazanıyoruz. O da 1993’lü. İlk maçta sakatlanan Ali İhsan (11 numara) kenardan acıklı gözlerle bakıyor sahaya, “Ligde çok golüm var abla ama burada hiç atamadım” diyor dertli dertli. Bu maçta da sakatlık var; takımdaki favori oyuncularımdan biri Sezer’in (5 numara) kafası yarılıyor. Maçtan sonra dikiş atılacak kadar ciddi bir sakatlık ama hemen sardırıp geri oyuna koşuyor. Hatta “ Ohh kendime geldim” diyor gülerek!
Grubu birinci tamamlıyoruz. En iyi ikinciyle karşılaşacağız. Rakibimiz diğer gruplardaki maçlar bittikten sonra belli oluyor ki…Utrecht! Bu maçı kazanan yarı finale kalacak, önceki maçlar faso fisoydu, en önemli maç bu! İki gündür oynadığımız 2 numaralı sahadan 1 numaralı büyük sahaya terfi ediyoruz. Taca, kornere çıkan topların ormana kaçtığı ve iki topumuzu kaybettiğimiz sahadan sonra medeniyete kavuşmuş gibi oluyoruz tribünlü sahayı görünce. “Sen bizi asıl büyük sahada gör” diyor çocuklar. Kendine güven böyle bir şey olsa gerek.
Turnuvada ilk defa rakibimizi tanıyarak çıkıyoruz sahaya. Bu yüzden normal tarifeyi bozup, iki gol birden atıyoruz. Gollerin ikisi de Hasan’dan geliyor ama sanırım Ömer’e (7 numara) yazmamızda bir sakınca olmaz; sağ kanattan mükemmel hazırlıyor iki golü de… Maçlardan önce antrenörlere birer kağıt dağıtılıyor, rakip takımdaki en iyi oyuncuyu yazıp veriyorsunuz. Maç yaptığımız bütün rakipler Ömer’in adınız yazmış, turnuvanın MVP’si seçilecek Ömer Karancı ertesi gün ama daha haberimiz yok.
Maçın gergin anı, rakip ceza sahasında sakatlanan Faruk’un 5 dakika boyunca yerde kalması oluyor. Hakem görmediğinden mi, yoksa zaman geçirmeye çalıştığını düşündüğünden mi bilemiyorum, bir türlü oyunu durdurmuyor. İkinci yarıda da bu sefer Hasan sakatlanıyor. Ama harika bir maç seyrediyoruz; uzun zamandır böyle takım gibi oynayan bir Türk takımı görmediğime karar veriyorum, tam olarak UEFA’yı kazanan Galatasaray’dan bu yana!
Artık resmen yarı finaldeyiz.İlk üç Manchester United’ın ev sahipliği yapacağı dünya finallerine gideceği içi bu maç çok çok önemli! Rakip, Rusya’da hem lig hem kupayı kazanmış kadrosunda 6 milli oyuncu barındıran Krylia Sovetov. Aynı otobüsle gidiyoruz sahaya, put gibi oturuyorlar otobüste, çıtları çıkmıyor. Maç öncesi ısınırken de devam ediyor ciddiyetleri, formalarıyla, tekmelikleriyle ful aksesuar ısınıyorlar; yavaş koşan, kendi arasında konuşan yok… Maç başlayınca da anlaşılıyor farkları. Çok iyi top oynuyorlar ama doğrusu biz de dünkü gibi değiliz. Maçın normal süresi (ki yirmişer dakikadan iki devre halinde oynanıyor maçlar) berabere bitiyor. Uzatma yok, direkt penaltılara geçilecek. Maçlar dışında hayattan bezmiş, yürümeye hali yok gibi görünen kaleci Sercan’a maçta bir haller oluyor, resmen panterleşiyor. İki penaltı kurtarıyor, iki tanesini kurtarmasına ramak kalıyor ama biz üç tane kaçırınca, maçı 6-5 Ruslar kazanıyor.
