Orijinalini görmek için tıklayınız : Rıdvan Akar BirGün Gztsindeki Beşiktaş Yazıları.
Yusuf Helvaci
11-02-2007, 16:48
Arşivimizde bulunsun... Kalemine kuvvet Rıdvan Abi... Çok güzel bir yazıydı...
"Bütünüyle kuşkudayım" Birgün'e de sızacaklar!
11/12/06
BİRGÜN
Aslında yılda bir ya da iki tane Çarşı ve Beşiktaş üzerine yazı yazıyorduk. Ancak Bir-gün'ün okur sayfası -herhalde renkli takım aşığı editörler sayesinde- bize hasredilince yanıt yazmak vacip oldu.
Beşiktaşlılığımızı eleştirmişler.
Şunun şurası 6.500 okurumuz olduğu için neredeyse çoğunu ismen biliyoruz. Bizimkisi, Muharrem ile Kerem...
Demişler ki; Birgün halkındır. "Babasının köşesi gibi kullanmasın", Kerem korkutmuş! "Valla almam" diyor.
Başlayalım.
Siz Beşiktaşlılardan başka stadında "halkın takımı" yazan başka taraftar biliyor musunuz? Birgün ile Beşiktaş birbirlerine yakışıyorlar. Oysa siz isterseniz okuyacak o kadar çok "gazeteniz" var ki mesela Ertuğrul Özkök, Ergun Baba-han, Mehmet Yılmaz, Emre Aköz, Ercan Saatçi ve tilmizleri... Mesela birçok gazetenin Aziz Yıldı-rım'a meftun spor sayfaları... Üstelik daha çok satıyor, etkili, yetkili, her bir şeyi manipüle edebiliyorlar.
Siz iyisi mi bizim adamıza ilişmeyin.
Siz FenerbahCHE'li değil misiniz? İlhamınızı nereden aldınız? PenCHE'den. Demek ki neymiş? Solcunun FB'lisi bile Beşiktaşlı solcuyu taklit edermiş.
Devam edelim.
"Çarşı'ya misyon yüklemeyin" diyorlar. Fe-nerbahCHE ve de "Kara Deryalarda bir Fenersin" derken siz Fenerbahçeliliğe ne yüklüyorsunuz? Proleter devrimcilik mi?
Peki oluyor mu? Hayır! Biliyoruz ki! "Biz Fenerbahçe Ailesi" olarak diye bitirdiğiniz o cümlelerinize rağmen Fenerbahçeli siteler tarafından hacklendiniz. Yani sizi öyle pek "aileden" saydıkları yok. Olsa olsa üvey olabilirsiniz. Size aynı içerikte Beşiktaşlıların sitelerini sayayım mı? Halkın Takımı, İrlandalılar, ForzaLivomo, ForzaBeşiktaş vd.
Siz Çarşı tribününün bu hafta "Nobel'i alkışlıyoruz" diye pankart astığı biliyor musunuz? Sizinkiler hala şikeyi mi protesto pankartı açtı? Bilemem.
Taraftarlık akıldan çok duyguyla yapılan bir seçimdir. Herkes kendi takımına ulvi misyonlar yükler, kimi yakışır, kimi yakışmaz. Ama herkes en temiz, iyi, erdemli olanın "biz" olduğu fikrindedir. Aslında sportif başarıyı da ikame edecek bir ufuk arayışıdır.
Böylece "öteki" tukaka olabilecektir.
Çarşı'nın zaten kendisi "ötekidir." Bu nedenle kendine de karşıdır. "Beşiktaş Ailesi"nin içinden bakma gibi bir eğilimi yoktur. "Giderim" diyen kulüp başkanına "isteyen gider, hiç fark etmez" diyecek kadar muhaliftir. Yani kendisini "aile fotoğrafı" ile özdeşleştirmeyen bir taraftar topluluğudur.
Çarşı da heterojendir. Beşiktaş'ın içindeki pisliklere bulaşanların kimine karşı mesafeli.du-ruşuyla beğenilir, lumpenliğe dönük kırılgan yapısı nedeniyle eleştirilir.
Çarşı 25 yıllık bir gelenek ve geçmiştir. Aklı selim olalım. Örgütten değil, tribünde şarkı söyleyen "derin futbola" ayar çeken bir anlayıştan söz ediyoruz. Tabii ki kusurlar olmuştur. Sizden farkı Çarşı'da hata savunulmaz.
Sizin Diyarbakır maçında "PKK Dışarı" diye bağıranların yanısıra, minik Uğur Kaymaz için pankart açıldığından haberiniz var mı?
Sıkıysa siz de gidin Saraçoğlu'nda açın. Görün o zaman "aileniz" size ne yapıyor!
Şimdi siz kalkmışsınız bana "Fenerbahçe Ailesi" olarak nota veriyorsunuz.
Beşiktaşlılık deyimiyle "Alayına gider."
"Siz" Aziz babanız (burada akrabalık anlamında kullanılmıştır), Ali abiniz, Nihat emminiz, mirastan mahrum bırakılan Cihan kuzeniniz, Sekip biraderiniz ile "aile fotoğrafı" çektirin.
"Biz" ise tüm vicdanımızla Tuğrul Yenidoğan kardeşimizin yanında olacağız.
Haberiniz var mı? Sizin "akrabalar" camiamız işten attırdı diye övünüyor. Hani Fenerbahçe tarihindeki yalanları birer birer belgelediği için 'reklam boykotu' ile cezalandırılan ve ekonominin dişlilerine kurban verilen gazeteciden söz ediyoruz. Hani İstanbulspor'a Fenerbahçe'nin verdiği "teşvik primini" belgeleyen gazeteciden söz ediyoruz. Hani Aziz Yıldırım'ın basın toplantısındaki yalan yanlış beyanlarını görüntüleriyle kanıtlanmaya hazırlandığı için programına son verilen kardeşimizden söz ediyoruz.
Şimdi bana kalkmış Birgün'de böyle şeyler yazamayacağımı söylüyorsunuz.
Nerede yazacaktık? Sizin "Aziz Cumhuriyetin işgalinden azade Birgün var.
Siz Birgün'de siyaset, ekonomi, uluslararası konjonktür, cinsel ayrımcılık vb pek çok konuda farklı farklı görüşlere tahammül edebiliyorsunuz da Beşiktaş'a bu tahammülsüzlük neden?
Birgün'ün arka kapısını aralık bırakan editörler marifetiyle isteğinizi yazın.
Birgün kapıcıların, siyahların, ekmeğinden üç kuruş tasarruf edip gazete alan emekçilerin gazetesi olduğu için ay sonunda bilet alamadığı için stada gidemeyen taraftarın yani, "halkın ta-kımı"na pek yakışıyor.
Son söz "Sayın Akar, Beşiktaşlı olduğu kadar politik kimliği de olan birisi.Beşiktaşlılığı kadar politik kimliğine de uygun yazılar yazmasını bekleme hakkına sahibiz diye düşünüyoruz" diyen Muharrem ya da futboldan hoşlanmayan, "kardeşim o kadar para veriyoruz, okuduğumuza bak" diyen sevgili okura...
Siz bu yazıda gerçekten futbol okuduğunuzu mu düşünüyorsunuz?
Yusuf Helvaci
11-02-2007, 16:55
Tarih:2006-04-25
BİRGÜN
Beşik'taş(k)lıyız
Biz Beşiktaşlıların hali mitolojideki Sisy-phos'a benzedi.
Her hafta bin bir emekle taşı dağın zirvesine taşıyoruz. Sonra maç bittiğinde mağlubiyetten sonra bozuk morallerle stadı terk ediyoruz.
Ertesi hafta yeniden zirveye taşıdığımız Beşik'taş'ın taşı nasıl yeniden aşağı yuvarladığını hüzün ve üzüntü ve çaresiz gözlerle izliyoruz. Üstelik bu facialar Beşiktaşlı'nın Şeref Bey diye andığı İnönü Stadı'nda yaşanıyor. Ligin her haftası taraftara Sisyphos'un yaşadığı çileyi bir kez daha yaşatıyor.
Biz ise mitolojideki Phoenix gibi bir Beşiktaş istiyoruz.
Yani küllerinden yeniden doğacak bir Kartal'ı özlüyoruz.
"Bitsin artık bu çile" demekten, ligin bitimi için şafak saymaktan başka çare kalmıyor.
Zira lig biterse, "önümüzdeki sezona bakacağız." İki yıldır öteki şampiyon adayları gibi "önümüzdeki maça" bakamadığımız için umutları sonbaharlara erteliyoruz.
Neden?
Beşiktaş değerleri hiçi sayıldığı, Hakkı Ye-ten'lerin diğerkamlığı yerine, Sergen Yalçın'ların bencilliği ve vurdumduymazlığı var.
Yönet-me sanatını dolar kuru zanneden yöneticiler var.
"Beşiktaşlı doğan" genç oyuncuların İnönü Stadı'nı sadece tribünden seyretmişliği var.
"Esrarı da çekeriz" nihilizmini haykırdığında, o stada gelen 5-6 yaşındaki çocukların ne kadar Beşiktaşlı olacağını düşünmeyen, Beşiktaş ahlakı ve duruşunu "hiçliğe" indirgeyen bir grup taraftar mantalitesi var.
Varoğlu var.
Bir de Allah'tan Fenerbahçe var.
Kartal'ın yıllık eğlencesi ve tesellisi "kanarya" var.
3 Mayıs yaklaşıyor. Bu defa korkumuz Fenerbahçe'den yana değil. Geçen sezon 3-4'lük Saraçoğlu şerefine bu takımın iskeleti korunmuş, 3 sezonunun 2.5 sezonunda yan gelip yatan Pan-cu'ya, bir sezon daha katlanmak zorunda kalmıştık.
Şimdi 'ya Beşiktaş yenerse' korkusu içindeyiz.
'Ya yenilirse kaygısı'nı ise hiç hissetmedik. Ne de olsa rakibimiz Fenerbahçe!
"Büyük konuşma" demeyin. Taraftarlık böyle bir şey... Sevinmek için sevmedik.
Şimdi keyif verici bir mevzuya girebiliriz.
Aççık ve seççik söylüyoruz:
Fenerbahçe seyircisi/taraftarı bitmiştir.
Bir taraftardan ne beklersiniz? Takımın formasını giyecek, takımını destekleyecek, bu desteğe enerjisini/yaratıcılığını katacak, takımını anlamlandıracak bir değer yaratacak.
Bunlardan sadece "üniforma satın alma" misyonu layıkıyla yerine getirilmiş görünüyor.
Takımını desteklemek için ise sınıfın tembel, arkadaşlarının emeğini sömüren kopyacı öğrencisinden öteye geçemiyor. Yıllardır Fener seyircisi, neredeyse bütün önemli tezahüratlarını Çar-şı'dan aşırıyor. Fener'in 'kanarya'dan başka kuş tanımayan sosyetik seyircisi ve tabi ki Fenerbahçe medyası da "muhteşem taraftar" illüzyonu ile gaza geliyor.
