PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Mırıldanmalar...


Hakan Kirezci
04-07-2008, 22:13
Bazen kendi kendime mırıldanır içe dönük konferanslar veririm. Bu alışkanlığı hanidir de sürdürüyorum. Öyle şeyler geliyor ki aklıma, birilerine anlatsam “Oğlum sen sivri olmaya mı çalışıyorsun” ya da “Dikkat çekmek için mi böyle aykırı düşünmeye çalışıyorsun?” makamında tepkiler alıyorum. Oysa bunları toplayıp bir kitap yazsam böyle diyenler eminim ki “Vay be, ne yazmış adam. Bunları ben de düşündüm ama adam çıkmış yazmış işte” derler. Türkler böyle. Birisi bize bir şeyler anlatsa; kim olursa olsun ya da ne anlatırsa anlatsın beğenmeyiz de aynılarını yazıp elimize verseler inanmaya pek meyilli oluruz. Hazreti Peygamber eğer Arap değil de Türk olsaymış var ya, Cebrail Aleyhisselam Kuran-ı Kerim’i mümkün değil buna kabul ettiremezmiş; İllaki de yukarılarda bir yerlerde yazdırıp öyle vermek zorunda kalırmış insanlık alemine.

Yıllardır her türlü spor karşılaşmalarını seyrederim. Kiminin kurallarını seyrederken öğrenmişimdir kiminin ise zaten biliyorumdur. Bazılarını ise hiç anlamamışım da anlamamışım. Mesela Amerikan futbolu ve şu beysbol denilen illet. 40 yıldır her üç Amerikan filminden birinde karşıma çıkar ben hala anlamadım; 100 yıl daha seyretsem yine de anlayamayacağım. Algıda seçicilik bu olsa gerek yoksa o kadar salak değilimdir.

Mesela atletizm. Tüm sporların anası. Merakla seyrederim olimpiyattır, dünya şampiyonasıdır vs.vs. Atletler dizilir sıra sıra; gözler hırs dolu, hedefe kilitlenmiş. Onlarla heyecanlanır beklerim acaba ne olacak diye.

Sonra sonra bir şeyler olmaya başladı bende. Aniden elektrikler kesiliveriyor, ortalığı bir sessizlik kaplıyor ve ben her şeye yabancılaşıyorum. Herkes koşuyor, atlıyor, elindeki bir şeyleri fırlatıyor. Ağır çekimlerde sallanan dudakları, baldırları, yüz kaslarını görüyorum. Gözler çakmak çakmak. Tribünlerde yüz bin seyirci, TV lerde benim gibi milyonlar belki, hepsi onlarla gerilip onlarla gevşiyor. Ben ise sanki ilk kez gördüğüm bir dünyada hiç tanımadığım bir takım canlıların davranışlarını merakla incelermiş gibi buluyorum kendimi. O anda o sporculardan birini kenara çekip sorsam; “Birader ya da kardeş; sen ne yapıyorsun? Hayırdır neden böyle deli gibi koşmaktasın?” Ne diyecek garip “Şu karşıdaki çizgiyi görüyor musun?”, “Evet?” , “İşte oraya bunlardan (diğer yarışçıları işaret eder) önce varmak için koşuyorum.”. “ İyi ama neden?” diye üsteliyorum. “Birinci olmuş olacağım. Herkesten daha hızlı koşmuş olacağım”… Sorulara devam etsem sopa yiyeceğimi bildiğimden “İyi madem” diyorum; “Sen koş o zaman kardeş, ben seni tutmayayım”.

O ötekilerden daha hızlı koşacak, öteki elindeki tabağı ya da demir topu ya da şu değneği daha uzağa atacak. Beriden başka birileri elindeki uzun sırıkla zıplayıp şu yukarıdaki çıtaya değmeden üstünden geçecek. Becerdikleri zaman milyonlarca seyreden onlar kadar sevinecek, bağıracak, çağıracak. Ellerini birbirine çarptırıp “şak,şak,şak” diye yüksek sesler çıkaracaklar……Ooooof of!. İçinden çıkamıyorum derken birden elektrikler geliveriyor. O zaman ben de katılıyorum onlarla birlikte koşup atlamaya, üzülüp sevinmeye.

Bu bana bazen anlamı yokmuş gibi gelen davranış biçiminin köklerimizde yatan avlanma ve rekabet içgüdüsünden kaynaklandığını anlatabilecek tonla sosyolog, psikolog, antropolog, bilmemnepolog bulunur elbet. İyi ama milyonlarca yıldır avlanan hayvanların olimpiyat, şampiyona, yarışma dertleri niye olmamış?.. “Akıl” diyecek cümle polog taifesi. Akıl!.. Demek böyle sorular sorabilmek için benim gibi evrim tamamlama dersinden bütünlemeye kalmış olmak gerekiyor. (Sınav ne zaman hoca? Yaş geçiyor da yavaş yavaş…)

Bu rekabetçi tavrın yanı sıra dikkatimi çeken bir husus daha var. Mahalledeki çocukların oyunlarını izlerken dikkatimi çekmişti. Aklın önderliğinden fazlaca söze edemeyeceğimiz yaşta, 3-5 yaşında bebeler görüyorum sokakta. 15-20 metrelik bir yokuşun başından altlarına çektikleri bir karton, üç tekerlekli bisiklet ya da bir kıçlık tahta parçasının üzerine oturup salıveriyorlar kendilerini yokuş aşağı. Bunlar olmazsa evde benzer bir materyal bulup ondan kaymaya çalışırlar. Zaten çocuk bahçelerindeki en makbul oyuncaklarda ya bu kaydıraklardır ya da salıncaklar. Çocuk bahçelerini geçtim tatil köylerinde bile cümle kalın kaşalot, çoluk- çocuk, ana-baba, teyze,amca kuyruktalar bu kaydıraklardan suya dalmaya. Tersine evrim sevdası. Karadan suya.

