Orçun Masatçı
04-09-2007, 16:46
YÜREĞİMLE SANA[1]
TEMEL DEMİRER
www.yenikapi.tiyatrosu.com
“Bir şey var aramızda
Onu buldukça kaybediyoruz isteyerek
Fakat ne kadar saklasak nafile
Bir şey var aramızda.”[2]
► Albert Camus’nün, ‘Başkaldıran İnsan’ında (1951), “Hiçbir şeyin anlamı yoksa, hiçbir değere evet demiyorsak, her şey olanaklıdır (...); kişi kendini cüzamlıların bakımına adayabileceği gibi, içinde insanların yakılacağı ateşler de tutuşturabilir,” diye betimlediği “Çığırından Çıkmış Bir Zaman”da insan(lık), yine “olmak ya da olmamak” ikilemine endekslenmiştir.
Bu bir “kilitlenme”dir; hayır abartmıyorum; tam da böyle...
Çevrene, ötelere bak; bu çözümünü arayan bir “kilitlenme” değil ise nedir?
Her şeyin anlamının yitirtildiği yaşatılan vahşet kesitinde, mutluluğu tatmanın, mutlu olmanın ya da olma gayretinin tek çaresi, “kilitlenme”ye/ “kilitlendiğimize” karşı dövüşmek cesareti, cüretidir...
“MÜLTECİ HÜZNÜ”YLE YAŞATILDIĞIMIZ VE “SEN”
► Bu öncelikli vurguyla başlamalıydım sana yazacaklarıma, her şey çok daha fazla çürüyüp/ çözülürken...
Keşke sana yazmaya böyle başlamayabilseydim; ama elden ne gelir?
“Sen”, hayır hayır “siz” değil, “sen” deyince aklıma Ahmet Telli’nin, “Çocuksun Sen / II”si geliyor; mırıldanıyorum sessizce...
“Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte
Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan.”
► Hâlâ “mülteci hüznü”yle yaşatıldığımız vahşetin orta yerinde, dediğim gibi, her şey çok daha fazla çürüyüp/ çözülürken; yalan(lar)la iç içe geçmiş sanrılar da büyüyor/ büyütülüyor.
İnsan(lık)ın yitip gittiği, daha doğrusu yitirtildiği bu labirentte sanrılara belenmiş söylenceler icat etmek kolay, ama bunlardan kurtulmak zordur. Boş bir balonu (her türden kanıtlarıyla düpedüz cehaleti), bolca sıcak havayla (yani, sırf hüsnükuruntuyla) tıka basa doldurup havalandırmak yeter de artar bile; hele bu hüsnükuruntuda ayak direnirse bu uydurma uçuş için gerekli yakıt bol bol sağlanmış olur... türünden bir şey bu!
► Bu durumda geleceği düşünmemek olası değil, düşünmek de acı verici. Ama nasıl olursa olsun bugünde yanıtını arayan gelecek ansızın gelecek; biz istesek de istemesek de böyle bu...
Kolay mı? Kocaman selleri meydana getirenler, küçücük derecikler değil mi aslında?
Kapitalist toplum, insanları umutsuzluğa düşürme makinesiyken; insan(lar)ı dişlileri arasında acımasızca öğütme işlevini (layığıyla!) yerine getirirken; yine ve bir kez daha tutku ile aşk, büyük işlerin kanatlarıdır.
Bu felaketin ortasından insan(lık)ın, yeniden ve hâlâ kanatlanma umudu vardır, diridir. Çünkü yaşayanlar için umut her zaman vardır. Umutsuzluk, ölüler içindir.
Yeter ki Elias Canetti’nin, “Saatin Gizli Yüreği”ndeki formülüyle, “Acılar da yanılabilirler” diyerek; irademizin hâkimi, vicdanımızın da esiri olacak kadar cesur olabilelim.
“Cesaret” dedim... Çoktandır unuttuğumuz/ unutturulan bu gerçek, yani cesaret; hayatı hiçe sayar, ama vicdanı değil.
İNSAN
► Cesaret... Vicdan... Ve diğerleri...
Görüyor musun, karanlıklar ortasında yine insan(lık)dan söz etmeye başladık...
Yeniden kazanmak mümkün kuşkusuz; ama yaşadığımız kesitte insan(lık)ı kaybettiğimizi düşünüyorum,
Kaybettiğimiz kazanabiliriz. Bu şu anda bir gelecek sorunu olabilir; ama gelecek hep bugünde biçimlenir; ve eğer gelecek hakkında düşünmezsek, bir geleceğimiz de olmaz, olamaz.
O hâlde nereye gidersen gidelim, bütün kalbimizle gitmemiz, yapmamız, yaratmamız; geleceği biçimlendirmemizin kaldıracını oluşturuyor.
Bu elbette kolay falan değil; “kolay”lıkla alâkâsı da yok! Hem nasıl olabilir ki?
“Kolay”, tehlikeden kaçan, risk almayan coşku ve tutkularını yitirmiş bir sıradanlıktır.
Bilinir: Sadece fazla uzağa gitmeyi riske edebilenler ne kadar uzağa gidebileceklerini görebilirler.
Üzerimizde kurulan “makro”sundan “mikro”suna değin bize, insan(lık)a ait olmayan tüm iktidar ilişkilerine “Hayır” demekle aşılabilecek sıradanlık/ sıradanlaştırmanın ardında Gilles Deleuze’ün, “Spinoza Üzerine On Bir Ders”inde ifade ettikleri vardır:
“O kadar kudretsiz insanlar var ki; işte onlardır tehlikeli olanlar - işte onlardır iktidarı ele geçirenler. Ve kudret ve iktidar mefhumları birbirlerinden o kadar uzaktadırlar ki, iktidar insanları iktidarlarını başkalarının kederi üzerinden kurabilirler ancak. İktidarlarını başkalarının kederleri üzerinden inşa eden güçsüzlerdir onlar. Kedere ihtiyaçları vardır. Kölelerden başka kimse üzerinde iktidar kuramazlar - ve kölelik tam anlamıyla kudretin azalışının rejimidir. İktidarlarını kederle kuran, ancak öyle yönetebilen insanlar vardır. Şu tipten kederler rejimi kurarlar: ‘Pişman olun’ tipinde, ‘nefret edin birilerinden’ tipinde - ve eğer nefret edecek birisini bulamazsanız, kendinizden nefret edin tipinde, vesaire.... Spinoza için bu lanet olası bir durumdur. Ve eğer bir etik yazdıysa bu hayır, hayır demek içindir.”
YABANCILAŞMA
► İfadeye gayret ettiğim söz konusu “kilitlenme”nin ardında boylu boyunca, çağımızın ve kapitalizmin en önemli sonuçlarından birisi olan yabancılaşma yatar...
Somut gerçeklikle, ekonomik ve siyasal temelleriyle birlikte irdelenmesi gereken yabancılaşmanın, tarihsel, sosyo-ekonomik temellerinden, siyasi öğelerinden soyutlanması olanaksızdır.
Aslı sorulursa (ve özetle) yabancılaşma olgusunun temeli, insanın insan olarak öznelikten çıkıp nesneleşmesidir.
Özel mülkiyet ile yabancılaşma birbirlerini karşılıklı olarak koşullandırmakta, birbirlerinin hem nedeni, hem de sonucu olmaktadırlar.
“Peki, özel mülkiyet ile yabancılaşma arasındaki bu ilişkinin temeli nedir” mi? İşgücü ve giderek de insanın metalaşarak, üretim sürecinin pasif bir parçası olmaya zorlanmasıdır.
Yabancılaşma konusunda John Lewis’in söylediklerine de katılmamak olanaksızdır: “Yabancılaşma terimi çoğunlukla o denli bulanık ve kaypak bir anlamda kullanılıyor ki, kimi çevrelerde, herkesin dilinden düşmeyen basit bir sözcük oldu çıktı neredeyse. Bu bir talihsizliktir; çünkü, sözcük çok anlamlı bir insani yaşantıya gönderme yapmaktadır. Bu yaşantı bir hüzün, bir zihin perişanlığı, bir şaşkınlık ve bir yoğun yalnızlık duygusu... Derin bir tedirginlik, yaklaşan bir felaketin sezgisi, bir tinsel bitkinlik duygusu, yaşama, güvene ve inanca bir yeniden dönme özlemidir -üstelik kaçınılmaz bir olgudur da- terim sonra gelse de, yanlış kullanılmış olsa da gösterdiği şey yine olduğu gibi.”
Yabancılaşma, en çok toplumsal kriz dönemlerinde, yani bunalım ve atılım dönemlerinde tartışma konusu olur. Bak şimdi bunları yeniden tartışıyoruz.
Karl Marx’ın tanımıyla yabancılaşma: “Özel mülkiyet, çözümleme gereği yabancılaşmış emek, yani yabancılaşmış insan, yabancı kılınmış emek, yabancı kılınmış yaşam, yabancı kılınmış insan kavramından doğar.”
Sınıflı toplumların kaçınamadığı kaderdir yabancılaşma.
İnsanın şeyleşmesini, nesneleşmiş ve yabancılaşmış insanın öyküsünü en iyi ve en çarpıcı anlatan toplumsal sistemdir kapitalizm.
Özel mülkiyet temeliyle başlayan yabancılaşmaya koşut olarak üstyapısal kurumlar, bu temeli sağlamlaştıran adımlar atmakta gecikmez.
Yönetici sınıf, yabancılaşmış insana ihtiyaç duyduğu için kültürüyle, yaşam biçimiyle, günlük-orta veya uzun vadeli politikalarıyla, baskı aygıtı olan devlet örgütlenmesiyle vs. yerini sağlamlaştırmak zorundadır.
En nihayetinde yabancılaşmış insanı, istediği gibi koşullanmaya ve sürülmeye hazır bir hâle getirmiş olur.
Barışçıl tarzlarla sonuç alamazsa, zoru devreye sokarak korku, sindirme ve baskı ile yabancılaşmayı derinleştirmek zorundadır.
► Yabancılaşmanın toplumsal sonuçlarına gelince...
En başta verili koşullara uyum (konformizm) ve geri çekilme gibi bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Yabancılaşmış insanda en çok görülen davranış biçimi konformizm olmuştur. Hele ağır baskı koşullarından sonra bu çok daha geçerlidir. Kendini sisteme karşı güçsüz hisseden insan, geri çekilmekte ve istenilen koşullara çok çabuk uyum sağlayabilmektedir. Geri çekilme, hem sosyolojik, hem de psikolojik açıdan güçlü olana karşı en iyi savunma mekanizmasıdır. Verili toplumsal normlara uyum sağlayamayan insan, onların karşısında kendi normlarını savunamayınca geri çekilmeyi tercih edecektir.
İkinci olarak, yabancılaşma, insanda güçsüzlük sonucunu doğurmaktadır ki, bu en temel sonuçlardan biridir. Birey, büyük toplumsal kurumlar karşısında çok yönlü bir güçsüzlük duygusu yaşar. Bu, kurumlar olduğu kadar, modern toplum karşısında da yaşanan bir güçsüzlüktür. Kendi ayakları üzerinde duramayan, bir yerlere, bir şeylere, başkalarına yaslanmadan bir şey yapamayan bir kişilik tipi çıkar ortaya. Güçsüzlük, sonuçta, toplumsal normlar doğru olmasalar dahi, insanda onlara uyma, boyun eğme sonucunu doğuracaktır.
Üçüncü olarak, yabancılaşma insanda topluma, diğer insanlara ve nihayetinde kendine karşı güvensizlik doğuracaktır. Bu da elbette ki toplumla yaşamayı sınırlayacak, toplumdan izolasyonu koşullandıracaktır. Kapitalist toplumlarda yalnız yaşama eğilimi ciddi oranlarda saptanmıştır.
Dördüncüsü, kötümserliktir. Geleceğe güvenle bakabilme olanaksızlaşır. Düş kurma yetisi alabildiğine azalmıştır. Hayatın her alanına ait kötümserlik yaşamın ana hatlarını belirler. Sosyolojik olarak, toplumsal karamsarlık ve geleceksizliktir bu..
Beşincisi, insanın kendisiyle aynı konumdaki insanlara karşı duyduğu korkudur. Yabancılaşma o boyutta bir korku yaratır ki, insanlar konuşmaktan, beraber olmaktan vs. dahi korkar hâle gelirler. Günlük yaşantıda bunun örneklerini çokça ve sıkça görebilmek mümkündür.
Altıncısı, tam bir normsuzluk, kişiliksizlik sonucu doğurur. Öylesine “elastik” bir tarz kişilik(sizlik) oluşur ki, her ortama uyum sağlama biricik doğru şey olur.
Yedincisi, yaşamın anlamsızlaşması ve bireyin kendine yabancılaşmasıdır. Birey açısından yaşam anlamsızlaştığı oranda tüketici “yapay” talepler yaşamın başlıca amacı hâline gelir ki, insani olan her şeyden uzaklaşılır.
Bunlarla birlikte de;
• Toplumsal kurumlara ve topluma karşı gelen bir korku, güvensizlik ve onlar karşısında güçsüzlük.
• Geleceğe karşı kötümserlik, değişime karşı inanç ve güvenin yitirilmesi.
• Otoriter ve totaliter rejimlere kolayca uyum ve bu tür toplumsal kültürlere yatkınlık.
• Bastırılmış duygu ve düşünceler, otoriter eğilimler sonucu saldırganlık.
• Toplumsal kültürsüzlük, kişiliksizlik, toplumsal çürüme.
• Yaşamın her alanında kokuşma, yaşamın anlamsızlaşması sonucunda intihar eğiliminin ciddi düzeylerde artması.
• İnsanın yarattığı, ürettiği şeye karşı duyduğu ilgisizlik, kayıtsızlık, denetimsizlik ile birlikte robotlaşma.
• İnsanı insan yapan değerlerden uzaklaşma, insan olarak yok oluş devreye girer...
► Bunları yaşıyor/yaşatılıyor olsak da, bir şey daha var!
Evet tüm bunlara karşın yabancılaşma, öteki yanıyla da, “Yaşama, güvene, inanca bir yeniden dönme özlemidir”...
Yani, yabancılaşmanın kaynağı zorunluluk, zorunluluğun karşıtı ise özgürlüktür...
CESARET
► “Özgürlük” mü? İşte en baştan çıkartıcı, “zor” ve gerekli olan da budur; ve de cesaret, cüret ister...
Hızla ilerleyelim:
Cesaretimizi kendi umutsuzluğumuzdan elde ederiz; kaçışlardan ya da korkularımızdan değil.
Ya da hiç kimse alışkanlıklarına kolay kolay veda etmek cesaretini gösteremezken; ve ayrıca da şüphe içerisindeyken; cesaret gerektireni yapmaktır en doğru olan.
Ancak unutulmasın, uzaktan cesur olmak kolaydır; cesaret en çok nefes nefeseyken gerekli ve ‘olmazsa olmaz’dır!
Bir şey daha: Her şeyi kazanmak istediğinde, her şeyi kaybetmeyi de göze almak gerekir.
Cesaretimi kaybetmem; çünkü bana göre, her yanlışım ileri doğru atılmış bir adımdır sadece.
Ve de korkak, tehlikeye düşünce ayaklarıyla düşünendir. Sonra da korkular cesaretle püskürtüldüğü oranda, olanaklar ısrarla takip edildiğinde çoğalır.
Veya cesur ve korkak, aynı korkuyu duyarken sadece cesur korkusunu karşısına alıp onu bir alev topuna çevirebilir.
Bunun içindir ki cesaret zafere, korkaklık ise ölüme götürür insan(lık)ı...
ANIMSAMAK
► “Çok katı ve karşılıksız” mı?
İnan değil... Kerem ile Aslı’yı veya yakın geçmişi, sevdalarla yaratılan o büyük yangınları anımsaman bile yeter de artar...
Durmadan bellek tazeleyip, hatırlamak gerek, yaşanmış her şeyi, hiçbir şeyin boşa olmadığını, tıpkı ‘68’in duvar sözlerindeki gibi:
“Açlıktan ölmemenin bedelinin sıkıntıdan ölmek olduğu bir dünya istemiyoruz”...
“Düş kurarak yeniden öğrenmeye başla”...
“Yasaklar yasaklanmıştır”...
“Ne olursa olsun pişmanlık yok”...
“Düş + evrim = Devrim”...
“Azıcık boyun eğme çok fazla teslimiyete yol açar”...
“Hepimizin içinde bir polis uyumakta, onu öldürmeliyiz”...
“Utanç karşı devrimdir”...
“Zor olan üstesinden hemencecik gelinebilendir. İmkânsız olansa biraz zaman alır”...
“İnsan ne aptal ne zekidir; ya özgürdür ya da değildir”...
“Kendimizi değil, devrimi ciddiye alalım”...
“Abartı, yeniyi yaratmaya başlamaktır”...
“Kaldırım taşlarının altında kumsal var. Seni seviyorum!... Hadi! bunu kaldırım taşlarıyla söyle!!!” ...
“Hiçbir şey talep etmeyeceğiz. Hiçbir şey için rica etmeyeceğiz. Alacağız. İşgal edeceğiz”...
“Barikat sokağı tıkar ama ufkumuzu açar”...
“Biz ancak herkes kendi kendinin önderi olduğunda, iyi bir öndere sahip olabiliriz”...
“Özgürlüksüz sosyalizm kışlaya benzer”...
MESELE YÜREKTE
► Bunun için sadece yürekli olmak yeter...
Evet, evet bu kadar... Yoksa!
İnsanın yüreğinde gümbür gümbür yanan harlı bir ateş yoksa, o zaman kurum birikir yürekte; kapkara, boğucu...
Kapkara, boğucu, kurumlanmış bir yürek(sizlik) mı? O da olsa olsa, -Oscar Wilde’ın, “Sosyalizm ve İnsan Ruhu”ndaki deyişiyle,- “İnsanın haz almadığı bir şeyi yapması, zihnen ve ahlâken incinmesi demektir...”
Bu da bir tür cinayet (ya da intihar) değilse nedir ki?
EVET HAYAL
► “Bu hayal” mi?
Öyle de nitelenebilir!
Ama hangi yaşta olursak olalım, dünyayı hâlâ, sınır tanımayan hayal gücü döndürüyor.
SEVMEK
► Sevmeyenler “hayal” kuramazlar; hayalsizler sevdasızdırlar...
Publilius Syrus’un gibi, “Animo imperabit sapiens stultus serviet/ Bilge yüreğine hükmeder, budala boyun eğer,” diyenlerden değilim; tabii ölçüsünü de kaçırmamak kaydıyla...
“Bu kayıt da niye” mi? Cicero’nun (M.Ö. 44), “Yaşlılık ve Dostluk”taki uyarısından:
“Ne çok çabuk sevmeli, ne de uygun olmayanı sevmeli. Sevilecek olan kimseler dostluk kurmaya uygun olmalı. Bunlara da ne yazık ki çok az rastlanır. Üstün olan her şey az olduğu gibi, kendi türünde her yönden üstün olanı bulmaktan daha zor bir şey yoktur...