Oysa muhteşem olan Çarşı... Fenerliler, Çar-şı'yı neredeyse 10 yıl geriden takip ediyor.
1997'de Çarşı'nın Nâzım'ın şiirini tribüne taşıdığı "İnanın çocuklar" şimdi Fener tribününde.
Basın mest olmuş, "yaratıcılığa bak" diyor. Fener o yüzden 4 gol atmış. İltifatlara Çarşı adına teşekkür ediyoruz.
Bir de bu seyirci emeğinin hırsızlığına "dur" diyecek bir mercii arayışındayız. Yani telif ücreti yerine pankartların altına "Çarşı'dan alınmıştır" yazsa yeterli.
Şimdi yavaş yavaş 3 Mayıs'taki finale doğru gidiyoruz.
Zaman daralıyor. Tıpkı yıllar öncesinde olduğu gibi Atatürk Stadı'nı her iki takımın taraftarı karpuz gibi ikiye bölecek ve Fener itinayla "tezahürata giriş" dersi alacak.
Ama bu derste "tekrarlamak" yok. Herkes kendi dersini çalışacak.
Bilmeyen tribünde sınıfta kalacak.
Ama Fenerliler umutsuzluğa kapılmasın, bu işin bütünlemesi de var.
Yani önünüze bakacaksınız.
Yusuf Helvaci
11-02-2007, 16:58
Tarih:2006-02-14
BİRGÜN
Çarşı sizi dağıtır
İlginç bir koro. İçinde Galatasaray yazarı da var, Beşiktaş'ın divan başkanı da. Hatta "dağıtıla" dediği o tribüne gidip el sallayan, ekmeğini yediği tekneye kusan futbolcusu bile var.
Şimdilerde hiç Genç FB'lilerin, Ultraaslan'ın konuşulduğunu hiç duyuyor, okuyor musunuz? Neden? Çok uslu, halim selim ve de fair play ödüllerini hiç kimseye bırakmadıkları için mi?
Rize seyircisine pet şişe pardon! Çiçek attıkları ve de zinhar hiç küfür etmedikleri için mi?
Yönetimle kavgalarında uslu/suskun çocuk rolü oynadıkları için mi? Niçin? Yoksa hiç kimseler onları tutmadığı için mi?!
Maksadımız kimsenin damarına basmak değil, onlar da insan evladı. Kendileri yerine babalarından ne görmüşlerse, televizyon ve gazeteler neyi zerketmişse onu tutacaklar.
Ama anlaşılmayan bir şey var. Bütün bu koro nedense Çarşı'nın dağıtılması gerektiğini söylüyor.
Neymiş efendim, Çarşı futbolcunun üzerinde baskı yapıyormuş, Beşiktaş'tan yılda milyon avrolar alan bu futbolcu formasını ıslatmak yerine, "kimseye nasip olmaz" diyen taraftarı suçluyor.
Nasırına basılan bir yönetici de üç yıldır üzerinde her türlü oyun oynanan bir kulübün haklarını ve çıkarlarını korumak ve koruyamayan bir yönetime tepki duymak yerine, "hakkımızı çiğnetmeyiz" diyen Çarşı'yı hedef gösteriyor.
Galatasaray yazarına diyecek hiçbir şey yok. Haklı. Zira o Galatasaraylı. Dağıtılırsa onun için iyi olur. Tabi tek sorun o zaman Galatasaray taraftarı kimin tezahüratını taklit eder, beleşe konar o ayrı. Ama hiç olmazsa -umut kesilmez- belki de ortaya orijinal bir tezahürat çıkar.
Anlaşılmayan ise şu.
Çarşı dağıtılamaz. Zira Çarşı bir ruhtur. Yani elle tutamaz, gözle göremezsiniz. Her taraftarın yüreğinde yaşar.
Umudu olsun ya da olmasın "her maçına gidilen" bir takıma duyulan sevgiyi "dağılırı, artık sevmek yok" demekle yok edebilir misiniz?
Bir maçta 90 dakika boyunca hiç susmayan, "sevinmek için sevmeyen" bir taraftara "git" diyebilir misiniz?
Ay sonunda maaşı kalmadığı için maça gi-demeğine ikrah eden bir halka, "halkın takı-mı"nı yasaklayabilir misiniz?
Maç seyretmeye değil, tutkusunu haykırmaya gelenlere, "iyi seyirler" diyebilir misiniz?
Yaşadığı ülkeye, dünyaya ve hayata karşı kendini sorumlu hisseden bir Çarşı'yı bu ülkeden sökebilir misiniz?
Futbolcusuna Beşiktaşlılık sorumluluğunu, bilincini ve değerlerini hatırlatanlara, "şerefli ikinciliklere" şapka çıkartanlara "ille de sportif başarı" teranesini kabul ettirebilir misiniz?
Siz kimsiniz ki Çarşı'yı dağıtacaksınız?
Dikkat edin dağıtmışsınız, toparlanın.
Karşınızda Çarşı var.
Hem de alayına karşı...
Yusuf Helvaci
11-02-2007, 17:02
Tarih:2005-11-22
BİRGÜN
Bu ayıp Çarşı’ya yeter
İkiyüzlülükten kurtulmak için iyi bir zamanlama. "Kaybedecek bir şeyleri" kalmayanların elinde aslında en övünülecek "şey" olan onurları ve değerleri olduğunu bilmek ve bu "şeye" sahip çıkılması için bir fırsat.