Üçüncülük dördüncülük maçına çıkacağız, dünya finallerine gitmemiz açısından çok önemli bir maç bu! Gel gör ki Utrecht antrenörünün saptaması doğru çıkıyor, gergin atmosferiyle golsüz devam eden maçta hakem iki oyuncumuza peş peşe kırmızı kart gösterince saha karışıyor, “Bizi ezdiniz, çocukları size ezdirmeyiz” ruh halindeki gurbetçi Türk taraftarlar sahaya girerek hakemin üzerine yürüyünce maç tatil ediliyor.
Kazanabileceğimiz bir maçtan mağlup ayrılmak, hele böyle mağlup ayrılmak üzüyor herkesi. Ama kaybetmek bazen kazanmaktan daha çok şey öğretir insana…Hele ki alt yapıda…
Sonuçta Beşiktaş yıldız takımı ilk defa katıldığı bir turnuvada pek çoğu yurtdışına ilk defa çıkan oyuncularla Avrupa Finalleri Dördüncüsü olmayı başarıyor. Küçükken bu turnuvaya katılan ve daha sonra büyük bir yıldız olan çok futbolcu var; mesela Fernando Torres, mesela Fabregas, meela Jose Antonio Reyes, mesela Quaresma, mesela Senderos, mesela Messi…Yeni Messi neden bu takımdan çıkmasın ki? Tabii sinirlerine hakim olmak şartıyla…
Antrenörleri ne diyor?
Antrenör Haluk Duranoğlu: “Bizim için öğretici oldu…”
“Turnuvadan çok memnunuz. Yirmi takımın arasında son dörde kalmak ilk hedefimizdi, tabii şampiyon olmak isterdik ama olanları gördünüz. Burada takımda savunma anlamında çok gelişme olduğunu bir kez daha gördüm. Atak anlamında daha iyi olmamız, daha ciddi çalışmamız lazım. Çocukların ısınmaya çıktıklarında, rakip takımların ısınmalarıyla kendi ısınmaları arasındaki farkları, onların nasıl ciddi çalıştıklarını gördüğünü umuyorum. Bizim en büyük handikabımız, “Nasıl olsa yeneriz” havamız ve bunu yıkmalıyız. Bu yüzden kendi ülkelerinin şampiyonu zorlu rakipleri karşısında oynamak çok öğretici oldu. Futbolda her maçı kazanmak içi oynuyorsunuz, biz de kazanmak isteriz ama çocukların üzüntü karşısında, silkinmeleri gerektiğini de öğrenmesi lazım. Bu turnuvada bir kez daha oyuncularımızın yetenek olarak hiçbir eksiği olmadığını gördük ama ciddiyet, bakış açısı, iş disiplini maalesef eksik. Bu mantaliteyi ülke olarak aşmamız lazım. Biz böyle bir turnuvaya ilk defa katılıyoruz, günde iki maç oynamak bizim için bir yenilikti, çocuklar güçlerini kullanmayı, sabah çok koştuysa, akşam daha pas yaparak oynamaları gerektiğini gördüler. Biz de kendimize düşen dersleri çıkardık. Biz geçmişte oyuncu olarak bunları yaşamışız, antrenör olarak tecrübemizi aktarmaya çalışıyoruz ama onların da alması lazım. Burada Avrupa Finalleri’nde kendimizi görmüş olduk, gücümüzü Dünya Finalleri’nde tartmak isterdik. Çocuklar 20 farklı takımdan , milliyetten yaşıtlarıyla tanıştılar, forma değiştirdiler, dünya şampiyonasında daha farklı kazanımlar olacaktı. Olmadı…”
Yardımcı Antrenör
Faruk Şahin: “Yenilirken ders çıkarmak önemli…”
“Biz sezon başında bir hedef koymuştuk önce grup, sonra Türkiye Şampiyonluğu demiştik, ama futbolda hedef bitmiyor, sonra Avrupa Şampiyonluğu var. Biz hedef olarak bütün bunları koyduk ve söyledik, çok da inandık. Çünkü bu yetenekli takım iyi oynadığı zaman gerçekten çok iyi bir takım oluyor. Bazen yeniyorsun,bazen yeniliyorsun. Yenerken değil yenilirken ders çıkarmak önemli. Biz hoca olarak bu dersleri çıkardık, çocukların da çıkarması lazım. Zaten gerçekten çıkartanlar bir yerlere gelecek, çıkartmayanlar gelemeyecek. Bu kadar basit…”
“Scholes abi, beni sırtına alsana…”
Avrupa Finalleri’nde ilk üçe giren takımlar Dünya Finalleri’ne katılmaya hak kazanıyorlar. Bu Avrupa’da ilk üçe girmenin gururunun yanı sıra, Manchester United A Takımı’yla aynı ortamlarda bulunmak, antrenmanlarını seyretmek ve hatta beraber bir antrenmana çıkmak anlamına geliyor.Yani çocuklar için başka yerde yaşayamayacakları türden çok özel bir deneyim…
BU özel antrenmanda Manchesterlı oyuncular, kendi mevkilerinde oynayan gençleri etraflarına topluyor, takım arkadaşıymışçasına beraber çalışıyorlar…İşte bu seneki turnuvada Beşiktaş Yıldız Takımı’nın 4.olarak kaçırdığı şey asıl bu: Paul Scholes’u sırtlarına alamamak!