Önce iyi insan olmak, sonra kendine benzeyeni aramak doğru olur...
Erdemsiz ne dostluğa, ne sevgiye, ne de istenen herhangi bir şeye erişebiliriz. Erdeme değer vermeden dost edindiklerini sanan insanlar, bir gün kötü bir olayla karşılaşmak zorunda kalırlarsa, o zaman ne denli yanılmış olduklarını anlarlar. Bunun için bir kanıya vardıktan sonra sevmelisin, sevdikten sonra bir kanıya varmamalısın...”
► Bu parantezi unutmadan, benim için sevmek; tıpkı Cahit Irgat’ın dizelerindeki üzere, “Ekmek gibi ellerin var/ Sıcacık.../ Seni niçin sevmeyeyim!” demektir.
Sevgi, iki yalnızın birbirini kucaklaması, dokunması ve korumasıdır.
Sevgili, alan değil verendir.
Sevgiyle kendi kendini bulup kendisi olandır.
Elbette, “Gül dikensiz, sevgi engelsiz olmaz.”
Nihayet sevmek; Fasih Dede’nin, “Seni candan ziyade cananım / Sevdiğimdir, günahımı bilirim,” dizelerini iliklerine dek hissetmek, yaşamak, yaşatmaktır...
Ve kesinliğinden şüphe duymadığım bir şey daha var bu bab’da: Dolu dizgin sevmeyi bilmeyen, ölmeyi de göze alamaz...
Sevgi, “Aşk için yanmalı aşk işte o zaman aşk” demek olduğu kadarıyla, vermesini bilmektir. Sevmeden verebilirsiniz, ama vermeden sevemezsiniz.
AŞK YENİDEN
► Ya aşk?
Gözden çok gönülle, coşkuyla, cüretle gören aşk; bir değişimle, değişiklikle karşılaştığı zaman değişmez; eğer değişirse de ona “aşk” denmez.
Çehov gibi, “Her şey aşka boyun eğer,” denilebilir mi? Bilmiyorum! Ancak, aşkın, yoksulluk ve devrimin en iyi öğretmenler olduğundan hiç şüphem yok.
Aşık olan herkesi eşit kılan aşkın da, ateş gibi varlığını sürdürebilmesi için dur durak bilmeyen yangınlara, harekete gereksinimi vardır.
Aşk ateş gibidir, gıdasız kalınca söner.
Aşkın gelişi, aklın gidişidir.
Aşktan kurtulmak ona tutulmak kadar kolay değildir.
Ama yakınmak aşkın ölüm ilanıdır; yani aşk bıkmakla ölür, unutmakla da gömülür.
Aşk sürekli birbirine bakmakla değil, birlikte aynı yöne bakmakla gelişir.
Aşk öylesine engin bir denizdir ki, ne ucu vardır ne de bucağı...
“İyi de aşkın en iyi tanımı ne” mi?
O da Aragon’dandır, “Kimse bilemez senin olmadığın bir pazar günü kalabalığın ne olduğunu”!
Daima ve durmadan aşık olmak mümkün. Tıpkı Jean Moreau’nun, “Yaşınız sizi aşktan korumaz. Ama aşk bir dereceye kadar yaşlılıktan korur,” sözlerindeki üzere...
ARZUYLA İSTEMEK VE İNANMAK
► Arzuyla istemek ve inanmak eyleminde ifadesini bulan aşk; sadece istenen, beklenen değil, onun için göze alarak harekete geçmektir, yapmaktır...
Hayır; sözünü ettiğim “isteklerin kölesi” olmak değildir...
“Körleşmiş istekler” dışında bir şeyden söz ediyorum.
Anlattığım, bir şeyi istediğimiz zaman hep onun çekici yanlarını görürüz, onu elde ettikten sonra da hep kötü yanlarını buluruz türünden bir şey değil.
Benim dediğim: İsteklerimize sahip olursak zengin, ancak istediklerimiz olmadan yaşayabilirsek güçlüyüz demekten başka bir şey değil.
Burada da bilinçle isteyerek, göze alarak inanmak belirleyicidir. Anton Pavloviç Çehov’un, “İnsan, inandığıdır,” derken altını çizdiği de budur.
Hatırlatayım: İnandığınız gibi yaşamıyorsan, yaşadığın gibi inanmaya başlarsın ki, bu da “olağan”ın (“sürü”nün) bir parçası olmaktır...
Baştan ayağa aşkla, olağan”ın (“sürü”nün) parçası olmamak mümkündür.
Çünkü aşkın cüreti, insana, her şeyi olduğu gibi değil, görülmesi gerektiği gibi görme ve yapma gücü verir...
İşte bu noktada “imkânsız” gerçekten de imkânsız olur...
Kaldı ki bir şeyin imkânsız olduğuna inanmak, onu öyle yapmaktır.
Yine bence insanları sınırlandıran “gerçekler” değil, gerçek olduğuna inandıklarıdır...
YÜZLEŞMENİN “ZORUNLU ZORLUĞU”
► Bunun için “imkânsız”la, “olağan”la yüzleşmek ‘olmazsa olmaz’dır.
Yüzleşmelerin en önemlisi kendimizle olandır. Ancak çoğu zaman ihmal ettiğimiz de budur.
“Zor”, “zorlu” ve “zorunlu” olandan söz ederken, bu konudaki “zorlukları” görmezden, anlamazdan gelmiyorum...
Ancak demek istediğim, fırtınaların, insanın denizi sevmesine engel olamaması gerektiğidir...
Denizi sevmek, fırtınayı kabullenmektir; hem fırtınasız denizin deniz olması mümkün müydü?
ACI, ALDANMAK, AFFETMEK
► “Acı” insan(lık)ın en yaratıcı okuludur...
Acı çekmeyen var mı?
Acı çekmeyenler, başkalarının acı çekeceğini akıllarına bile getirmeseler de; “öteki”nin, “başkaları”nın acılarına lakayt kalsalar da; acıların öğreten/ terbiye eden bir yanı olmuştur hep...
Hani elmas nasıl yontulmadan kusursuz olmazsa, insan da acı çekmeden olgunlaşamaz dense yeridir. (Herkes gibi “ben” de acı çektim; hasretlerin, acıların ve -ille de- umutların kaç çeşit olduğunu “bildiğim” kanısındayım.)
Acı çeken, acıdan öğrenen affetmesini de bilendir.
Başkalarını sık sık affeden, ama kendini asla affetmeyendir.
Ya da başkalarını azarlar gibi kendini azarlayıp, yine kendini affeder gibi başkalarını affetmeye çabalayandır ki, bu da, beşeri münasebetlerimizdeki en önemli adımlardan birisidir.
Evet, evet en kötüden iyiyi öğrenip, en iyiden kötüyü öğrenmememiz gerek bir dünyada; affetmenin ne olduğunu sadece cesaret bilir; korkaklığın doğasında af diye bir şey yoktur.
Korkak “aldatan”dır!
Aldatmaya ve aldanmaya en elverişli olduğumuz şeyler, bilmediğimiz şeyler; ve bir de “kurnazlık” sanrısıdır.
Çünkü aldanmanın en kestirme yolu, kendini başkalarından daha kurnaz sanmak salaklığıdır.
Aldatmak mı? İnsan hiçbir zaman aldatılmaz, o kendi kendini aldatır olsa olsa.
Kaldı ki nihai kertede herkesin gözü kapalı olmaz. Kimileri gözlerini kendi istekleriyle yumarlar.
“NARSİSTLİK”
► Aldatan kurnazlığın ardında kocaman bir “narsistlik” yatar...
Örneğin aldatan kurnazın kendine olan aşırı hayranlığı, hiçbir itirazı, hiçbir suçlamayı kabul etmez, hatta geçmiş olaylarla ilgili vicdan azaplarını dahi susturmak ister.
Malum, bazı horozlar, güneşin kendileri yüzünden doğduğunu sanır!
Oysa bilmediğini bilmek, mütevazı olmak en iyi şeydir. Bilmediği hâlde bildiğini iddia etmek, mütevazı olmamak bir hastalıktır; yabancılaşmadır.
Kaldı ki her şeyi bildiğini söyleyenler, bu “iddia”ya sarılanlar, başka bir şey söylemezler.
Kendini “kusursuz” sananın, en azından bu kusuru varken; kendini beğenmişlik, yalnızca zayıf akıllıların sığınağıdır.
“Kusur” denilen şey, insani yanımıza ve insan(lık)a karşı bir hata ya da onlardan vazgeçişin bir biçimidir.
Bu nedenle “kusur” üzerine kafa yormak; buna ilişkin eksikliği açıkça dillendirmek, (hep “uç” olarak kalması kaçınılmaz olan) kusursuzluğa giden yoldur.
Söz konusu yolda atılan her adım, kendimizi yeniden kazanan bir insanlaşma öyküsü anlamı kazanacaktır.
Evet, bu öykünün amacı hep “uç” olarak kalacak, ancak bu hakkıyla yapıldığında da, bir sona geldiğinde ağlamak yerine böyle yaşadığı için gülümsenebilecek...
“Yaşamak” deyince bunun üzerine, kendimiz ve yaşadıklarımız üzerinden binlerce kez daha düşünmek gerek.
Hayır; “yaşadıklarımıza” dair “suç-suçlamak”la yol alamayız.