Onurlu ve değerlerine sadık bir takımın taraftarı olarak kalabilmek için şimdi yarayı önce kaşımak ve sonra cerahati bütün sancılarına karşın sonuna kadar sıkmak gerekiyor.
Beşiktaş’tan söz ediyoruz. Sezonu kapatan ama en vahimi çözülen, dağılan ve en sonunda da futbolcularına "hepiniz o.... çocuğunuz" diye bağıran bir takımın taraftarından söz ediyoruz.
Her maçtan önce tek tek tribüne çağırıp, hepsi için ayrı ayrı bestelenmiş methiyeleri hep bir ağızdan söyleyen taraftarın şimdi iki yüzlülüğünü konu ediniyoruz. Hangisi gerçekti? Övmek mi yoksa analarına küfretmek mi?
"Şarabı da içeriz, esrarı da çekeriz" nakaratıyla Beşiktaş formasını taşıyanlara küfretmek arasında bir çelişki yok. Ancak o taraftar ki Beşiktaş futbol takımı ve bu takımın tarihi kadar bir değer ve nitelik arzediyordu. Öyle bir değerdi ki diğer takımların taraftarlarının yanından bile geçemediği bir aidiyet ve vefa içeriyordu. Öyle bir taraftardı ki yaratıcılığı, hınzırlığı ve takımına aşıladığı özgüven ile farklılaşıyordu.
Beşiktaş taraftarı olmak herkese nasip olmazdı. Diğer bütün takımların taraftarlarının gıpta ettiği, sempati ile baktığı ve taklit ettiği bir anlayışın öncüsüydü.
Şimdi –Gaziantep’le oynananmaçın son 10 dakikasında söylenenlere bakın;
"Sezon başında söylemiştik.
Bu takımdan hiç bir şey olmaz demiştik
Futbolcular yavşaksa hoca ne yapsın
Bari kümede kalın sayın başkanım."
İşimiz iki yüzlülükle hesaplaşma olduğuna göre açık konuşalım. "Sezon başında" o taraftar "Bu sene şampiyon görelim sizi" diye bağırıyordu. Yani yenilgiler sonrası riyakarlığın alemi yok. Futbolcular yavşaksa niçin her hafta methiyeler düzen besteler yaptınız? Ve en önemlisi sarhoş ya da ayık takımı bırakmayı düşünen bir başkan ne zamandır sizin "Sayın" abiniz oluverdi? Hani siz kendinize de karşıydınız. Sizin gibi muhalefet diliyle övünen taraftar ne zamandır diplomasi diliyle bu yönetime saygı sunmaya başladı? Sahi siz bu yönetime ne zaman gerçekten "istifa" sinyali gönderdiniz. Yoksa şampiyonluğa oynayan Galatasaray taraftarı kadar da mı olamadı nız?
Beşiktaş küme de düşse sportif başarılarıa endekslenmiş bir taraftar psikolojisinden kurtulmak gerekiyor. Yenilgi üzüntüdür. Eyvallah ama o kadar. Takımıyla övünen bir taraftar olmak için Süleyman Seba’nın "şerefli ikinciliklerine" gereğinde razı olmak gerekir. Asıl önemlisi tribanlerin kendisine çeki düzen vermesi, hakaretin/nezaketsizliğin nefreti körüklediğ ini, küfrün ise Beşiktaş’ı asıl seyircisinden uzaklaştırdığını görmek gerekiyor.
Maçın daha henüz bir kaç dakikası oynanırken oyuncusuna en ağır küfürleri eden, maçın sonunda ise anneleri ile uğraşan bir taraftarın bir sonraki maçta ayağına çağırdığı o futbolcu tribüne gitse bile sammiyetine kim inanır ki? Tıpkı o seyircininkine olduğu gibi....
Bir takım yenilir, yener...Futbol bu...hepsi var. Ancak bir takım taraftarı olmaktan övünen, sırtına sevdiği renkleri giyerek bir şenliğe gider gibi maçlara gelen, sefanın yanısıra vefa ve cefaya da rıza gösterenler o formaya layık olacaklar.
Küfrü bırakalım. Beşiktaş bir halk takımı ise yönetiminin de halkın takımına layık ve halktan olmasını sağlayalım. Bırakalım diğer maçlara alt yapının gençleri, paf’takiler çıksın. Sevgiyle onlara sarılalım. Gençler oynasın, yenilsin onları kınamayalım. Metin, Ali, Feyyaz’ların yetiştiği o yuvayı sıcak ve canlı tutalım.
"Beşiktaşım şampiyon" olamasa da "yeniden" bizim olsun.
Bunu sağlamak için Çarşı lumpenlerinden bir an önce kurtulsun.
Ve Beşiktaşlılar ise bir ucundan tutsun.
Yani kongreye ve hadi tribüne...
Yusuf Helvaci
11-02-2007, 17:08
Tarih:2005-05-24
BİRGÜN
Merdivenler boştu da ondan!
"Merdivenlere seyirci oturmuştu, ondan yenildik." "Bu kadar da küfür edilmez ki! Hiç mi terbiye almamışlar." "Rakip takımın yöneticileri yanımda oturuyordu, küfürlere ses çıkarmadı." "Bak bak! resim çekiyor, çekme tokadı basarım haaa." Benimkisi kıskançlık ama geçen yılki Aziz Yıldırım incilerinden aklımda kalanlar bunlar.