Tamam, enerji harcamadan beleşe kendini taşıtmanın, bir yerden bir yere başkasının ya da başka bir şeyin sırtında nakli mekân etmenin verdiği hazzı anlayabilirim de sonra kendilerini taşıtan o şey her neyse, onu da sırtlayıp 3 saniyede indikleri yokuşu 13 dakkada tırmanmaya çalıştıklarını görünce takılıyorum. Sonra haydi bir daha aşağı. Bu böyle sürüp gidiyor. Demek olog, polog taifesine sorsak bu durumu bize böyle açıklayacak. Yani insanoğlunun az enerji çok iş arsızlığı. İyi ama sonra olanlar? Henüz gelişmemiş akıllar olarak not alınacak herhalde ne bileyim. Buradan da insanlık tarihinin en büyük icadının neden tekerlek olduğunu daha iyi anlayabiliyoruz.

İnsandaki bu beleşçilik güdüsünün en onulmaz kanıtlarından biri de “Binek hayvanı” deyimi değil midir? At-eşek değil binek hayvanı… Sanki bu hayvanlar insanlar binsin de istedikleri yere zahmetsizce gitsinler diye yaratılmıştır. Kendini taşıyabilecek her türlü hayvana biner insanoğlu. Küçükten evdeki köpeklerin üstüne atlamaya çalışmaları bu merakın bilinçli değil içgüdüsel olduğunun açık bir kanıtıdır. Sonraları akıl baliğ olunca anlarlar ki hayvanın da bir kapasitesi var ve ona göre tespit eder binek hayvanını. Okumuş yazmış bir büyüğüm vardı zamanında. Birlikte bir çalışma yaparken ihtiyaç hâsıl oldu birkaç deve resmi çizmek gerekti. Çizdiğim develeri gören büyüğümde önce alaylı bir dudak hareketi, sonrasında sıkı bir kafa bulma eylemine dönüştü. “Bu develerin diğer hörgücü nerede Hakan?” “Abi, bunlar tek hörgüçlü develer” Bu açıklamam üzerine durum sertleşti. Tek hörgüçlü deve mi olurmuş da, ben nasıl bu kadar cahil olurmuşum da, çok ama çok şaşırmışmış. Fakat asıl vurucu argüman en sonra geldi. “Peki” dedi bu ağabeyimiz,” Madem bu develer tek hörgüçlü oluyorlarsa insanlar bunun üzerine nasıl oturacaklar?!”

At, eşek, deve dedik. Fil, lama, deve kuşu, öküz…Daha vardır da aklıma gelmiyor. Ha, bir de bunlar yetmez insanoğluna atla eşeği karıştırıp katır yavrulatıp ona da binerler. Yetti mi sanıyorsunuz? Yeter mi hiç?… Fiilen bineceği hayvan kalmayınca hayal ederler. Kartalların sırtına biner uçarlar. Atlara kanat takıp uçarlar. Mevcutlar tükenince de ejderhalar, ebabil kuşları yaratıp binerler giderler kaf dağının ardına ardına. Binip de beleşe seyahat kesmez, bu kez yarıştırırlar bunları. Niyesini sormayın gayri… Sadece içgüdülerin akli yönlendirmesi. Hepsi bu.

Bir tek futbol maçlarını elektrik kesilmeden izleyebiliyorum, buna da şükürler ediyorum. Yoksa halim nice olurdu ki? Düşünmesi bile ürpertti.

Özer Özçetin
05-07-2008, 11:25
Rekabetçilik damarlarımızda var,mizaçta var hocam.Hangi maçı çocukken bitirebildik ki,En son gol atan galiptire döndük.10 devre 20 de biter bile kesmiyordu,rüyalarımıza giriyordu maçlar,daha sonra okul kaçamaklarında okey oyunları,4-5-7-8 bir türlü 6 girmezdi araya sabaha kadar 6 yı beklerdik rüyalarımızda.
Hep yenmek vardı hedefte.Bu mırıldanmalar Beşiktaş maçları sonunda sürdü sabahlara kadar.Ya korneri o değil bu kullasansaydı,keşke kafaya yanındaki çıksaydı,beynimiz uyuşurdu sanki bir tom kütle binerdi bir yana.
Rekabet önde olmak,aidiyetinin hep tacını görmek.
Böyle geçiyor bu hayat işte,agfesiflik,tez canlılık belki de Beşiktaşlı olmanın bir yanı.

Mustafa Kemal Varol
06-07-2008, 12:22
mırıldanmaya devam :)