Fyodor Mihailoviç Dostoyevski gibi, “Suç, kötüye ve anormal toplumsal koşullara karşı bir protestodur,” diyerek topu taca atamayız.
Unutmamak gerekir ki, dans etmeyi beceremeyen, hep ve daima orkestrayı suçlar.
Yani demem o ki kendini beğenmiş insan, kendini körleştirir.
Ve nihayet dev aynasında yalnızca kendini görenler, cüceleşmeye mahkûmdur.
Çünkü “narsistlik”in ardında; hep -iki kere ikinin dört olmasına kızan- kendisi vardır.
İki kere ikinin dört olmasına kızanlar, ancak çıkarları iki kere ikinin dört değil, üç veya beş olmasını gerektirenlerdir.
İnsan davranışlarının merkezinde, sadece kendi çıkarının bulunması, “Nokta kadar çıkarın için, virgül kadar eğilme!” diyemeyen bir bayağılıktır.
Böyle ne mutlu ne de dost olunamaz...
DOSTLUK
► İnsan(lar)ın mutluluğu ya da mutsuzluğu, seçtiklerinin eseriyken; birçok insan da mutluluğu burnunun üstünde unuttuğu gözlük gibi etrafta arama yanılgısını yaşar.
Mutlulukla dostluk arasındaki ilişkiyi göz ardı ederek...
Dostluk, hiç bir şeye ihtiyacı olmadan elini tutan kişiye özgüdür; mutluluk ise bunun kaçınılmazıdır.
Yani gölgeye güneş ışığı, güneş ışığına da gölge getirendir.
Veya herkes giderken kollarını açarak gelendir.
Ya da Isokrates’un, “Dostları yaşamın talihsizliklerinde ve ortak felaketlerde dene. Çünkü, nasıl ki altının saflığını ateşle anlıyorsak, dostları da üzücü olaylarda tanırız...”
Ancak, böylesine önemli olan dostluk, topraktan bir maşrapa gibi, önemsiz bir nedenden birdenbire kırılabilecek kadar hassastır; müthiş bir dikkat ister.
Her gün yeniden başlayıp, daha fazla özen isteyendir.
KONUŞMAK
► Dostluk için konuşmak, konuşmayı yeniden, bir kez daha ve bıkıp usanmadan öğrenmek gerek...
Birincisi: İnsan, konuşmaya başlayınca şaşırmaya da başlar.
İkincisi: Konuşmak, öğrenmeye yol açar ama dehanın okulu yalnızlıktır.
Üçüncüsü: Zamanında davranmasını bilmedikten sonra konuşmanın hiçbir yararı yoktur.
Bu üçünün toplamı, beni konuşmak dediğim şey...
TOPARLARSAM
► Bir kere var olmak için, bir daha hiç var olmamak gereken dünyada insanın varoluşu, varlığı anlamlandırdığı oranda insani bir gerçektir; yoksa “insanlık-dışı”.
Hayat, her zaman insan bağlamında var olmaktır; asla “olmuş olmak” değil.
Elbette hiçbir şey hiçten doğmaz. Hiçle başlayan, hiçle biter.
Bu nedenle insan, imkânsızların inkârı için vardır. “İmkânsız” mı? Bunun ne olduğu hâlâ bilinmemekte. Açılmamış kanatların büyüklüğü ve imkânsızı nasıl da imkân dahiline kaydedeceği bilinmez.
► “İmkânsız”ı reddederek, insan olmayı öğrenen bir öğrenimin öğrencisi olmak; istenç, zaman, ısrar ve tutku ister. İnsanın, bir şeyi öğrenmesi için, her şeyden önce sevmesi gerekir; yani sevdanın cüretkârlığına olan ihtiyacı vardır.
Hiç durmadan “hâlâ öğreniyorum” diyen bir mütevazılığı ‘olmazsa olmaz’ kılan ve “çok bilmişliği” elinin tersiyle iterken; öğrenmeden düşünmek tehlikelidir, düşünmeden öğrenmek de yararsızdır...
► Öğrenmek, tanımak, aşmak ısrarlı bir sabır işidir.
Gerektiği kadarıyla sabrı olmayanların çok yoksul olduğunu düşünürüm. Sözünü ettiğim sabır, daha geniş ve kucaklayıcı bir anlayışa ulaşmanın anahtarıdır.
Yaşamın büyüğünden küçüğüne uzanan acıları için önce cesaret sonra da sabır gerekir.
► İnsan, düşünce ve davranışlarıyla, yani tercihiyle “cehennemi cennete” ya da “cenneti cehenneme” çevirebilir.
Olumlu ile olumsuz, bir bütünün iki yüzüdür.
► Cato’nun, “Size kafanız hükmediyorsa kralsınız, vücudunuz hükmediyorsa köle!” sözlerindeki dikotomiye katılmam, bu mekanik görüşü paylaşmam mümkün değil.
► Schiller’in, “Akıl ve dirayetin ak saçlılarınki gibi, ama yüreğin masum çocukluk yüreği olsun,” sözüne müthiş değer biçerken; sahip olmadığım şeylere üzülmem, sahip olduklarıma da sevinmem. Her şeyi ve “büyük sonuçları” (o neyse?) birden bire beklemem.
“Büyük görünme” gayretinin bir küçüklük, küçülme olduğunu bilirim.
Olduğumuz gibi olmak cesaretli bir duruştur. (Zayıf yanlarımızı bildiğimiz oranda, daha az yanılırız.)
► Alçak yerde tepecik kendini dağ sanırken; büyük yanlışların altında abartılı gurur ve kibir yatar.
Gurur koltuk değnekleri gibidir, insanı yükseltirse de boyunu uzatmazken; kibir de bele bağlanan taş gibidir. Onunla ne yüzülür ne uçulur.
Kaldı ki kibirli olmak, yeterince acı çekmemişliğin kanıtıdır. Ve nihayet kibirlenmek, cahilliğin ta kendisidir.
Bilmem bilir misin? Meyvesi olan ağaç başını, kollarını yere eğer; onları herkesle paylaşmak için.
► Ve nihayet soyut, genel ve elbette bir sınıfın ahlâk dersleriyle şişirilmiş gevezelikleri gündelik hayatları biçimlendirirken; kendimize sahip çıkma yolunda en büyük düşman kararsızlık ve ikircimken; durup dururken darılmak, yersiz konuşmak, tanımadan güvenmek doğru değildir.
Aslolan Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin formülündeki üzere “olmaktır”:
“Sevgide güneş gibi ol,
dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
hataları örtmede gece gibi ol,
tevazuda toprak gibi ol,
öfkede ölü gibi ol,
her ne olursan ol,
ya olduğun gibi görün,
ya göründüğün gibi ol.”
“SONLAR”KEN: ANIMSANMASI GEREKEN SÖZLER
Buncasının ardından “son” şey de, anımsanması gereken sözleri yüksek sesle haykırarak yaşamaktır...
Hadi o hâlde...
► Dante: “Küçük bir kıvılcım, yangına sebep olur”...
► Sokrates: “Bütün bildiğim, bir şey bilmediğimdir”...
► Gerhart Hauptmann: “Durgun sular derin olur”...
► W. Shakespeare: “Kısa yazların baharı erken gelir”...
► Euripides: “Köle, düşüncesini söyleyemeyen insandır”...
► Publilius Syrus: “Geri vermeyeceğini almak, aldatmaktır”...
► Nietzsche: “Bazı şeyleri yarım bileceğine, bir şey bilme daha iyi”...
► Victor Hugo: “Hiçbir ordu, zamanı gelmiş bir düşünceye karşı koyamaz”...
► André Gide: “Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe insan yeni okyanuslar keşfedemez”...
► Konfüçyüs: “Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil”...
► Aeskhylos: “Görünmek istediğin gibi ol”...
► Vergilius: “Yeneceklerine inananlar, yenerler”...
► Vauvenargues: “Büyük düşünceler, yürekten doğar”...
► Margeret Oliphant: “Bana bir mutluluk söyleyin ki, acı karşılığında elde edilmiş olmasın”...
► Swift: “Görmek istemeyenler kadar kör yoktur”...
► Yunan Atasözü: “Hızlı davran, yavaş düşün”...
► IV. Murat: “Bağdat’ı almaya çalışmak; Bağdat’ın kendinden daha mı güzeldi ne!”
► Emerson: “Korku, bilgisizlikten doğar”...
► Jean Jacques Rousseau: “İnsanlar hür olarak doğar, ama her yerde zincire vurulmuş olarak yaşarlar”...
► Albert Camus: “İnsan ‘ne ise o olma’yı reddeden tek yaratıktır”...
► Mevlana: “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşır”...
► Liesherak: “Umut olmadan, umut edilen ele geçirilemez”...
► Schiller: “Ölmeyi göze almazsan, yaşayamazsın”...
► Longfellow: “Sabah yaklaştıkça, gece kararır”...
► Balzac: “Tutku, evrensel bir hastalıktır. Onsuz din, tarih, sevgi, sanat olamaz”...
► Plautus: “Söylemek, yapmaktan daha kolaydır”...
► Geoffrey Chaucer: “Acılar ve sevinçler, birbirine komşudur”...
► John Foster: “Deha, insanın kendi ateşini yakmasıdır”...
► Çin Atasözü: “Dünyada kusursuz iki insan vardır. Biri ölmüştür, biri de doğmamıştır”...