BEŞİKTAŞ YILDIZLARININ HOLLANDA SEFERİ
21 Nisan 2007…Kasımpaşa Stadı…Türkiye Yıldızlar Ligi Final Maçı, bir diğer deyişle Nike Premier Cup Türkiye Finali…Beşiktaş, Trabzonspor’la oynuyor…Dakika 90, durum 2-2…Herkes maçın uzatmaya gitmesini beklerken önce Beşiktaş’ın golü geliyor, sonra da final düdüğü…1420 takımla başlayan turnuvanın galibi Beşiktaş, Türkiye Şampiyonu…
17 Mayıs 2007…Saat 03.30…Tam kadro havaalanındayız…KLM bankosunun önünde çocuklar uykulu gözlerler etrafa bakıyor,kimisi sırasını yerde çantasının üzerine oturarak bekliyor, kimisi diğerinden destek alarak zor ayakta duruyor. Trabzonspor maçında 7 numarayı çok beğenmiştim tribünden, Sezer ve Ali İhsan da gol atmıştı ama hangisi onlar acaba? Sırtlarında formalar varken tanımak kolaydı, şimdi hepsi birbirine benziyor, bir örnek eşofmanlarına numara da yazmamışlar ki? “Abla ben seni bir yerden tanıyor muyum?” diye yanıma geliyor biri, “ Bilmem, adın ne?” diye soruyorum, “Mertcan…” diyor. Adını net olarak ilk öğrendiğim kişi Mertcan oluyor böylece, acaba numarası kaçtı?
Uçak yolculuğu uykusuz bünyeye olduğundan uzun geliyor ama sonunda varıyoruz. Havaalanında Ömür (Altuntaş) karşılıyor bizi. Beşiktaş’ın takım rehberi olarak bundan sonraki birkaç gün boyunca her problemde imdada yetişecek kişi görevini üstleniyor, sessiz sakin. Yarım saat mesafedeki otele gitmek için otobüsü Çek Cumhuriyeti’nin takımı Slavia Prag’la paylaşıyoruz. Bir takım otobüsün sağında, diğeri solunda oturuyor, turnuva boyunca değişmeyecek bir düzen bu. Bazen rakiplerinizle gidiyorsunuz maça, bazen bir başka maçın mağlubu, üzgün bir takımla dönüyorsunuz otele, biz pek mağlup olmadığımız için bizim çocuklar genelde neşeli oluyorlar dönüş yolculuğunda ama bu detaylar az sonra…
Kırların ortasındaki otelimize varıyoruz, sabah 10.30 itibariyle. Noordwijkerhout adında, adının nasıl telaffuz edildiğini hala bilemediğim bir kasabadayız. Bizden önce iki takım daha gelmiş, lobide bekliyorlar. Giderek daha çok takım birikiyor lobide, dile kolay 19 ülkeden 20 takım yarışacak burada…Austria Wien, Slavia Prag, ev sahibi Utrecht ve Rotterdam, geçen yılın Avrupa ikincisi Basel, Boavista, Valerenga…Lobideki yabancı çocuklar sanki bir üst yaş kategoriden gelmiş gibi fizikli…İlk gün sadece açılış seremonisi olacak ve kuralar çekilecek…Öğle yemeğinden sonra herkes odasının yolunu tutuyor. Seremoniye kadar da bir daha ortalıkta görünmüyor.
