Bahadır Ahıska
19-06-2007, 10:15
Fenerbahçe'nin ruhu uçuyor (Siz Bunu Beşiktaş'ın ruhu uçuyor diye de okuyabilirsiniz)
Pazar akşamı Real Mallorca maçında İspanyol rejisi sık sık tribünün bir bölümünü kesiyordu. Tom Cruise-Katie Holmes çiftinin sürekli ayakta olduğu VIP tribününü. Öyle sık ki, Michel Salgado'dan çok göründüler neredeyse. Tabii o sıkıcı scientology gülümsemeleriyle.
Bilardocuyu da oynasa, barmeni de, yarışçı da olsa görevi, tehlike de, hep suratında var olan irite edici gülümsemeyi kuşanmıştı. Sanırım, toprağı bol olsun bir tek Kubrick'in "Eyes wide shut"ında bu gülümsemesi yoktu. Ve üstad belki de suratından bunu silmek için çok uğraştığından filmin çekimleri 2 yıl sürmüştü. Belki bu stresten film daha vizyona girmeden göçüp gitti dünyadan. Benim gibi hayranlarını öksüz bırakarak. Neyse!
Cruise'un, Real ve Victoria'nın halkla ilişkiler faaliyeti çerçevesinde orada oluşu dünyada en az şampiyonluk kadar yankı buldu.
Ama bizler gibi olanlar için asıl dikkati çekmesi gereken başka bir adamdı. Heyecanı, korkusu, sıkıntısı gözlerinden, her türlü mimiğinden belli olan Rafa Nadal'dan bahsediyorum. Ünlü Barçalı savunmacı amcası "Barcelona Canavarı" Miguel Nadal'ın tersine o bir Real aşığıydı.
Reyes beraberlik golünü bulduğunda Cruise gülümsemesini iyice abartırken, o ağlamaklı suratıyla 'gözleri tamamen kapalı' dualar ediyordu. Hem de Mallorca doğumlu olmasına, hâlâ orada oturmasına ve rakip Mallorca olmasına rağmen. Üç yıl üst üste Roland Garros'yu kazandığında, son 2 finalde tüm zamanların en iyisi Roger Federer'e kortu dar ettiğinde bu ruh halinin yüzde biri yansımamıştı yüzüne. Zaten en çok eleştirildiği konulardan biriydi bu ifadesiz, hatta asık suratı. Sanki, işkence çekiyormuş gibi bir ifadeyle oynuyordu. Kısacası onda da Tümer sendromu vardı. Ve tıpkı bizim yaptığımız gibi İspanyol basını da bu durumu sık sık konu ediyordu.
Ama Pazar akşamı öyle değildi 20 yaşındaki Rafael Nadal. Bir taraftardı o. Kale arkasında Real taraftar grubu 5 estradas'ın arasında olsa daha rahat olurdu muhtemelen. Yaşıyordu oyunu. Reyes galibiyet golünü attığında tüm oyunculardan çok onun hareketleri, rahatlaması anlatıyordu Madrit'deki ruh halini. Bir hafta önce Rolland Garros'yu kazandığından daha çok duygu yayıyordu.
Taraftarlığa özgü bir renk aşkı, kulüp ruhu, maç, galibiyet ve şampiyonluk heyecanı saçıyordu. Dünyanın en büyük kulübü Real'i, endüstri devi, Galaticos şu bu tamam da, Real yapan asıl buydu işte. Pazar akşamı günümüz futbolunun içinde bulunduğu karmaşık durumu, endüstri ve taraftarlığın kesişmesini, yan yana durmasını ve çatışmasınını çok açık biçimde resimledi bu iki portre.
Futbol aklı yok
Maç bitti, Real şampiyon oldu. Şimdi Nadal'ın gönlünü verdiği takımın en büyük efsanelerinden biri Türkiye'ye geliyor Fenerbahçe'ye. Bir çoğuna göre Türkiye'nin Real'ine.
Fenerbahçe'nin de görece iyi bir stadı, görece büyük bir endüstrisi var.