--------------------------------------------------------------------------------
[1] 9-12 Ağustos 2007 tarihleri arasında düzenlenen Gümüldür’de düzenlenen Türkiye Tiyatrolar Buluşması’nda 9 Ağustos 2007 tarihinde yapılan konuşma metni...
www.yenikapi.tiyatrosu.com
TEMEL DEMİRER
www.yenikapi.tiyatrosu.com
“Bir şey var aramızda
Onu buldukça kaybediyoruz isteyerek
Fakat ne kadar saklasak nafile
Bir şey var aramızda.”[2]
► Albert Camus’nün, ‘Başkaldıran İnsan’ında (1951), “Hiçbir şeyin anlamı yoksa, hiçbir değere evet demiyorsak, her şey olanaklıdır (...); kişi kendini cüzamlıların bakımına adayabileceği gibi, içinde insanların yakılacağı ateşler de tutuşturabilir,” diye betimlediği “Çığırından Çıkmış Bir Zaman”da insan(lık), yine “olmak ya da olmamak” ikilemine endekslenmiştir.
Bu bir “kilitlenme”dir; hayır abartmıyorum; tam da böyle...
Çevrene, ötelere bak; bu çözümünü arayan bir “kilitlenme” değil ise nedir?
Her şeyin anlamının yitirtildiği yaşatılan vahşet kesitinde, mutluluğu tatmanın, mutlu olmanın ya da olma gayretinin tek çaresi, “kilitlenme”ye/ “kilitlendiğimize” karşı dövüşmek cesareti, cüretidir...
“MÜLTECİ HÜZNÜ”YLE YAŞATILDIĞIMIZ VE “SEN”
► Bu öncelikli vurguyla başlamalıydım sana yazacaklarıma, her şey çok daha fazla çürüyüp/ çözülürken...
Keşke sana yazmaya böyle başlamayabilseydim; ama elden ne gelir?
“Sen”, hayır hayır “siz” değil, “sen” deyince aklıma Ahmet Telli’nin, “Çocuksun Sen / II”si geliyor; mırıldanıyorum sessizce...
“Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte
Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan.”
► Hâlâ “mülteci hüznü”yle yaşatıldığımız vahşetin orta yerinde, dediğim gibi, her şey çok daha fazla çürüyüp/ çözülürken; yalan(lar)la iç içe geçmiş sanrılar da büyüyor/ büyütülüyor.
İnsan(lık)ın yitip gittiği, daha doğrusu yitirtildiği bu labirentte sanrılara belenmiş söylenceler icat etmek kolay, ama bunlardan kurtulmak zordur. Boş bir balonu (her türden kanıtlarıyla düpedüz cehaleti), bolca sıcak havayla (yani, sırf hüsnükuruntuyla) tıka basa doldurup havalandırmak yeter de artar bile; hele bu hüsnükuruntuda ayak direnirse bu uydurma uçuş için gerekli yakıt bol bol sağlanmış olur... türünden bir şey bu!
► Bu durumda geleceği düşünmemek olası değil, düşünmek de acı verici. Ama nasıl olursa olsun bugünde yanıtını arayan gelecek ansızın gelecek; biz istesek de istemesek de böyle bu...
Kolay mı? Kocaman selleri meydana getirenler, küçücük derecikler değil mi aslında?
Kapitalist toplum, insanları umutsuzluğa düşürme makinesiyken; insan(lar)ı dişlileri arasında acımasızca öğütme işlevini (layığıyla!) yerine getirirken; yine ve bir kez daha tutku ile aşk, büyük işlerin kanatlarıdır.
Bu felaketin ortasından insan(lık)ın, yeniden ve hâlâ kanatlanma umudu vardır, diridir. Çünkü yaşayanlar için umut her zaman vardır. Umutsuzluk, ölüler içindir.
Yeter ki Elias Canetti’nin, “Saatin Gizli Yüreği”ndeki formülüyle, “Acılar da yanılabilirler” diyerek; irademizin hâkimi, vicdanımızın da esiri olacak kadar cesur olabilelim.
“Cesaret” dedim... Çoktandır unuttuğumuz/ unutturulan bu gerçek, yani cesaret; hayatı hiçe sayar, ama vicdanı değil.
İNSAN
► Cesaret... Vicdan... Ve diğerleri...
Görüyor musun, karanlıklar ortasında yine insan(lık)dan söz etmeye başladık...
Yeniden kazanmak mümkün kuşkusuz; ama yaşadığımız kesitte insan(lık)ı kaybettiğimizi düşünüyorum,
Kaybettiğimiz kazanabiliriz. Bu şu anda bir gelecek sorunu olabilir; ama gelecek hep bugünde biçimlenir; ve eğer gelecek hakkında düşünmezsek, bir geleceğimiz de olmaz, olamaz.
O hâlde nereye gidersen gidelim, bütün kalbimizle gitmemiz, yapmamız, yaratmamız; geleceği biçimlendirmemizin kaldıracını oluşturuyor.
Bu elbette kolay falan değil; “kolay”lıkla alâkâsı da yok! Hem nasıl olabilir ki?
“Kolay”, tehlikeden kaçan, risk almayan coşku ve tutkularını yitirmiş bir sıradanlıktır.
Bilinir: Sadece fazla uzağa gitmeyi riske edebilenler ne kadar uzağa gidebileceklerini görebilirler.
Üzerimizde kurulan “makro”sundan “mikro”suna değin bize, insan(lık)a ait olmayan tüm iktidar ilişkilerine “Hayır” demekle aşılabilecek sıradanlık/ sıradanlaştırmanın ardında Gilles Deleuze’ün, “Spinoza Üzerine On Bir Ders”inde ifade ettikleri vardır:
“O kadar kudretsiz insanlar var ki; işte onlardır tehlikeli olanlar - işte onlardır iktidarı ele geçirenler. Ve kudret ve iktidar mefhumları birbirlerinden o kadar uzaktadırlar ki, iktidar insanları iktidarlarını başkalarının kederi üzerinden kurabilirler ancak. İktidarlarını başkalarının kederleri üzerinden inşa eden güçsüzlerdir onlar. Kedere ihtiyaçları vardır. Kölelerden başka kimse üzerinde iktidar kuramazlar - ve kölelik tam anlamıyla kudretin azalışının rejimidir. İktidarlarını kederle kuran, ancak öyle yönetebilen insanlar vardır. Şu tipten kederler rejimi kurarlar: ‘Pişman olun’ tipinde, ‘nefret edin birilerinden’ tipinde - ve eğer nefret edecek birisini bulamazsanız, kendinizden nefret edin tipinde, vesaire.... Spinoza için bu lanet olası bir durumdur. Ve eğer bir etik yazdıysa bu hayır, hayır demek içindir.”
YABANCILAŞMA
► İfadeye gayret ettiğim söz konusu “kilitlenme”nin ardında boylu boyunca, çağımızın ve kapitalizmin en önemli sonuçlarından birisi olan yabancılaşma yatar...
Somut gerçeklikle, ekonomik ve siyasal temelleriyle birlikte irdelenmesi gereken yabancılaşmanın, tarihsel, sosyo-ekonomik temellerinden, siyasi öğelerinden soyutlanması olanaksızdır.
Aslı sorulursa (ve özetle) yabancılaşma olgusunun temeli, insanın insan olarak öznelikten çıkıp nesneleşmesidir.
Özel mülkiyet ile yabancılaşma birbirlerini karşılıklı olarak koşullandırmakta, birbirlerinin hem nedeni, hem de sonucu olmaktadırlar.
“Peki, özel mülkiyet ile yabancılaşma arasındaki bu ilişkinin temeli nedir” mi? İşgücü ve giderek de insanın metalaşarak, üretim sürecinin pasif bir parçası olmaya zorlanmasıdır.
Yabancılaşma konusunda John Lewis’in söylediklerine de katılmamak olanaksızdır: “Yabancılaşma terimi çoğunlukla o denli bulanık ve kaypak bir anlamda kullanılıyor ki, kimi çevrelerde, herkesin dilinden düşmeyen basit bir sözcük oldu çıktı neredeyse. Bu bir talihsizliktir; çünkü, sözcük çok anlamlı bir insani yaşantıya gönderme yapmaktadır. Bu yaşantı bir hüzün, bir zihin perişanlığı, bir şaşkınlık ve bir yoğun yalnızlık duygusu... Derin bir tedirginlik, yaklaşan bir felaketin sezgisi, bir tinsel bitkinlik duygusu, yaşama, güvene ve inanca bir yeniden dönme özlemidir -üstelik kaçınılmaz bir olgudur da- terim sonra gelse de, yanlış kullanılmış olsa da gösterdiği şey yine olduğu gibi.”
Yabancılaşma, en çok toplumsal kriz dönemlerinde, yani bunalım ve atılım dönemlerinde tartışma konusu olur. Bak şimdi bunları yeniden tartışıyoruz.
Karl Marx’ın tanımıyla yabancılaşma: “Özel mülkiyet, çözümleme gereği yabancılaşmış emek, yani yabancılaşmış insan, yabancı kılınmış emek, yabancı kılınmış yaşam, yabancı kılınmış insan kavramından doğar.”
Sınıflı toplumların kaçınamadığı kaderdir yabancılaşma.
İnsanın şeyleşmesini, nesneleşmiş ve yabancılaşmış insanın öyküsünü en iyi ve en çarpıcı anlatan toplumsal sistemdir kapitalizm.
Özel mülkiyet temeliyle başlayan yabancılaşmaya koşut olarak üstyapısal kurumlar, bu temeli sağlamlaştıran adımlar atmakta gecikmez.
Yönetici sınıf, yabancılaşmış insana ihtiyaç duyduğu için kültürüyle, yaşam biçimiyle, günlük-orta veya uzun vadeli politikalarıyla, baskı aygıtı olan devlet örgütlenmesiyle vs. yerini sağlamlaştırmak zorundadır.
En nihayetinde yabancılaşmış insanı, istediği gibi koşullanmaya ve sürülmeye hazır bir hâle getirmiş olur.
Barışçıl tarzlarla sonuç alamazsa, zoru devreye sokarak korku, sindirme ve baskı ile yabancılaşmayı derinleştirmek zorundadır.
► Yabancılaşmanın toplumsal sonuçlarına gelince...
En başta verili koşullara uyum (konformizm) ve geri çekilme gibi bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Yabancılaşmış insanda en çok görülen davranış biçimi konformizm olmuştur. Hele ağır baskı koşullarından sonra bu çok daha geçerlidir. Kendini sisteme karşı güçsüz hisseden insan, geri çekilmekte ve istenilen koşullara çok çabuk uyum sağlayabilmektedir. Geri çekilme, hem sosyolojik, hem de psikolojik açıdan güçlü olana karşı en iyi savunma mekanizmasıdır. Verili toplumsal normlara uyum sağlayamayan insan, onların karşısında kendi normlarını savunamayınca geri çekilmeyi tercih edecektir.
İkinci olarak, yabancılaşma, insanda güçsüzlük sonucunu doğurmaktadır ki, bu en temel sonuçlardan biridir. Birey, büyük toplumsal kurumlar karşısında çok yönlü bir güçsüzlük duygusu yaşar. Bu, kurumlar olduğu kadar, modern toplum karşısında da yaşanan bir güçsüzlüktür. Kendi ayakları üzerinde duramayan, bir yerlere, bir şeylere, başkalarına yaslanmadan bir şey yapamayan bir kişilik tipi çıkar ortaya. Güçsüzlük, sonuçta, toplumsal normlar doğru olmasalar dahi, insanda onlara uyma, boyun eğme sonucunu doğuracaktır.
Üçüncü olarak, yabancılaşma insanda topluma, diğer insanlara ve nihayetinde kendine karşı güvensizlik doğuracaktır. Bu da elbette ki toplumla yaşamayı sınırlayacak, toplumdan izolasyonu koşullandıracaktır. Kapitalist toplumlarda yalnız yaşama eğilimi ciddi oranlarda saptanmıştır.
Dördüncüsü, kötümserliktir. Geleceğe güvenle bakabilme olanaksızlaşır. Düş kurma yetisi alabildiğine azalmıştır. Hayatın her alanına ait kötümserlik yaşamın ana hatlarını belirler. Sosyolojik olarak, toplumsal karamsarlık ve geleceksizliktir bu..
Beşincisi, insanın kendisiyle aynı konumdaki insanlara karşı duyduğu korkudur. Yabancılaşma o boyutta bir korku yaratır ki, insanlar konuşmaktan, beraber olmaktan vs. dahi korkar hâle gelirler. Günlük yaşantıda bunun örneklerini çokça ve sıkça görebilmek mümkündür.
Altıncısı, tam bir normsuzluk, kişiliksizlik sonucu doğurur. Öylesine “elastik” bir tarz kişilik(sizlik) oluşur ki, her ortama uyum sağlama biricik doğru şey olur.
Yedincisi, yaşamın anlamsızlaşması ve bireyin kendine yabancılaşmasıdır. Birey açısından yaşam anlamsızlaştığı oranda tüketici “yapay” talepler yaşamın başlıca amacı hâline gelir ki, insani olan her şeyden uzaklaşılır.
Bunlarla birlikte de;
• Toplumsal kurumlara ve topluma karşı gelen bir korku, güvensizlik ve onlar karşısında güçsüzlük.
• Geleceğe karşı kötümserlik, değişime karşı inanç ve güvenin yitirilmesi.
• Otoriter ve totaliter rejimlere kolayca uyum ve bu tür toplumsal kültürlere yatkınlık.
• Bastırılmış duygu ve düşünceler, otoriter eğilimler sonucu saldırganlık.
• Toplumsal kültürsüzlük, kişiliksizlik, toplumsal çürüme.
• Yaşamın her alanında kokuşma, yaşamın anlamsızlaşması sonucunda intihar eğiliminin ciddi düzeylerde artması.
• İnsanın yarattığı, ürettiği şeye karşı duyduğu ilgisizlik, kayıtsızlık, denetimsizlik ile birlikte robotlaşma.
• İnsanı insan yapan değerlerden uzaklaşma, insan olarak yok oluş devreye girer...
► Bunları yaşıyor/yaşatılıyor olsak da, bir şey daha var!
Evet tüm bunlara karşın yabancılaşma, öteki yanıyla da, “Yaşama, güvene, inanca bir yeniden dönme özlemidir”...
Yani, yabancılaşmanın kaynağı zorunluluk, zorunluluğun karşıtı ise özgürlüktür...
CESARET
► “Özgürlük” mü? İşte en baştan çıkartıcı, “zor” ve gerekli olan da budur; ve de cesaret, cüret ister...
Hızla ilerleyelim:
Cesaretimizi kendi umutsuzluğumuzdan elde ederiz; kaçışlardan ya da korkularımızdan değil.
Ya da hiç kimse alışkanlıklarına kolay kolay veda etmek cesaretini gösteremezken; ve ayrıca da şüphe içerisindeyken; cesaret gerektireni yapmaktır en doğru olan.
Ancak unutulmasın, uzaktan cesur olmak kolaydır; cesaret en çok nefes nefeseyken gerekli ve ‘olmazsa olmaz’dır!
Bir şey daha: Her şeyi kazanmak istediğinde, her şeyi kaybetmeyi de göze almak gerekir.
Cesaretimi kaybetmem; çünkü bana göre, her yanlışım ileri doğru atılmış bir adımdır sadece.
Ve de korkak, tehlikeye düşünce ayaklarıyla düşünendir. Sonra da korkular cesaretle püskürtüldüğü oranda, olanaklar ısrarla takip edildiğinde çoğalır.
Veya cesur ve korkak, aynı korkuyu duyarken sadece cesur korkusunu karşısına alıp onu bir alev topuna çevirebilir.
Bunun içindir ki cesaret zafere, korkaklık ise ölüme götürür insan(lık)ı...
ANIMSAMAK
► “Çok katı ve karşılıksız” mı?
İnan değil... Kerem ile Aslı’yı veya yakın geçmişi, sevdalarla yaratılan o büyük yangınları anımsaman bile yeter de artar...
Durmadan bellek tazeleyip, hatırlamak gerek, yaşanmış her şeyi, hiçbir şeyin boşa olmadığını, tıpkı ‘68’in duvar sözlerindeki gibi:
“Açlıktan ölmemenin bedelinin sıkıntıdan ölmek olduğu bir dünya istemiyoruz”...
“Düş kurarak yeniden öğrenmeye başla”...
“Yasaklar yasaklanmıştır”...
“Ne olursa olsun pişmanlık yok”...
“Düş + evrim = Devrim”...
“Azıcık boyun eğme çok fazla teslimiyete yol açar”...
“Hepimizin içinde bir polis uyumakta, onu öldürmeliyiz”...
“Utanç karşı devrimdir”...
“Zor olan üstesinden hemencecik gelinebilendir. İmkânsız olansa biraz zaman alır”...
“İnsan ne aptal ne zekidir; ya özgürdür ya da değildir”...
“Kendimizi değil, devrimi ciddiye alalım”...
“Abartı, yeniyi yaratmaya başlamaktır”...
“Kaldırım taşlarının altında kumsal var. Seni seviyorum!... Hadi! bunu kaldırım taşlarıyla söyle!!!” ...
“Hiçbir şey talep etmeyeceğiz. Hiçbir şey için rica etmeyeceğiz. Alacağız. İşgal edeceğiz”...
“Barikat sokağı tıkar ama ufkumuzu açar”...
“Biz ancak herkes kendi kendinin önderi olduğunda, iyi bir öndere sahip olabiliriz”...
“Özgürlüksüz sosyalizm kışlaya benzer”...
MESELE YÜREKTE
► Bunun için sadece yürekli olmak yeter...
Evet, evet bu kadar... Yoksa!
İnsanın yüreğinde gümbür gümbür yanan harlı bir ateş yoksa, o zaman kurum birikir yürekte; kapkara, boğucu...
Kapkara, boğucu, kurumlanmış bir yürek(sizlik) mı? O da olsa olsa, -Oscar Wilde’ın, “Sosyalizm ve İnsan Ruhu”ndaki deyişiyle,- “İnsanın haz almadığı bir şeyi yapması, zihnen ve ahlâken incinmesi demektir...”
Bu da bir tür cinayet (ya da intihar) değilse nedir ki?
EVET HAYAL
► “Bu hayal” mi?
Öyle de nitelenebilir!
Ama hangi yaşta olursak olalım, dünyayı hâlâ, sınır tanımayan hayal gücü döndürüyor.
SEVMEK
► Sevmeyenler “hayal” kuramazlar; hayalsizler sevdasızdırlar...
Publilius Syrus’un gibi, “Animo imperabit sapiens stultus serviet/ Bilge yüreğine hükmeder, budala boyun eğer,” diyenlerden değilim; tabii ölçüsünü de kaçırmamak kaydıyla...
“Bu kayıt da niye” mi? Cicero’nun (M.Ö. 44), “Yaşlılık ve Dostluk”taki uyarısından:
“Ne çok çabuk sevmeli, ne de uygun olmayanı sevmeli. Sevilecek olan kimseler dostluk kurmaya uygun olmalı. Bunlara da ne yazık ki çok az rastlanır. Üstün olan her şey az olduğu gibi, kendi türünde her yönden üstün olanı bulmaktan daha zor bir şey yoktur...
