Hakan Kirezci
22-09-2008, 16:57
Şu libero, ön libero konusuyla tek forvet-çift forvet tartışmaları epey bir kafamızı karıştırdı son zamanlarda. Malum ulema çok, herkes herşeyi biliyor ya, ağızlarda büzülemeyen cinsten olunca bizim de kıblemiz şaştı gitti.
Bu konuda derginin 3. sayısında Kenan Özcan dostumuzun yaptığı bir inceleme vardı. Ben de kendimce bir analiz yapayım dedim merak eden buyursun.
Futbolun epey eskilerinde mevkiiler aşağı yukarı sabit gibiydi. 4-3-3 olarak anılan bu dizilişte futbolcular kendi mevkiilerinin numaralarıyla özdeşleşmiş gibiydiler o zamanlar.
1 numara kalecidir. 12 numara da yedek kaleci.
2 numara sağ bek, 3 numara ise solbektir. 4 numara stoper olup 5 numaralı oyuncunun adına Libero derdik biz., Kaleci dahil bu beş kişi savunma hattını oluştururdu. