Hakan Kirezci
04-11-2007, 15:55
Uzunca bir süredir dillendirilen “İki büyük yaratma”, daha doğrusu “Sadece iki büyük bırakma” söylentilerinin artık operasyona dönüştürüldüğü izlenimi gitgide güçleniyor. Önceleri utangaç edalarla dokundurulan bu durum dün geceden itibaren ahlaksız bir cesaretle iyice su üzerine çıkıyor gibi görünmekte.
Peki neden sadece iki büyük?
Böyle bir operasyonun sonuçlarından ve ortaya çıkacak olan yeni konjonktürden kimler ne medet ummakta ve ne tür yararlar sağlamayı beklemektedirler?
Bugün futbol, "manüfaktür" dönemini, sonra da iç pazara dönük endüstriyel dönemini geride bırakıp küreselleşmiş bir endüstri olarak icra ediliyor ve en gelişmişinden en az gelişmişine , tüm ülkelerde bu sanayi dalı, globalleşme hattı ve iddiasını izleyerek büyüyor. Bu, hem sermaye birikimi temelinde, yani futbolun bir sektör olarak ekonomik büyümesi , hem de futbolun toplumları yönetmenin, yönlendirmenin daha etkin bir aracı olarak gelişmesi, genişlemesi demek.
Futbol, tabii ki, en seyirlik , en satılabilir spordu ve en kısa zamanda, arsalardan biletle girilen stadyumlara taşındı. Oradan, gazetelerin sayfalarında beslendi, giderek elektronik medyanın, radyonun, TV'nin kucağında serpilip gelişti. Artık o "şov"un parasını sadece stadyum biletinden değil, medya üstünden kazanmak mümkün oluyordu. Giderek reklamveren için bir mecra olmayı başardı futbol.
Futbol, tüm dünya genelinde 3 milyar alıcısı olan ve yaklaşık yıllık cirosu 500 milyar doları bulan bir dev global sanayidir artık...
Manchester United Genel Müdürü Peter Kenyon durumu özetliyor: "Sorun, bir futbol kulübü olarak mı, yoksa artık küreselleşmiş bir sporda dünya çapında tanınan uluslararası bir marka olarak mı algılandığımızı bilmektir."
Tam burada az önceki soruya geri dönelim: Neden sadece iki büyük?
Artık iyice biriken yerli futbol sermayemiz kabına sığmakta zorlanmaktadır. Ülkemiz dahilinde ki 30-40 milyonluk pazar tatmin edici bir pazar olmak için yeterli gelmemektedir artık.Oysa global düzeyde 3 milyarlık bir pazar orada kemirilip durmaktayken bu güruha dahil olamadan burnunu çekmekten sıkılan yerli futbol endüstrisinin kemirgenleri gözünü ve dişlerini dışarı çevirmiş durumdalar. İtalyan Serie-A, İngiliz Premier Lig, İspanyol La Liga, Alman Bundes liga ve bunlara ek olarak Latin Amerika ligleri bu büyük pazarda eşinip durmaktayken, kendilerini global düzeyde pazarlamasını becermiş bu ligler arasına Türkiye Süper ligini dahil etmenin yolları acilen aranıp bulunmalı ve uygulamaya geçilmelidir artık.
Bu anılan liglerin ortak özellikleri nelerdir? Hiçbiri iki büyük! takımdan fazlasını bünyesinde barındırmamaktadır. Bu kuralın ihlaline en yakın lig olan Serie-A da, sermayenin yanılıp büyük büyük yatırımları ikiden daha fazla kulübe yapması sonucu ortaya çıkan ikiden fazla büyük takım sorununu sözde temiz eller operasyonlarıyla İtalyan Yargısı çözüvermiştir. Ahlak ve adalet kavramlarının arkasında ki organizasyonlar açgözlü sermayenin kendisine zarar vermesini önlemektedir.
Amerikan borsalarında dünyaya açılabilmeyi beceren büyük Türk şirketleri sponsorluk için ayırdıkları kaynakların iç piyasa da zorunlu olarak bölünmesinden rahatsızdır. Rakamı artırmak yerine yatırım yaptıkları takım sayısının azaltılmasını istemektedirler. Bir zamanlar Avea isimli GSM şirketinin Trabzon yüzünden çektiği sıkıntıları hatırlayın. Kendilerini dört büyük takımdan biri olarak görmelerine karşın forma reklamı paylaşımında gözardı edilmelerini tepkiyle karşılayan Trabzon taraftarı ekonomik yaptırım uygulamaya kalkınca bu şirketin nasıl çark ettiğini, Trabzon’a özel TV reklamlarıyla gönüllerini almak zorunda bırakıldığını hatırlayın. Artık bu tür sıkıntılar yaşamak istemeyen sponsorlar Trabzon’u devre dışı bırakmayı becermiş bulunmaktalar. Şimdi sıra sırtlarında ki diğer bir yükü atmaya gelmiştir. Acısız bir operasyonla bunu da becerebildikleri takdirde ellerinde ki sermayeyi parçalamadan sadece iki takıma yatırıp uluslararası piyasaya açılmayı hedeflemektedirler. Böylelikle markalarıyla birlikte sırtladıkları ve sırtına bindikleri (Böyle de garip bir ilişki işte) marka haline gelmiş takımlarla daha büyük denizlerde yelken açma fırsatını bulabilecekler. Yayıncı kuruluş olarak da aynı durum geçerli tabii. Yatırdıkları 500-600 milyon dolarlık sermayenin 3 yerine 2 parça olarak kullanılmasıyla güçlenmesini sağladıkları iki takım sayesinde dışarıda da yayın hakkı adı altında pazarlama alanlarını genişletebileceklerdir. Tüm bunların önünde ki tek büyük engel Beşiktaş JK olarak görünmektedir.