Fenerium'u, 100. yılda hemen her dalda kazandığı 40'ı aşkın şampiyonluk kupası, Roberto Carlos'u, Alex'i, Kezman'ı , Zico'su, 30 bini aşkın kombinesi var.
Fenerbahçe'nin CEO'su, adını bile duymadığımız profesyonel, işinin ehli maaşlı yöneticileri de var.
Fenerbahçe'nin güçlü bir başkanı ve ülkenin en büyük grubunun velihatı bir başkan adayı var.
Fenerbahçe'nin 12 bin kişilik dev bir spor salonu projesi var.
Fenerbahçe'nin, Roberto Carlos'tan sonra Ronaldo'yu, Makaay'ı transfer etmede son aşamada oluşu var.
Fenerbahçe'nin de tribünde Nadal'ları var.
Ama sahadaki ruhu törpüleniyor.
Çünkü onlarca kez yazdığım gibi Fenerbahçe'nin çok yönlü yönetim yapacak bir futbol aklı yok.
Bu yüzden o ruhu, o heyecanı sahada yaşayacak ve yaşatacak, yansıtacak oyuncuları birer birer gidiyor.
Fenerbahçe'nin 3 kaptanı artık yok. Kariyerleri bittiği için değil. Kalmak istemedikleri için, onları tutacak bir yönetim olmadığı için. Fenerbahçe'yi yönetenler onları yüceltmediği için. Ümit, Tuncay ve Rüştü kağıt üzerinde taraftarı Ronaldo ve Roberto Carlos kadar heyecanlandırmıyor olabilir.
Ama yarattıkları heyecan kadar önemli olan, Ümit'in mi, Roberto Carlos'un mu daha çok heyecan duyduğu değil mi? Yarattıkları heyecandan çok, onların hangi heyecanla takımları na sarıldıkları!
Tuncay'ın gidişi anlaşılabilirdir ve kendi açısından doğrudur. Ama onunla sezon ortasında anlaşma masasına oturulmaması nedir? Fenerbahçe yönetimi ne anlatmak istedi Tuncay'a?
Peki ya Ümit'e?
Peki ya Rüştü'ye "sen 3. kalecisin denmesi?" Rüştü standardı 3. kaleciliği kabul eder mi?
Kim taşıyacak ?
Fenerbahçe'de Fenerbahçe'yle özdeş oyuncu kim var şu anda?
Kim taşıyacak şimdi Fenerbahçe heyecanını? Var mı alttan gelen?
Tabii ki, futbol bir endüstridir ve böyle muamele görebilir. Ama bir yere kadar?
Çünkü takımlar birer markadır bir yönüyle, ama insanlar marka tutmaz.
İnsanlar takımlara kahramanları yoluyla aşık olur.
Bu yüzden kulüp değilse de takım yönetmek şirket yönetmeye benzemez.
"Sami Yen'in tuvaleti pis ve girişi çıkışı zor, artık karımla Fenerbahçe Stadı'na gidiyoruz" demez kimse? İşletilen restoran değil ki! Kulüp değilse kadro yönetmenin şirket yönetmekten farkı budur!
Fenerbahçe işte bunu yapamıyor. Sahip olduğu gücün Avrupa sahnesine fırlamasında onu yavaşlatan bu.
Artık Fenerbahçe'nin bu işi yönetecek bir futbol CEO'su bulması gerekiyor. Teknik direktörün üzerinde, kadroyu yönetecek, oyuncularla ve taraftar/müşteriyle ilişki kuracak bir akıl ataması gerekiyor.
Yoksa yapılan bunca iş ve oluşturulan marka zayi olacak.
Fenerbahçe'de eksik olan, sağ bek-sol bek değil, teknik adam da değil!
Eksik olan Fenerbahçe'nin kulüp olarak yönetilirken, takım olarak yönetilmemesi.
Ve sonuçta sahadaki Fenerbahçe'nin, Tom Cruise'larla dolup taşarken, Nadal'larının sürekli kaçması.
Bunun önüne geçmek şart. Yoksa bunca iyi işi de heba olacak.