Önce iyi insan olmak, sonra kendine benzeyeni aramak doğru olur...
Erdemsiz ne dostluğa, ne sevgiye, ne de istenen herhangi bir şeye erişebiliriz. Erdeme değer vermeden dost edindiklerini sanan insanlar, bir gün kötü bir olayla karşılaşmak zorunda kalırlarsa, o zaman ne denli yanılmış olduklarını anlarlar. Bunun için bir kanıya vardıktan sonra sevmelisin, sevdikten sonra bir kanıya varmamalısın...”
► Bu parantezi unutmadan, benim için sevmek; tıpkı Cahit Irgat’ın dizelerindeki üzere, “Ekmek gibi ellerin var/ Sıcacık.../ Seni niçin sevmeyeyim!” demektir.
Sevgi, iki yalnızın birbirini kucaklaması, dokunması ve korumasıdır.
Sevgili, alan değil verendir.
Sevgiyle kendi kendini bulup kendisi olandır.
Elbette, “Gül dikensiz, sevgi engelsiz olmaz.”
Nihayet sevmek; Fasih Dede’nin, “Seni candan ziyade cananım / Sevdiğimdir, günahımı bilirim,” dizelerini iliklerine dek hissetmek, yaşamak, yaşatmaktır...
Ve kesinliğinden şüphe duymadığım bir şey daha var bu bab’da: Dolu dizgin sevmeyi bilmeyen, ölmeyi de göze alamaz...
Sevgi, “Aşk için yanmalı aşk işte o zaman aşk” demek olduğu kadarıyla, vermesini bilmektir. Sevmeden verebilirsiniz, ama vermeden sevemezsiniz.
AŞK YENİDEN
► Ya aşk?
Gözden çok gönülle, coşkuyla, cüretle gören aşk; bir değişimle, değişiklikle karşılaştığı zaman değişmez; eğer değişirse de ona “aşk” denmez.
Çehov gibi, “Her şey aşka boyun eğer,” denilebilir mi? Bilmiyorum! Ancak, aşkın, yoksulluk ve devrimin en iyi öğretmenler olduğundan hiç şüphem yok.
Aşık olan herkesi eşit kılan aşkın da, ateş gibi varlığını sürdürebilmesi için dur durak bilmeyen yangınlara, harekete gereksinimi vardır.
Aşk ateş gibidir, gıdasız kalınca söner.
Aşkın gelişi, aklın gidişidir.
Aşktan kurtulmak ona tutulmak kadar kolay değildir.
Ama yakınmak aşkın ölüm ilanıdır; yani aşk bıkmakla ölür, unutmakla da gömülür.
Aşk sürekli birbirine bakmakla değil, birlikte aynı yöne bakmakla gelişir.
Aşk öylesine engin bir denizdir ki, ne ucu vardır ne de bucağı...
“İyi de aşkın en iyi tanımı ne” mi?
O da Aragon’dandır, “Kimse bilemez senin olmadığın bir pazar günü kalabalığın ne olduğunu”!
Daima ve durmadan aşık olmak mümkün. Tıpkı Jean Moreau’nun, “Yaşınız sizi aşktan korumaz. Ama aşk bir dereceye kadar yaşlılıktan korur,” sözlerindeki üzere...
ARZUYLA İSTEMEK VE İNANMAK
► Arzuyla istemek ve inanmak eyleminde ifadesini bulan aşk; sadece istenen, beklenen değil, onun için göze alarak harekete geçmektir, yapmaktır...
Hayır; sözünü ettiğim “isteklerin kölesi” olmak değildir...
“Körleşmiş istekler” dışında bir şeyden söz ediyorum.
Anlattığım, bir şeyi istediğimiz zaman hep onun çekici yanlarını görürüz, onu elde ettikten sonra da hep kötü yanlarını buluruz türünden bir şey değil.
Benim dediğim: İsteklerimize sahip olursak zengin, ancak istediklerimiz olmadan yaşayabilirsek güçlüyüz demekten başka bir şey değil.
Burada da bilinçle isteyerek, göze alarak inanmak belirleyicidir. Anton Pavloviç Çehov’un, “İnsan, inandığıdır,” derken altını çizdiği de budur.
Hatırlatayım: İnandığınız gibi yaşamıyorsan, yaşadığın gibi inanmaya başlarsın ki, bu da “olağan”ın (“sürü”nün) bir parçası olmaktır...
Baştan ayağa aşkla, olağan”ın (“sürü”nün) parçası olmamak mümkündür.
Çünkü aşkın cüreti, insana, her şeyi olduğu gibi değil, görülmesi gerektiği gibi görme ve yapma gücü verir...
İşte bu noktada “imkânsız” gerçekten de imkânsız olur...
Kaldı ki bir şeyin imkânsız olduğuna inanmak, onu öyle yapmaktır.
Yine bence insanları sınırlandıran “gerçekler” değil, gerçek olduğuna inandıklarıdır...
YÜZLEŞMENİN “ZORUNLU ZORLUĞU”
► Bunun için “imkânsız”la, “olağan”la yüzleşmek ‘olmazsa olmaz’dır.
Yüzleşmelerin en önemlisi kendimizle olandır. Ancak çoğu zaman ihmal ettiğimiz de budur.
“Zor”, “zorlu” ve “zorunlu” olandan söz ederken, bu konudaki “zorlukları” görmezden, anlamazdan gelmiyorum...
Ancak demek istediğim, fırtınaların, insanın denizi sevmesine engel olamaması gerektiğidir...
Denizi sevmek, fırtınayı kabullenmektir; hem fırtınasız denizin deniz olması mümkün müydü?
ACI, ALDANMAK, AFFETMEK
► “Acı” insan(lık)ın en yaratıcı okuludur...
Acı çekmeyen var mı?
Acı çekmeyenler, başkalarının acı çekeceğini akıllarına bile getirmeseler de; “öteki”nin, “başkaları”nın acılarına lakayt kalsalar da; acıların öğreten/ terbiye eden bir yanı olmuştur hep...
Hani elmas nasıl yontulmadan kusursuz olmazsa, insan da acı çekmeden olgunlaşamaz dense yeridir. (Herkes gibi “ben” de acı çektim; hasretlerin, acıların ve -ille de- umutların kaç çeşit olduğunu “bildiğim” kanısındayım.)
Acı çeken, acıdan öğrenen affetmesini de bilendir.
Başkalarını sık sık affeden, ama kendini asla affetmeyendir.
Ya da başkalarını azarlar gibi kendini azarlayıp, yine kendini affeder gibi başkalarını affetmeye çabalayandır ki, bu da, beşeri münasebetlerimizdeki en önemli adımlardan birisidir.
Evet, evet en kötüden iyiyi öğrenip, en iyiden kötüyü öğrenmememiz gerek bir dünyada; affetmenin ne olduğunu sadece cesaret bilir; korkaklığın doğasında af diye bir şey yoktur.
Korkak “aldatan”dır!
Aldatmaya ve aldanmaya en elverişli olduğumuz şeyler, bilmediğimiz şeyler; ve bir de “kurnazlık” sanrısıdır.
Çünkü aldanmanın en kestirme yolu, kendini başkalarından daha kurnaz sanmak salaklığıdır.
Aldatmak mı? İnsan hiçbir zaman aldatılmaz, o kendi kendini aldatır olsa olsa.
Kaldı ki nihai kertede herkesin gözü kapalı olmaz. Kimileri gözlerini kendi istekleriyle yumarlar.
“NARSİSTLİK”
► Aldatan kurnazlığın ardında kocaman bir “narsistlik” yatar...
Örneğin aldatan kurnazın kendine olan aşırı hayranlığı, hiçbir itirazı, hiçbir suçlamayı kabul etmez, hatta geçmiş olaylarla ilgili vicdan azaplarını dahi susturmak ister.
Malum, bazı horozlar, güneşin kendileri yüzünden doğduğunu sanır!
Oysa bilmediğini bilmek, mütevazı olmak en iyi şeydir. Bilmediği hâlde bildiğini iddia etmek, mütevazı olmamak bir hastalıktır; yabancılaşmadır.
Kaldı ki her şeyi bildiğini söyleyenler, bu “iddia”ya sarılanlar, başka bir şey söylemezler.
Kendini “kusursuz” sananın, en azından bu kusuru varken; kendini beğenmişlik, yalnızca zayıf akıllıların sığınağıdır.
“Kusur” denilen şey, insani yanımıza ve insan(lık)a karşı bir hata ya da onlardan vazgeçişin bir biçimidir.
Bu nedenle “kusur” üzerine kafa yormak; buna ilişkin eksikliği açıkça dillendirmek, (hep “uç” olarak kalması kaçınılmaz olan) kusursuzluğa giden yoldur.
Söz konusu yolda atılan her adım, kendimizi yeniden kazanan bir insanlaşma öyküsü anlamı kazanacaktır.
Evet, bu öykünün amacı hep “uç” olarak kalacak, ancak bu hakkıyla yapıldığında da, bir sona geldiğinde ağlamak yerine böyle yaşadığı için gülümsenebilecek...
“Yaşamak” deyince bunun üzerine, kendimiz ve yaşadıklarımız üzerinden binlerce kez daha düşünmek gerek.
Hayır; “yaşadıklarımıza” dair “suç-suçlamak”la yol alamayız.
Fyodor Mihailoviç Dostoyevski gibi, “Suç, kötüye ve anormal toplumsal koşullara karşı bir protestodur,” diyerek topu taca atamayız.