Şükrü Saracoğlu Stadı'nda küfür edilmezmiş, saygı duruşlarında, İstiklal Marşı'nda küfür eden Beşiktaşlılar vatanını, milletini hiç mi sevmezmiş filan. Takke düştü kel göründü. Saygı duruşunda da küfür edilirmiş. Saracoğlu'ndaki taraftar da terbiyeden nasibini almamış (!) Rakip takımın yöneticilerine bırakın taraftarı, şeref tribününden bile küfür edilirmiş.
Ben zaten bu stadlarda görgü kuralları işini anlamıyorum. Gündelik yaşamımız küfürden geçilmiyor, neredeyse küfürün girmediği hiç bir alan yok ama stadlarda topluca edilince herkes nezaketten ölüyor. Stadlarda küfür niye varmış? Hani devenin diğer tarafları düzgün ya, batıyor. Küfür olsun diyen yok ama kırmızı ışıkta duran, kuyruğa giren, hatalı sollama yapmayan, yere tükürmeyen, kadınları taciz etmeyen, rüşvet vermeyen bir toplumdan da söz etmiyoruz. Yani, gidiniz toplum mühendisliğine başka yerden başlayınız. Zira mızrağın çuvala girmediği yerler var, bir tanesi de stadlar. Fenerbahçe Stadı'nda da küfür edilir, saygı duruşunda da edilir. Yöneticiler de eder ve heyhat! Fenerbahçe kazanır. Fenerbahçe kazandığı için Aziz Yıldırım maç sonunda çıkıp, "böyle de olmaz ki, merdivenlerde seyirci oturuyordu, üstelik de küfür edildi" diye beyanlar vermez. Fenerbahçe seyircisi de bu toplumda yetişti, büyüdü. Futbol kültürü edindi. Her ne kadar son yıllarda Fenerli seyirciye sosyete dadandıysa da içlerinde hala �azalarak da olsa- "sokak çocukları" var. Susmayan onlar, diğerlerine sürekli megafon dopingi gerekiyor. Dolayısıyla taca giden topu almak isteyen Ergün'e yapılan el işareti jeneriklere girer. Lig aslında bitti. Şimdi özlemle ağustosu bekleyeceğiz. Hayatın tadı tuzu yaz boyunca eksik kalacak. Transfer haberleriyle avunacağız. Yeniden umutlanacağız. Fenerliler sevinecek, "biz" haftalar öncesinden ununu eleyenler onları izleyeceğiz. Takdir mi edeceğiz? Tabi ki hayır! İyi bir taraftarın "futbol kazansın", "rakip takıma başarılar" �ki o başarılı olursa, senin takımın başarısız oldu demektir- türünden geyiklere karnı tok. Biz Beşiktaşlıların, Fenerbahçe'nin nasıl şampiyon olduğu konusunda bir fikri var. Beşiktaş üzerinde oynanan oyunlar konusunda ise artık neredeyse refiklerimiz bile mutabık. Yani futbol sadece sahalarda kazanılmıyor, onun için şerefli dördüncülük hiç bir Beşiktaşlıyı rahatsız etmiyor. Kaldı ki biraz da tuzumuz kuru, iki maçta da "şampiyonu" yenen tek takımız. Zaten gelecek sene kale boş!
Yusuf Helvaci
11-02-2007, 17:16
Tarih:2005-04-19
BİRGÜN
Beşiktaşlı'nın manifestosu
Kartallar yalnız uçar. Biz yalnızız. Hayata ve spora zirveden bakarız. Biz takım değil, hayatın taraftarıyız. Hayat; doğru ve yanlış, sevgi ve nefret, ahlak ve şaibe, ölüm ve yaşam, siyah ve beyazdır. Biz hayata sahip çıkarız. Mayamızı tarihten, ahlakımızı öğretmenlerimizden alırız. Biz hayata sahip çıkanlarız.
"Sen babamdan kalan miras değil, evladıma olan borcumsun cümlesini bir pankartın üzerinde BJK İnönü'nün duvarına asan anlayıştır Beşiktaşlılık. Beşiktaş nesilden nesile taşınan bir 'yaşam biçimi', bir 'hayat felsefesidir.' 'Siyah-Beyaz, ölüm-yaşam' sloganındaki iddia ve 'romantik realizm'dir Beşiktaşlılık. Beşiktaş kaderciliktir isyankarca. O forma da zıtlıkların uyumunun kanıtı... Beşiktaş 'söz'dür, 'umut'tur, 'duygu'dur. O forma da yeni sabahlara altında uyanılacak yorgan... 'Başarı için her yol mübah ise ben böyle başarıyı istemiyorum' diyebilmektir Beşiktaşlılık. Beşiktaş 'başarı'ya tapmak değil, 'dik durmak'tır. O forma da bedel ödemeyi göze alabilenlerin üniforması... Şahıslara değil, renklere ve felsefeye olan aşktır Besiktaşlılık. Beşiktaş 'takım sevgisi'nden öte, 'ahlak anlayışı'dır. O forma da 'moda' değil, 'tarihi zenginlik'...
Rakipleri aşağılamak değil, saha icinde futbol, tribünde ise kıvrak zeka ve espri yeteneği ile kazanmayi ilke edinmektir Beşiktaşlılık. Beşiktaş belden aşağı vurmadan mücadele etmektir. O forma da göğsündeki armanın tam ortasında duran liyakat nişanının hakkı verilerek ıslatılacak en nadide giysi... Genel yozlaşmadan etkilenmemenin mümkün olmadığının farkında olarak, bu bozulmayı asgari seviyede tutabilmek icin mücadele etme çabasıdır Beşiktaşlılık. Beşiktaş 'direnmek'tir. O forma da ütüsü mümkün olduğunca az bozulsun diye üstüne titrenen kiyafet...