-----------------------------------------------------------------------
Beşiktaş'ta da yaşanan aynen budur....
Pazar akşamı Real Mallorca maçında İspanyol rejisi sık sık tribünün bir bölümünü kesiyordu. Tom Cruise-Katie Holmes çiftinin sürekli ayakta olduğu VIP tribününü. Öyle sık ki, Michel Salgado'dan çok göründüler neredeyse. Tabii o sıkıcı scientology gülümsemeleriyle.
Bilardocuyu da oynasa, barmeni de, yarışçı da olsa görevi, tehlike de, hep suratında var olan irite edici gülümsemeyi kuşanmıştı. Sanırım, toprağı bol olsun bir tek Kubrick'in "Eyes wide shut"ında bu gülümsemesi yoktu. Ve üstad belki de suratından bunu silmek için çok uğraştığından filmin çekimleri 2 yıl sürmüştü. Belki bu stresten film daha vizyona girmeden göçüp gitti dünyadan. Benim gibi hayranlarını öksüz bırakarak. Neyse!
Cruise'un, Real ve Victoria'nın halkla ilişkiler faaliyeti çerçevesinde orada oluşu dünyada en az şampiyonluk kadar yankı buldu.
Ama bizler gibi olanlar için asıl dikkati çekmesi gereken başka bir adamdı. Heyecanı, korkusu, sıkıntısı gözlerinden, her türlü mimiğinden belli olan Rafa Nadal'dan bahsediyorum. Ünlü Barçalı savunmacı amcası "Barcelona Canavarı" Miguel Nadal'ın tersine o bir Real aşığıydı.
Reyes beraberlik golünü bulduğunda Cruise gülümsemesini iyice abartırken, o ağlamaklı suratıyla 'gözleri tamamen kapalı' dualar ediyordu. Hem de Mallorca doğumlu olmasına, hâlâ orada oturmasına ve rakip Mallorca olmasına rağmen. Üç yıl üst üste Roland Garros'yu kazandığında, son 2 finalde tüm zamanların en iyisi Roger Federer'e kortu dar ettiğinde bu ruh halinin yüzde biri yansımamıştı yüzüne. Zaten en çok eleştirildiği konulardan biriydi bu ifadesiz, hatta asık suratı. Sanki, işkence çekiyormuş gibi bir ifadeyle oynuyordu. Kısacası onda da Tümer sendromu vardı. Ve tıpkı bizim yaptığımız gibi İspanyol basını da bu durumu sık sık konu ediyordu.
Ama Pazar akşamı öyle değildi 20 yaşındaki Rafael Nadal. Bir taraftardı o. Kale arkasında Real taraftar grubu 5 estradas'ın arasında olsa daha rahat olurdu muhtemelen. Yaşıyordu oyunu. Reyes galibiyet golünü attığında tüm oyunculardan çok onun hareketleri, rahatlaması anlatıyordu Madrit'deki ruh halini. Bir hafta önce Rolland Garros'yu kazandığından daha çok duygu yayıyordu.
Taraftarlığa özgü bir renk aşkı, kulüp ruhu, maç, galibiyet ve şampiyonluk heyecanı saçıyordu. Dünyanın en büyük kulübü Real'i, endüstri devi, Galaticos şu bu tamam da, Real yapan asıl buydu işte. Pazar akşamı günümüz futbolunun içinde bulunduğu karmaşık durumu, endüstri ve taraftarlığın kesişmesini, yan yana durmasını ve çatışmasınını çok açık biçimde resimledi bu iki portre.
Futbol aklı yok
Maç bitti, Real şampiyon oldu. Şimdi Nadal'ın gönlünü verdiği takımın en büyük efsanelerinden biri Türkiye'ye geliyor Fenerbahçe'ye. Bir çoğuna göre Türkiye'nin Real'ine.
Fenerbahçe'nin de görece iyi bir stadı, görece büyük bir endüstrisi var.
Fenerium'u, 100. yılda hemen her dalda kazandığı 40'ı aşkın şampiyonluk kupası, Roberto Carlos'u, Alex'i, Kezman'ı , Zico'su, 30 bini aşkın kombinesi var.