Açılış seremonisi için bütün takımlar büyük salonda toplanıyor. Yirmi takımın bir arada olduğu ender anlardan biri bu. Sahneye Hollanda Federasyonu’ndan Piet Hubers geliyor ve “Sizi kıskanıyorum…” diyerek başlıyor sözlerine. “Kıskanıyorum çünkü bir altyapı turnuvasında Avrupa’nın sizin yaş grubunuzdaki en iyi takımlarına karşı oynayacaksınız. Antrenörünüzün dediklerini iyi dinleyin, bir takım olduğunuzu unutmayın ve bir takım olarak çalıştığınızda, çok büyük başarılar elde edebileceğinizi bilin” diyor.
Sonra sıra Ajax ve Hollanda Milli Takım oyuncusu John Heitinga’da. Kendisi Ajax tarihinin A takımda en genç yaşta oynayan futbolcusu olmakta. Henüz 23 yaşında olmasına rağmen salondaki çocukların büyük amcası gibi görünüyor. Kurayı çekmeden önce, “Elinizden gelenin en iyisini yapın, buranın ve futbolun zevkini çıkarın” diyor.
Kura çekiminden önce, “Üç Dakika” adında kısa bir film gösteriliyor. Bu, Bayern Münih-Manchester United arasında oynanan 1999 Şampiyonlar Ligi finalinin son üç dakikası. Hani Lennart Johansson’un Bayern’e kupayı vermek için yerinden kalktığı ve asansördeyken atılan iki gol sonrası Manchester’e takdim ettiği final…UEFA da maçın bittiğini ve Bayern’in kazandığını düşündüğü için uzatmaları tek kamerayla çekmiş, Fenerbahçe-Denizli maçını andıran görüntülerde Manchesterlı oyuncuların önce eşitliği sağlamasını, sonra öne geçmesini seyrediyoruz…
Kura çekimi için salon tekrar aydınlandığında bütün çocuklar etkilenmiş gözüküyor. Tabii ya, adamlar İngilizce konuştu durdu, ne dediklerini çocukların kim bilir kaçı anladı. Oysa bu görüntüleri anlamamak mümkün değil ki…
Sıra kura çekiminde… A grubunun ilk takımı, ev sahibi olması itibarıyla otomatikman Sparta Rotterdam. B grubunun ilk takımının hangisi olacağını belirlemek için bir top alıyor Heitinga ve bir türlü açamadığı için masaya vurup kırarak çıkarıyor içindeki adı: Beşiktaş.
Dörderlikten beş grup oluşuyor. Grup liderleri ve en iyi üç ikinci çeyrek finale yükselecek. Bizim grupta bu sene ilk kez katılan takımlar toplaşmış: Letonyalı Riga, İsrailli Beitar, diğer ev sahibi Utrecht. İlk maçımız sabah 10’da, Riga’yla…
Maçlar Lise amatör kulübünün tesislerinde oynanıyor…Amatör kulübün bir tartan atletizm pisti,bir golf sahası, biri tribünlü, kalan yedisi tribünsüz olmak üzere aynı anda maç yapılabilen tam sekiz futbol sahası var!...İki katlı kulüp binasının içinde yirmi soyunma odası, taraftarların maç öncesi ve sonrası gidip, iki laklak edebileceği bir bar,revir, kısacası her şey mevcut. 1981 yılında kurulmuş amatörbir kulüpten bahsettiğimizi söylemiş miydim? Ben, “Bizim amatör sporlara destek vermesi akla mantığa daha uygun olacak belediyelerimiz Birinci Lig’de oynayacak kulüp kurmaya harcadıkları parayla binlerce çocuğun spor yapabileceği böyle kaç tesis kurabilirlerdi acaba?” diye düşünürken maç başlıyor. Maç öncesi dizilişlerde gözüme mini minnacık görünen Beşiktaşlılar, futbol oynarken büyüyorlar.