Emekle, alın teriyle kazanılan, ancak vakti zamanında tescil edilmemiş olan şampiyonluklarının yıllar sonra resmi kayıtlara geçirilmesi için yaptığı haklı hukuk mücadelesi rakipleri tarafından saptırılıp, yapılan sanki bir 'yıldız kapma' yarışıymış gibi gösterilirken; formasındaki armanın üzerine konulacak olanla değil, o armanın kalbinde taşıma ayrıcalığına sahip olduğu 'ay-yıldız' ile övünmektir Beşiktaşlılık.
Beşiktaş 'haksız kazanç', 'haksız rekabet' değil; hakkını, olması gerektiği yollardan arayıp almaktır.
O forma da onur mücadelesinin bayrağı..." (*) Kartallar yalnız uçar.
Biz zirvelerde yalnız ama vakur, hayata bakarız.
Hayat da Beşiktaş'tır.
(*) Tırnak işaretli bölüm, Forza Beşiktaş'tan isimsiz bir Beşiktaşlı'ya ait... Beşiktaşlılık ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.
Yusuf Helvaci
11-02-2007, 17:23
Tarih:2004-11-25
BİRGÜN
‘Arafat ölmedi Beşiktaş'ta yaşıyor’
Cihat Aktaş'ın İnönü Stadı'nda katledildiği gün Çarşı taraftarı böyle bağırmış.
"Arafat ölmedi, Beşiktaş'ta yaşıyor."
Oysa aynı dakikalarda Cihat Aktaş bir kaç metre ötede ölüyordu.
Ben kalben Çarşı taraftarıyım.
1980'li yılların başında Beşiktaş'ta Şair Veysi Sokak'taki ikinci el elektronik ürünlerin satıldığı dükkanlarda Çarşı Grubu doğdu.
Beşiktaş maçlarında buluşan aynı mahallenin çocukları, Beşiktaş taraftarında ortak bir kültür ve saygınlık oluşturmayı başardı.
Tribünlerin en ateşli tezahüratlarını onlar yapardı.
En yaratıcı tribün sloganlarını onlar bulurdu.
Takımlarını hiç yalnız bırakmazlardı.
Körü körüne Beşiktaş'ı takip etmezlerdi.
İlk defa onlar takıma sırtını dönmüş, ilk defa onlar formasını ıslatmayanlara en anlamlı tepkiyi göstermişlerdi.
Diğer takımların taraftarları Çarşı'nın sloganlarını taklit eder, kahvehanede toplanan Çarşı'nın gençlerini güldürürlerdi.
Hepsi misket oynanılan, çember çevirilen, mahalle maçlarının yapıldığı günlerden beri birbirlerini tanıyorlardı. Aynı dili konuşuyorlardı.
Çarşı'yı farklı kılan lumpen bir futbol kültürünü memleket sorunlarıyla öpüştürmeleriydi.
"Aydınlık için bir dakika karanlık" eylemlerinde sadece Çarşı tribününde çakmaklar yanardı.
"Susma sustukça sıra sana gelecek" diye bağıran onlardı.
Irak'ta savaşa hayır eylemlerine, "Savaşan şahinlere karşı kara kartallar" diye katılmışlardı.
Lazio'nun o bilinen ırkçı söylemine karşı, Çarşı tribününde İtalyanca faşizmi lanetleyen sloganlar vardı.
Çarşı'yı kuranlar mahallenin delikanlılarıydı.
Tribünde saygınlık kazanmanın raconu vardı. Mertlik, sadakat ve dayanışma olmazsa olmazdı.
"Beraber yürünen ve beraber ıslanılan bu yollarda" geçen 20 yıllık bir tecrübe Çarşı'yı sadece Anadolu'da değil, Avrupa'da da bir marka haline getirdi.
Forza Beşiktaş'ın kurucuları yaşlanmış, olgunlaşmış, çoluk çocuk sahibi olmuş ama Beşiktaş sevgisini hiç yitirmemişlerdi.
Anarşi'nin o isyankar A'sı yaşama bakışlarının özetiydi.
Sonraları başka taraftar grupları türedi. Bugünlerde sadece "bir kısım medyada" değil, Birgün'de bile okumuşsunuzdur.
Hapçı, çeteci, zorba, diye tanımlandılar.
Zira Galatasaray'lı atkısı taşıyan kimi saldırganlar, Leeds taraftarlarını bıçaklamamıştı. Fenerbahçe Stadı'nda önceki yıllarda bıçaklanarak öldürülen Beşiktaş taraftarı bıçağın üstüne düşmüş olsa gerekti. Arşivlerden "stadlardaki şiddet" teması doğrultusunda kullanılan, Ali Sami Yen Stadı çevresinde elindeki bıçakla görüntülenen Galatasaray atkılı genç o bıçakla elma soyuyordu. Trabzonlular sahaya koyun otlatmaya, Bursalılar tribünleri yakarken ızgara yapmaya çalışıyordu. Göztepe-Karşıyaka maçında da bıçakla bir genç öldürüldü ve bu ölümün üzerinden daha 6 ay bile geçmedi.
İnönü'yü "ölüm stadı" diye başlıkla karalayan Sabah Gazetesi'nin Fenerbahçeli fanatikleri güya, onları muhatap almayan Beşiktaşlı futbolculardan rövanşı almanın zevkini tadıyordu.