Unutmamak gerekir ki, dans etmeyi beceremeyen, hep ve daima orkestrayı suçlar.
Yani demem o ki kendini beğenmiş insan, kendini körleştirir.
Ve nihayet dev aynasında yalnızca kendini görenler, cüceleşmeye mahkûmdur.
Çünkü “narsistlik”in ardında; hep -iki kere ikinin dört olmasına kızan- kendisi vardır.
İki kere ikinin dört olmasına kızanlar, ancak çıkarları iki kere ikinin dört değil, üç veya beş olmasını gerektirenlerdir.
İnsan davranışlarının merkezinde, sadece kendi çıkarının bulunması, “Nokta kadar çıkarın için, virgül kadar eğilme!” diyemeyen bir bayağılıktır.
Böyle ne mutlu ne de dost olunamaz...
DOSTLUK
► İnsan(lar)ın mutluluğu ya da mutsuzluğu, seçtiklerinin eseriyken; birçok insan da mutluluğu burnunun üstünde unuttuğu gözlük gibi etrafta arama yanılgısını yaşar.
Mutlulukla dostluk arasındaki ilişkiyi göz ardı ederek...
Dostluk, hiç bir şeye ihtiyacı olmadan elini tutan kişiye özgüdür; mutluluk ise bunun kaçınılmazıdır.
Yani gölgeye güneş ışığı, güneş ışığına da gölge getirendir.
Veya herkes giderken kollarını açarak gelendir.
Ya da Isokrates’un, “Dostları yaşamın talihsizliklerinde ve ortak felaketlerde dene. Çünkü, nasıl ki altının saflığını ateşle anlıyorsak, dostları da üzücü olaylarda tanırız...”
Ancak, böylesine önemli olan dostluk, topraktan bir maşrapa gibi, önemsiz bir nedenden birdenbire kırılabilecek kadar hassastır; müthiş bir dikkat ister.
Her gün yeniden başlayıp, daha fazla özen isteyendir.
KONUŞMAK
► Dostluk için konuşmak, konuşmayı yeniden, bir kez daha ve bıkıp usanmadan öğrenmek gerek...
Birincisi: İnsan, konuşmaya başlayınca şaşırmaya da başlar.
İkincisi: Konuşmak, öğrenmeye yol açar ama dehanın okulu yalnızlıktır.
Üçüncüsü: Zamanında davranmasını bilmedikten sonra konuşmanın hiçbir yararı yoktur.
Bu üçünün toplamı, beni konuşmak dediğim şey...
TOPARLARSAM
► Bir kere var olmak için, bir daha hiç var olmamak gereken dünyada insanın varoluşu, varlığı anlamlandırdığı oranda insani bir gerçektir; yoksa “insanlık-dışı”.
Hayat, her zaman insan bağlamında var olmaktır; asla “olmuş olmak” değil.
Elbette hiçbir şey hiçten doğmaz. Hiçle başlayan, hiçle biter.
Bu nedenle insan, imkânsızların inkârı için vardır. “İmkânsız” mı? Bunun ne olduğu hâlâ bilinmemekte. Açılmamış kanatların büyüklüğü ve imkânsızı nasıl da imkân dahiline kaydedeceği bilinmez.
► “İmkânsız”ı reddederek, insan olmayı öğrenen bir öğrenimin öğrencisi olmak; istenç, zaman, ısrar ve tutku ister. İnsanın, bir şeyi öğrenmesi için, her şeyden önce sevmesi gerekir; yani sevdanın cüretkârlığına olan ihtiyacı vardır.
Hiç durmadan “hâlâ öğreniyorum” diyen bir mütevazılığı ‘olmazsa olmaz’ kılan ve “çok bilmişliği” elinin tersiyle iterken; öğrenmeden düşünmek tehlikelidir, düşünmeden öğrenmek de yararsızdır...
► Öğrenmek, tanımak, aşmak ısrarlı bir sabır işidir.
Gerektiği kadarıyla sabrı olmayanların çok yoksul olduğunu düşünürüm. Sözünü ettiğim sabır, daha geniş ve kucaklayıcı bir anlayışa ulaşmanın anahtarıdır.
Yaşamın büyüğünden küçüğüne uzanan acıları için önce cesaret sonra da sabır gerekir.
► İnsan, düşünce ve davranışlarıyla, yani tercihiyle “cehennemi cennete” ya da “cenneti cehenneme” çevirebilir.
Olumlu ile olumsuz, bir bütünün iki yüzüdür.
► Cato’nun, “Size kafanız hükmediyorsa kralsınız, vücudunuz hükmediyorsa köle!” sözlerindeki dikotomiye katılmam, bu mekanik görüşü paylaşmam mümkün değil.
► Schiller’in, “Akıl ve dirayetin ak saçlılarınki gibi, ama yüreğin masum çocukluk yüreği olsun,” sözüne müthiş değer biçerken; sahip olmadığım şeylere üzülmem, sahip olduklarıma da sevinmem. Her şeyi ve “büyük sonuçları” (o neyse?) birden bire beklemem.
“Büyük görünme” gayretinin bir küçüklük, küçülme olduğunu bilirim.
Olduğumuz gibi olmak cesaretli bir duruştur. (Zayıf yanlarımızı bildiğimiz oranda, daha az yanılırız.)
► Alçak yerde tepecik kendini dağ sanırken; büyük yanlışların altında abartılı gurur ve kibir yatar.
Gurur koltuk değnekleri gibidir, insanı yükseltirse de boyunu uzatmazken; kibir de bele bağlanan taş gibidir. Onunla ne yüzülür ne uçulur.
Kaldı ki kibirli olmak, yeterince acı çekmemişliğin kanıtıdır. Ve nihayet kibirlenmek, cahilliğin ta kendisidir.
Bilmem bilir misin? Meyvesi olan ağaç başını, kollarını yere eğer; onları herkesle paylaşmak için.
► Ve nihayet soyut, genel ve elbette bir sınıfın ahlâk dersleriyle şişirilmiş gevezelikleri gündelik hayatları biçimlendirirken; kendimize sahip çıkma yolunda en büyük düşman kararsızlık ve ikircimken; durup dururken darılmak, yersiz konuşmak, tanımadan güvenmek doğru değildir.
Aslolan Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin formülündeki üzere “olmaktır”:
“Sevgide güneş gibi ol,
dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
hataları örtmede gece gibi ol,
tevazuda toprak gibi ol,
öfkede ölü gibi ol,
her ne olursan ol,
ya olduğun gibi görün,
ya göründüğün gibi ol.”
“SONLAR”KEN: ANIMSANMASI GEREKEN SÖZLER
Buncasının ardından “son” şey de, anımsanması gereken sözleri yüksek sesle haykırarak yaşamaktır...
Hadi o hâlde...
► Dante: “Küçük bir kıvılcım, yangına sebep olur”...
► Sokrates: “Bütün bildiğim, bir şey bilmediğimdir”...
► Gerhart Hauptmann: “Durgun sular derin olur”...
► W. Shakespeare: “Kısa yazların baharı erken gelir”...
► Euripides: “Köle, düşüncesini söyleyemeyen insandır”...
► Publilius Syrus: “Geri vermeyeceğini almak, aldatmaktır”...
► Nietzsche: “Bazı şeyleri yarım bileceğine, bir şey bilme daha iyi”...
► Victor Hugo: “Hiçbir ordu, zamanı gelmiş bir düşünceye karşı koyamaz”...
► André Gide: “Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe insan yeni okyanuslar keşfedemez”...
► Konfüçyüs: “Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil”...
► Aeskhylos: “Görünmek istediğin gibi ol”...
► Vergilius: “Yeneceklerine inananlar, yenerler”...
► Vauvenargues: “Büyük düşünceler, yürekten doğar”...
► Margeret Oliphant: “Bana bir mutluluk söyleyin ki, acı karşılığında elde edilmiş olmasın”...
► Swift: “Görmek istemeyenler kadar kör yoktur”...
► Yunan Atasözü: “Hızlı davran, yavaş düşün”...
► IV. Murat: “Bağdat’ı almaya çalışmak; Bağdat’ın kendinden daha mı güzeldi ne!”
► Emerson: “Korku, bilgisizlikten doğar”...
► Jean Jacques Rousseau: “İnsanlar hür olarak doğar, ama her yerde zincire vurulmuş olarak yaşarlar”...
► Albert Camus: “İnsan ‘ne ise o olma’yı reddeden tek yaratıktır”...
► Mevlana: “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşır”...
► Liesherak: “Umut olmadan, umut edilen ele geçirilemez”...
► Schiller: “Ölmeyi göze almazsan, yaşayamazsın”...
► Longfellow: “Sabah yaklaştıkça, gece kararır”...
► Balzac: “Tutku, evrensel bir hastalıktır. Onsuz din, tarih, sevgi, sanat olamaz”...
► Plautus: “Söylemek, yapmaktan daha kolaydır”...
► Geoffrey Chaucer: “Acılar ve sevinçler, birbirine komşudur”...
► John Foster: “Deha, insanın kendi ateşini yakmasıdır”...
► Çin Atasözü: “Dünyada kusursuz iki insan vardır. Biri ölmüştür, biri de doğmamıştır”...
--------------------------------------------------------------------------------
[1] 9-12 Ağustos 2007 tarihleri arasında düzenlenen Gümüldür’de düzenlenen Türkiye Tiyatrolar Buluşması’nda 9 Ağustos 2007 tarihinde yapılan konuşma metni...
www.yenikapi.tiyatrosu.com