Nike Pazarlama Müdürü Şefik Dolman, takımda çok yetenekli futbolcuların olduğunu anlatıyor heyecanla. Sahadaki futboldan da belli. Riga’yı sürklase ediyoruz resmen. Ama Türk futbolunun geleneksel sorunu “gol kısırlığı” alt kategorilerde de devam ediyor ve yakaladığımız fırsatların sadece birini gole çeviriyoruz. Golü atan Faruk (14 numara) takımdaki birkaç 1993 doğumludan biri. Bizim takım sevinç içinde otobüse yollanırken, yan sahadan Utrecht’e karşı bütün maçı önde götürdükten sonra, uzatma dakikalarında iki gol yiyerek yenilen İsrailliler geliyor. Moralleri çok bozuk, öğleden sonra onlarlar oynayacağız. “Sizi kesin yenmemiz lazım” diyorlar…Biz bir şey demiyoruz.
Maç öğleden sonra ikide…Bu maçı kazanmak grup sıralaması açısından çok önemli…İlk yarıda yine bizim pozisyonlarımız daha çok ama 1-0 mağlup kapatıyoruz devreyi. Devre arasında İsrail delegasyonundan birisi geliyor yanıma, “İyi maç oluyor” diyorum, “Evet çünkü biz kazanıyoruz. Futbolda tek gerçek var, kazanmak” diyor. Şaşkın şaşkın arkasından bakıyorum, altyapı yahu burası…Velhasıl, ikinci yarıda önce Faruk, sonra Furkan (kaptan, 4 numara) bizi galibiyete götüren golleri atıyor. Tek gerçeği kazanmak olan İsrailli, “Sizin takımla bizim takımı kıyaslamak yanlış olur,siz bizden birkaç gömlek üstünsünüz” itirafını yapıyor giderken. Ha şöyle…
Ertesi sabah diğer grubun namaglup takımı Utrecht ile oynayacağız. Diğer gruplarda 6 puanı olan ikinci yok ama Bahattin (Baydar) Hoca’yla, Sait (Yücel) Başkan uzun uzun hesaplıyorlar.; kaybedersek matematiksel olarak çıkamama riskimiz var, en azından berabere kalmak gerek ama çocuklara berabere kalın denemeyeceğine göre kazanmak için oynamamız lazım. Bu maç çok önemli!
Utrecht takımı, daha önce oynadığımız iki rakibe de benzemiyor. Sağ açıkları Okan, adından da anlaşılacağı üzere Türk ve Cristiano Ronaldo gibi topu aldı mı gidiyor. Fiziği korkutucu birkaç oyuncuları daha var. Maçtan önce yardımcı antrenörleriyle konuşuyoruz. “Türkler çok teknik” diyor, “Çok yetenekli oyuncularınız var, iyi takımsınız, herkes şimdiden sağ açığınız, defansınızı konuşuyor ama Türk takımlarında hep aynı problem var, kazanırken sorun yok ama yenik duruma düştüğünüzde agresifleşiyorsunuz. Kaybetmeyi bilmiyorsunuz” diyor. Doğru söze ne denir kategorisinden susma hakkımı kullanıyorum.
Utrecht maçının özellikle ilk yarısı çok çekişmeli ve pozisyonlu geçiyor; biz de kaçırıyoruz, onlar da… Bizim grubun lideri, çeyrek finalde en iyi ikinciyle eşleşecek. Bunu bilinciyle oynuyor iki takım da… Maçı Riga’ya karşı çok gol kaçırdığı için hayata küsen Hasan’ın (13 numara) golüyle kazanıyoruz. O da 1993’lü. İlk maçta sakatlanan Ali İhsan (11 numara) kenardan acıklı gözlerle bakıyor sahaya, “Ligde çok golüm var abla ama burada hiç atamadım” diyor dertli dertli. Bu maçta da sakatlık var; takımdaki favori oyuncularımdan biri Sezer’in (5 numara) kafası yarılıyor. Maçtan sonra dikiş atılacak kadar ciddi bir sakatlık ama hemen sardırıp geri oyuna koşuyor. Hatta “ Ohh kendime geldim” diyor gülerek!