Oysa aynı yayın grubunun bir parçası olan Yeni Asır gibi bir İzmir gazetesi bile bu cinayeti böylesi bir kampanyaya dönüştürmemişti.
İzmir'de öldürülen bir gençle, İnönü'de öldürülen bir genç arasındaki tek fark bu cinayetin İstanbul medyasına olan coğrafi yakınlığı olmasa gerekti.
İkisi de cinayetti.
Tribün terörüydü.
Ama bu defa cinayetin işlendiği yerin yanı başında Çarşı vardı.
Cinayet her yerde cinayettir.
Sevgili Adnan Bostancıoğlu'nun o güzel yazısında vurguladığı şeyi Beşiktaş yönetimi hiç mi dikkate almaz?
"Camide cinayet işlense, namazlar cemaatsiz mi kılınacak?"
Çarşı'ya karşı bir linç kültürü geliştirilmeye çalışılıyor.
Diğer takım taraftarları tribünlerde "Sizli- bizli, hanım hanımcık" tezahürat yapıyormuş gibi, Çarşı'nın ne kadar küfürlü bağırdığını yazan aklı evvel Galatasaraylılar cüretkar yazılar yazıyor.
Şimdi Şair Veysi Sokağı'nda 25 yıl oturan bir mahallenin çocuğu olarak Çarşı'yı ve Beşiktaş'ı savunmak gerekiyor.
Zira sadece Çarşı hayatı savunuyor.
Yusuf Helvaci
11-02-2007, 17:25
Tarih:2004-11-09
BİRGÜN
Niko ile Beşiktaş'ı seyretmek
Adı Horoula idi. 1992 yılında tanımıştım. 1964'de giden sürgünlerdendi. Henüz bir genç kızmış. Yavuklusu bir Türk gencini İstanbul'da bırakmış ve bir daha da hiç evlenmemiş.
Onunla Paleo Faliron'daki evinde görüşmüştüm. Atina'nın sahile uzanan bu yüzünü, İstanbul'dan gelenler imara açmış. Zira en çok orası İstanbul'a benziyormuş.
Madam Haroula anlatmıştı. Babası İstanbul'dan kovulduktan sonra bu semte yerleşmişler. "Moda'dan adalara bakmak gibiydi" diye anlatıyor. Babası da ölünceye kadar İstanbul'la, sıla özlemiyle yaşamış. Çok yaşlandığı bir gün kızına dönmüş ve "bak, Adalar bugün ışıl ışıl" demiş.
Faliron bir başka yazı konusu.
Ama bu semtte biri var ki "o" benim çocukluk düşlerimi süslüyordu.
Niko Kovi'yi bugün kaç kişi anımsar bilmiyorum ama "iyi" Beşiktaşlıların unutmadığından eminim. 24 kere milli formayı giyen Niko, Beşiktaş'ın Sanlı, Yusuf, Sabri döneminin unutulmaz isimlerinden biriydi.
Henüz 12-13 yaşlarındayken onu Beşiktaş'ta Köyiçi'nde defalarca gördüğümü anımsıyorum. O yıllarda futbolcuların gezinti yeri "Çarşı"ydı.
Niko, Zekeriya, Sanlı gibi futbolcular "bizi" biz yapan o tevazu ve sade yaşamın izcileriydi.
Paleo Faliron'un bu "sakini"ni eşi, zarif ve dost canlısı Eli (Elizabeth) sayesinde tanıdım. Kırlaşmış bıyıkları dışında hiç değişmeyen fiziği ve gülümsemesiyle karşımdaydı. Çocukluğumun idolü ile iki dolu gün geçirdim. Bir futbol ustası ile futbol dışındaki bir "azınlık" yaşamını konuştum. 1978'de Atina'ya göçmüşler. PAOK (Selanik), Girit derken sonunda futbol yaşamını Atina'da bitirmiş. Antrenörlükten pek hazzetmemiş. "Antrenörün iş güvencesi skora bağlıdır" diyor. Antrenörlük yapmış ama o strese daha fazla katlanmamaya karar vermiş. Bırakmış.
26 yıl önce İstanbul'u terk etmiş ama her yıl "memleketinde", Kınalıada'da kış vakti 20 gün geçirmeden bir yılı bile geçmemiş. Dostlukları, gözü, kulağı İstanbul'da. Her şeyi izliyor. "Azınlık Raporu"nun makus talihini bile izlemiş.
"Buradaki insanlar 40 yıldır vaatlerle avutuldu. Ya da iki ülke arasındaki dış politikadaki gerilimle düşlerini yitirdi. Artık somut ve inandırıcı adımlar atılmalı. Türkiye azınlıklar konusunda samimiyetini kanıtlamalı" diyor.
Bir de Niko, "26 yıl geçti. Buralara alıştım. Yunanlıları tanıdım ve sevdim ama açıkçası yüreğimin ve beynimin yarısı İstanbul'da kaldı" diyor. O talihli bir Rum'du. Lefter gibi çoğumuzun yüreğine kazındı. Ayrımcılığı sahalarda pek yaşamadı.
Henüz siyahlarla dalga geçilen, Kürtlere sövülen, tribünlerde bozkurt işaretlerinin yapıldığı bir dönem değildi. Niko geçim derdiyle Yunanistan'a giden ve kalanlardan oldu.