Fenerbahçe'nin CEO'su, adını bile duymadığımız profesyonel, işinin ehli maaşlı yöneticileri de var.
Fenerbahçe'nin güçlü bir başkanı ve ülkenin en büyük grubunun velihatı bir başkan adayı var.
Fenerbahçe'nin 12 bin kişilik dev bir spor salonu projesi var.
Fenerbahçe'nin, Roberto Carlos'tan sonra Ronaldo'yu, Makaay'ı transfer etmede son aşamada oluşu var.
Fenerbahçe'nin de tribünde Nadal'ları var.
Ama sahadaki ruhu törpüleniyor.
Çünkü onlarca kez yazdığım gibi Fenerbahçe'nin çok yönlü yönetim yapacak bir futbol aklı yok.
Bu yüzden o ruhu, o heyecanı sahada yaşayacak ve yaşatacak, yansıtacak oyuncuları birer birer gidiyor.
Fenerbahçe'nin 3 kaptanı artık yok. Kariyerleri bittiği için değil. Kalmak istemedikleri için, onları tutacak bir yönetim olmadığı için. Fenerbahçe'yi yönetenler onları yüceltmediği için. Ümit, Tuncay ve Rüştü kağıt üzerinde taraftarı Ronaldo ve Roberto Carlos kadar heyecanlandırmıyor olabilir.
Ama yarattıkları heyecan kadar önemli olan, Ümit'in mi, Roberto Carlos'un mu daha çok heyecan duyduğu değil mi? Yarattıkları heyecandan çok, onların hangi heyecanla takımları na sarıldıkları!
Tuncay'ın gidişi anlaşılabilirdir ve kendi açısından doğrudur. Ama onunla sezon ortasında anlaşma masasına oturulmaması nedir? Fenerbahçe yönetimi ne anlatmak istedi Tuncay'a?
Peki ya Ümit'e?
Peki ya Rüştü'ye "sen 3. kalecisin denmesi?" Rüştü standardı 3. kaleciliği kabul eder mi?
Kim taşıyacak ?
Fenerbahçe'de Fenerbahçe'yle özdeş oyuncu kim var şu anda?
Kim taşıyacak şimdi Fenerbahçe heyecanını? Var mı alttan gelen?
Tabii ki, futbol bir endüstridir ve böyle muamele görebilir. Ama bir yere kadar?
Çünkü takımlar birer markadır bir yönüyle, ama insanlar marka tutmaz.
İnsanlar takımlara kahramanları yoluyla aşık olur.
Bu yüzden kulüp değilse de takım yönetmek şirket yönetmeye benzemez.
"Sami Yen'in tuvaleti pis ve girişi çıkışı zor, artık karımla Fenerbahçe Stadı'na gidiyoruz" demez kimse? İşletilen restoran değil ki! Kulüp değilse kadro yönetmenin şirket yönetmekten farkı budur!
Fenerbahçe işte bunu yapamıyor. Sahip olduğu gücün Avrupa sahnesine fırlamasında onu yavaşlatan bu.
Artık Fenerbahçe'nin bu işi yönetecek bir futbol CEO'su bulması gerekiyor. Teknik direktörün üzerinde, kadroyu yönetecek, oyuncularla ve taraftar/müşteriyle ilişki kuracak bir akıl ataması gerekiyor.
Yoksa yapılan bunca iş ve oluşturulan marka zayi olacak.
Fenerbahçe'de eksik olan, sağ bek-sol bek değil, teknik adam da değil!
Eksik olan Fenerbahçe'nin kulüp olarak yönetilirken, takım olarak yönetilmemesi.
Ve sonuçta sahadaki Fenerbahçe'nin, Tom Cruise'larla dolup taşarken, Nadal'larının sürekli kaçması.
Bunun önüne geçmek şart. Yoksa bunca iyi işi de heba olacak.
-----------------------------------------------------------------------
Beşiktaş'ta da yaşanan aynen budur....