Grubu birinci tamamlıyoruz. En iyi ikinciyle karşılaşacağız. Rakibimiz diğer gruplardaki maçlar bittikten sonra belli oluyor ki…Utrecht! Bu maçı kazanan yarı finale kalacak, önceki maçlar faso fisoydu, en önemli maç bu! İki gündür oynadığımız 2 numaralı sahadan 1 numaralı büyük sahaya terfi ediyoruz. Taca, kornere çıkan topların ormana kaçtığı ve iki topumuzu kaybettiğimiz sahadan sonra medeniyete kavuşmuş gibi oluyoruz tribünlü sahayı görünce. “Sen bizi asıl büyük sahada gör” diyor çocuklar. Kendine güven böyle bir şey olsa gerek.
Turnuvada ilk defa rakibimizi tanıyarak çıkıyoruz sahaya. Bu yüzden normal tarifeyi bozup, iki gol birden atıyoruz. Gollerin ikisi de Hasan’dan geliyor ama sanırım Ömer’e (7 numara) yazmamızda bir sakınca olmaz; sağ kanattan mükemmel hazırlıyor iki golü de… Maçlardan önce antrenörlere birer kağıt dağıtılıyor, rakip takımdaki en iyi oyuncuyu yazıp veriyorsunuz. Maç yaptığımız bütün rakipler Ömer’in adınız yazmış, turnuvanın MVP’si seçilecek Ömer Karancı ertesi gün ama daha haberimiz yok.
Maçın gergin anı, rakip ceza sahasında sakatlanan Faruk’un 5 dakika boyunca yerde kalması oluyor. Hakem görmediğinden mi, yoksa zaman geçirmeye çalıştığını düşündüğünden mi bilemiyorum, bir türlü oyunu durdurmuyor. İkinci yarıda da bu sefer Hasan sakatlanıyor. Ama harika bir maç seyrediyoruz; uzun zamandır böyle takım gibi oynayan bir Türk takımı görmediğime karar veriyorum, tam olarak UEFA’yı kazanan Galatasaray’dan bu yana!
Artık resmen yarı finaldeyiz.İlk üç Manchester United’ın ev sahipliği yapacağı dünya finallerine gideceği içi bu maç çok çok önemli! Rakip, Rusya’da hem lig hem kupayı kazanmış kadrosunda 6 milli oyuncu barındıran Krylia Sovetov. Aynı otobüsle gidiyoruz sahaya, put gibi oturuyorlar otobüste, çıtları çıkmıyor. Maç öncesi ısınırken de devam ediyor ciddiyetleri, formalarıyla, tekmelikleriyle ful aksesuar ısınıyorlar; yavaş koşan, kendi arasında konuşan yok… Maç başlayınca da anlaşılıyor farkları. Çok iyi top oynuyorlar ama doğrusu biz de dünkü gibi değiliz. Maçın normal süresi (ki yirmişer dakikadan iki devre halinde oynanıyor maçlar) berabere bitiyor. Uzatma yok, direkt penaltılara geçilecek. Maçlar dışında hayattan bezmiş, yürümeye hali yok gibi görünen kaleci Sercan’a maçta bir haller oluyor, resmen panterleşiyor. İki penaltı kurtarıyor, iki tanesini kurtarmasına ramak kalıyor ama biz üç tane kaçırınca, maçı 6-5 Ruslar kazanıyor.
Üçüncülük dördüncülük maçına çıkacağız, dünya finallerine gitmemiz açısından çok önemli bir maç bu! Gel gör ki Utrecht antrenörünün saptaması doğru çıkıyor, gergin atmosferiyle golsüz devam eden maçta hakem iki oyuncumuza peş peşe kırmızı kart gösterince saha karışıyor, “Bizi ezdiniz, çocukları size ezdirmeyiz” ruh halindeki gurbetçi Türk taraftarlar sahaya girerek hakemin üzerine yürüyünce maç tatil ediliyor.
Kazanabileceğimiz bir maçtan mağlup ayrılmak, hele böyle mağlup ayrılmak üzüyor herkesi. Ama kaybetmek bazen kazanmaktan daha çok şey öğretir insana…Hele ki alt yapıda…
Sonuçta Beşiktaş yıldız takımı ilk defa katıldığı bir turnuvada pek çoğu yurtdışına ilk defa çıkan oyuncularla Avrupa Finalleri Dördüncüsü olmayı başarıyor. Küçükken bu turnuvaya katılan ve daha sonra büyük bir yıldız olan çok futbolcu var; mesela Fernando Torres, mesela Fabregas, meela Jose Antonio Reyes, mesela Quaresma, mesela Senderos, mesela Messi…Yeni Messi neden bu takımdan çıkmasın ki? Tabii sinirlerine hakim olmak şartıyla…
Antrenörleri ne diyor?