Bu gerçeğin çok önce farkına varan Fenerbahçe bu konuda en ileride olan kulüp olarak durmaktadır şimdi. Ardından Galatasaray’da aynı atılımın peşindedir ve bunun ilk adımı Seyrantepe projesidir. Bu tür bir mutasyonun en olmazsa olmazlarından biri ise taraftarının bu işe gönüllü hatta hevesli olmasıdır ki Beşiktaş işte tam burada kaybetmektedir!. Beşiktaş taraftarı ne kadar büyük bir niceliğe sahip olursa olsun globalleşmenin enstrümanlarını üflemeyi reddetmeyi sürdürmektedir. Gelenekler, Beşiktaş duruşu, Şeref, Hakkı, Fairplay, Adalet.... Bunlar Beşiktaş taraftarının kutsadığı ama markalaşmanın, metalaşmanın, kelimenin en dar anlamıyla SATILMANIN önünde ki büyük taşlardır. Bu kavramlara sırtını dayayan Beşiktaş taraftarı globalleşmenin önünde ki SON BARİKATTIR. Bu nedenle devre dışı bırakılmalıdır ve emin olun bırakılacaktır.
Ancak... Ben şunu düşünür ve şunu derim;
Beşiktaş’ı kendi anlayışlarına göre algıladıkları büyük statüsünden çıkarıp devre dışı bırakmaya çalışan endüstri ağalarının başarısı aynı zamanda Şerefin, aynı zamanda Hakkın, aynı zamanda adaletin, aynı zamanda Beşiktaş’lı duruşunun en büyük zaferi olacaktır.
Bu pisliğin üzerimize akmasını önleyecek son barikatın adıdır Beşiktaş.
Peki neden sadece iki büyük?
Böyle bir operasyonun sonuçlarından ve ortaya çıkacak olan yeni konjonktürden kimler ne medet ummakta ve ne tür yararlar sağlamayı beklemektedirler?
Bugün futbol, "manüfaktür" dönemini, sonra da iç pazara dönük endüstriyel dönemini geride bırakıp küreselleşmiş bir endüstri olarak icra ediliyor ve en gelişmişinden en az gelişmişine , tüm ülkelerde bu sanayi dalı, globalleşme hattı ve iddiasını izleyerek büyüyor. Bu, hem sermaye birikimi temelinde, yani futbolun bir sektör olarak ekonomik büyümesi , hem de futbolun toplumları yönetmenin, yönlendirmenin daha etkin bir aracı olarak gelişmesi, genişlemesi demek.
Futbol, tabii ki, en seyirlik , en satılabilir spordu ve en kısa zamanda, arsalardan biletle girilen stadyumlara taşındı. Oradan, gazetelerin sayfalarında beslendi, giderek elektronik medyanın, radyonun, TV'nin kucağında serpilip gelişti. Artık o "şov"un parasını sadece stadyum biletinden değil, medya üstünden kazanmak mümkün oluyordu. Giderek reklamveren için bir mecra olmayı başardı futbol.
Futbol, tüm dünya genelinde 3 milyar alıcısı olan ve yaklaşık yıllık cirosu 500 milyar doları bulan bir dev global sanayidir artık...
Manchester United Genel Müdürü Peter Kenyon durumu özetliyor: "Sorun, bir futbol kulübü olarak mı, yoksa artık küreselleşmiş bir sporda dünya çapında tanınan uluslararası bir marka olarak mı algılandığımızı bilmektir."
Tam burada az önceki soruya geri dönelim: Neden sadece iki büyük?