Ancak kendi kuşağının bu parlak temsilcisini ben evinde bambaşka yanlarıyla tanıma olanağı buldum. Güncellenmiş kütüphanesinde bol kitap okuyordu. Ülke sorunları konusunda son derece iyi bir fikri takibi vardı. "İstanbullularla" yani Rumlarla temasını hiç kesmemişti. "Şimdi pek İstanbul'da kalmadı ama bizim zamanımızda dostluklar her şeyden önemliydi. Onun için burada da sevdiklerimizle birlikte yaşamayı, onlarla ağlamayı ve gülmeyi hiç ihmal etmedik. İstanbul'da edindiğimiz o hasleti buraya taşıdık" diyordu.
Niko uydu antenden maçları izliyordu. Beşiktaş'ın Atletico ile yaptığı maçı birlikte izledik. Ben bütün golleri önceden haber aldım. Gollerde birlikte ayağa kalktık. Eli'den -uğur olsun diye- yerinden hiç kalkmamasını istedik. Niko benim -Konya mağduru- Beşiktaş'ıma ve düşüncelerime ilişkin umut verdi.
Ben Niko'ya inandım.
Yusuf Helvaci
11-02-2007, 17:29
Tarih:2004-10-04
BİRGÜN
Rosa Luxemburg'dan Beşiktaş'a
Ne diyebilirim ki...
Bol bol dalga geçiyorlar...
Müstahakız!
Sürekli manidar bakışlar altındayım. En merhametli yorumcuların bile bıyık altından güldüklerini hissediyorum. Anlayacağınız hiç birinin samimiyetine inanmıyorum.
Beşiktaş'ın ahvali bizi bu hallere soktu.
Muarızlarının deyişiyle, "Beşiktaş kümeye."
Ben öyle "4-4-2'yi yanlış diziyorlar" ya da "azizim, takık deplase olamıyor" diye akıl yürütecek bir futbol gurusu değilim. Hiç olmadım. Ben Beşiktaşlıyım. Taraftarım.
Dolayısıyla bir taraftar nosyonuyla canım fena halde sıkkın.
Juanfran denilen tank modelindeki ağır mı ağır oyuncuya niçin milyonlarnca euro ödendi, Carew denilen kule sıçramak dışında ne yapar, Okan adı verilen fosil sürekli yere düşerek nasıl futbol oynar, Sergen neden benim gibi kilo veremez, ben neden takımın ilk 11'ini bir türlü sayamam -zira her hafta değişiyor!- Ronaldo neden morukladı, Ahmet Yıldırım'ın işi top kaptırmak mı diye düşünür dururum.
Del Bosgue adlı "tonton" teknik direktörümüzün o sakin tavrına ise bayılırım. Trabzon maçını kaybetmiş, "takım iyi yolda" diyor.
Takımın oyunundan memnun olduğunu söylüyor.
"İyi oynayan kazansın" ligi ya, Beşiktaş iyi oynayınca Del Bosgue için yeterli oluyor!
Ve en garibi de Beşiktaş'ın ruhuna ve kimliğine en çok yakışan Lucescu'nun takımının ligde dokuz maçta dokuz galibiyet aldığını öğrenir kahrolurum.
Vefasızlığı bayrak edinmiş bir futbol kültüründe, ligin başında Ukrayna'dan kalkıp yeni antrenöre takım hakkında bilgi vermeye gelen Lucescu'yu bir türlü unutamam.
Trabzon maçıyla birlikte Beşiktaş'ın liderle arasındaki puan farkı 16'ya çıktı. Belli ki artık ortalarda bir yerler için maça çıkacak. UEFA kupasında ise pek umudum yok. Yani statlarda daha rahat bilet bulacak, maçlarda daha stressiz bir 90 dakika izleyeceğiz.
Kötü mü? Hayır!
Futbolun keyfi burada.
Geçen yıl bu vakitler o ne stresti öyle.
Puan farkı kapanıyor, Papila adlı Fenerbahçe/Galatasaray medyasının idolü, provakasyon görevini başarıyla icra ediyor ve bizler "yahu bir gören yok mu" diye çırpınıyorduk.
Bu yıl kaşarlandık. Kuddusi Müftüoğlu denilen şahsiyet Beşiktaşlı oyuncu atarak, ikinci kahraman olmaya soyunuyor, yorumcular penaltıyı bırakıp, "Ama Toraman da haketti" diyor.
Penaltı ayrıntı. İyi hakem Beşiktaşlı atmasından belli oluyor!
Benim öyle kurtuluş reçetelerim filan yok. O gitmiş, bu gelmiş, onu transfer edelim, bunu gönderelim türü fikirlerimi kendine saklayacak kadar haddimi biliyorum.
Kargalar Kartal'ı konuşuyor.
Bir zamanlar Lenin, Rosa Luxemburg için "O devrimin kartalıdır. Bir iner bir yükselir" minvalinde bir yorum yapmıştı.
Bizimkisi o hal!
Yani "bizim" olayımız farklı. "Biz" memleketin tek semt takımını, Irak savaşı günlerinde "Savaşan şahinlere karşı Kara Kartallar" pankartını açanları, Çarşı'nın muhalif dilini yaratanları ve Beşiktaşlılığın o mütevazi, dürüst, olgun ve tutkulu kültürünü seviyoruz.
Biliyorum ki aşağıda yazdığım bütünüyle gerçektir.
Kartalım kartalım kara kartalım! alemde teksin, erişilmezsin, Beşiktaş sen bizim herşeyimizsin!
Yusuf Helvaci
11-02-2007, 22:34
Bu formatı ben akıl etmeliydim :)
Eline sağlık muhtar... :)
Turgut Eren
13-02-2007, 13:26
harika bi arşiv olmuş. bi çırpıda zevkle okudum hepsini.
vBulletin v3.6.5, Copyright ©2000-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.