Antrenör Haluk Duranoğlu: “Bizim için öğretici oldu…”
“Turnuvadan çok memnunuz. Yirmi takımın arasında son dörde kalmak ilk hedefimizdi, tabii şampiyon olmak isterdik ama olanları gördünüz. Burada takımda savunma anlamında çok gelişme olduğunu bir kez daha gördüm. Atak anlamında daha iyi olmamız, daha ciddi çalışmamız lazım. Çocukların ısınmaya çıktıklarında, rakip takımların ısınmalarıyla kendi ısınmaları arasındaki farkları, onların nasıl ciddi çalıştıklarını gördüğünü umuyorum. Bizim en büyük handikabımız, “Nasıl olsa yeneriz” havamız ve bunu yıkmalıyız. Bu yüzden kendi ülkelerinin şampiyonu zorlu rakipleri karşısında oynamak çok öğretici oldu. Futbolda her maçı kazanmak içi oynuyorsunuz, biz de kazanmak isteriz ama çocukların üzüntü karşısında, silkinmeleri gerektiğini de öğrenmesi lazım. Bu turnuvada bir kez daha oyuncularımızın yetenek olarak hiçbir eksiği olmadığını gördük ama ciddiyet, bakış açısı, iş disiplini maalesef eksik. Bu mantaliteyi ülke olarak aşmamız lazım. Biz böyle bir turnuvaya ilk defa katılıyoruz, günde iki maç oynamak bizim için bir yenilikti, çocuklar güçlerini kullanmayı, sabah çok koştuysa, akşam daha pas yaparak oynamaları gerektiğini gördüler. Biz de kendimize düşen dersleri çıkardık. Biz geçmişte oyuncu olarak bunları yaşamışız, antrenör olarak tecrübemizi aktarmaya çalışıyoruz ama onların da alması lazım. Burada Avrupa Finalleri’nde kendimizi görmüş olduk, gücümüzü Dünya Finalleri’nde tartmak isterdik. Çocuklar 20 farklı takımdan , milliyetten yaşıtlarıyla tanıştılar, forma değiştirdiler, dünya şampiyonasında daha farklı kazanımlar olacaktı. Olmadı…”
Yardımcı Antrenör
Faruk Şahin: “Yenilirken ders çıkarmak önemli…”
“Biz sezon başında bir hedef koymuştuk önce grup, sonra Türkiye Şampiyonluğu demiştik, ama futbolda hedef bitmiyor, sonra Avrupa Şampiyonluğu var. Biz hedef olarak bütün bunları koyduk ve söyledik, çok da inandık. Çünkü bu yetenekli takım iyi oynadığı zaman gerçekten çok iyi bir takım oluyor. Bazen yeniyorsun,bazen yeniliyorsun. Yenerken değil yenilirken ders çıkarmak önemli. Biz hoca olarak bu dersleri çıkardık, çocukların da çıkarması lazım. Zaten gerçekten çıkartanlar bir yerlere gelecek, çıkartmayanlar gelemeyecek. Bu kadar basit…”
“Scholes abi, beni sırtına alsana…”
Avrupa Finalleri’nde ilk üçe giren takımlar Dünya Finalleri’ne katılmaya hak kazanıyorlar. Bu Avrupa’da ilk üçe girmenin gururunun yanı sıra, Manchester United A Takımı’yla aynı ortamlarda bulunmak, antrenmanlarını seyretmek ve hatta beraber bir antrenmana çıkmak anlamına geliyor.Yani çocuklar için başka yerde yaşayamayacakları türden çok özel bir deneyim…
BU özel antrenmanda Manchesterlı oyuncular, kendi mevkilerinde oynayan gençleri etraflarına topluyor, takım arkadaşıymışçasına beraber çalışıyorlar…İşte bu seneki turnuvada Beşiktaş Yıldız Takımı’nın 4.olarak kaçırdığı şey asıl bu: Paul Scholes’u sırtlarına alamamak!