Artık iyice biriken yerli futbol sermayemiz kabına sığmakta zorlanmaktadır. Ülkemiz dahilinde ki 30-40 milyonluk pazar tatmin edici bir pazar olmak için yeterli gelmemektedir artık.Oysa global düzeyde 3 milyarlık bir pazar orada kemirilip durmaktayken bu güruha dahil olamadan burnunu çekmekten sıkılan yerli futbol endüstrisinin kemirgenleri gözünü ve dişlerini dışarı çevirmiş durumdalar. İtalyan Serie-A, İngiliz Premier Lig, İspanyol La Liga, Alman Bundes liga ve bunlara ek olarak Latin Amerika ligleri bu büyük pazarda eşinip durmaktayken, kendilerini global düzeyde pazarlamasını becermiş bu ligler arasına Türkiye Süper ligini dahil etmenin yolları acilen aranıp bulunmalı ve uygulamaya geçilmelidir artık.
Bu anılan liglerin ortak özellikleri nelerdir? Hiçbiri iki büyük! takımdan fazlasını bünyesinde barındırmamaktadır. Bu kuralın ihlaline en yakın lig olan Serie-A da, sermayenin yanılıp büyük büyük yatırımları ikiden daha fazla kulübe yapması sonucu ortaya çıkan ikiden fazla büyük takım sorununu sözde temiz eller operasyonlarıyla İtalyan Yargısı çözüvermiştir. Ahlak ve adalet kavramlarının arkasında ki organizasyonlar açgözlü sermayenin kendisine zarar vermesini önlemektedir.
Amerikan borsalarında dünyaya açılabilmeyi beceren büyük Türk şirketleri sponsorluk için ayırdıkları kaynakların iç piyasa da zorunlu olarak bölünmesinden rahatsızdır. Rakamı artırmak yerine yatırım yaptıkları takım sayısının azaltılmasını istemektedirler. Bir zamanlar Avea isimli GSM şirketinin Trabzon yüzünden çektiği sıkıntıları hatırlayın. Kendilerini dört büyük takımdan biri olarak görmelerine karşın forma reklamı paylaşımında gözardı edilmelerini tepkiyle karşılayan Trabzon taraftarı ekonomik yaptırım uygulamaya kalkınca bu şirketin nasıl çark ettiğini, Trabzon’a özel TV reklamlarıyla gönüllerini almak zorunda bırakıldığını hatırlayın. Artık bu tür sıkıntılar yaşamak istemeyen sponsorlar Trabzon’u devre dışı bırakmayı becermiş bulunmaktalar. Şimdi sıra sırtlarında ki diğer bir yükü atmaya gelmiştir. Acısız bir operasyonla bunu da becerebildikleri takdirde ellerinde ki sermayeyi parçalamadan sadece iki takıma yatırıp uluslararası piyasaya açılmayı hedeflemektedirler. Böylelikle markalarıyla birlikte sırtladıkları ve sırtına bindikleri (Böyle de garip bir ilişki işte) marka haline gelmiş takımlarla daha büyük denizlerde yelken açma fırsatını bulabilecekler. Yayıncı kuruluş olarak da aynı durum geçerli tabii. Yatırdıkları 500-600 milyon dolarlık sermayenin 3 yerine 2 parça olarak kullanılmasıyla güçlenmesini sağladıkları iki takım sayesinde dışarıda da yayın hakkı adı altında pazarlama alanlarını genişletebileceklerdir. Tüm bunların önünde ki tek büyük engel Beşiktaş JK olarak görünmektedir.
Bu gerçeğin çok önce farkına varan Fenerbahçe bu konuda en ileride olan kulüp olarak durmaktadır şimdi. Ardından Galatasaray’da aynı atılımın peşindedir ve bunun ilk adımı Seyrantepe projesidir. Bu tür bir mutasyonun en olmazsa olmazlarından biri ise taraftarının bu işe gönüllü hatta hevesli olmasıdır ki Beşiktaş işte tam burada kaybetmektedir!. Beşiktaş taraftarı ne kadar büyük bir niceliğe sahip olursa olsun globalleşmenin enstrümanlarını üflemeyi reddetmeyi sürdürmektedir. Gelenekler, Beşiktaş duruşu, Şeref, Hakkı, Fairplay, Adalet.... Bunlar Beşiktaş taraftarının kutsadığı ama markalaşmanın, metalaşmanın, kelimenin en dar anlamıyla SATILMANIN önünde ki büyük taşlardır. Bu kavramlara sırtını dayayan Beşiktaş taraftarı globalleşmenin önünde ki SON BARİKATTIR. Bu nedenle devre dışı bırakılmalıdır ve emin olun bırakılacaktır.
Ancak... Ben şunu düşünür ve şunu derim;
Beşiktaş’ı kendi anlayışlarına göre algıladıkları büyük statüsünden çıkarıp devre dışı bırakmaya çalışan endüstri ağalarının başarısı aynı zamanda Şerefin, aynı zamanda Hakkın, aynı zamanda adaletin, aynı zamanda Beşiktaş’lı duruşunun en büyük zaferi olacaktır.
Bu pisliğin üzerimize akmasını önleyecek son barikatın adıdır Beşiktaş.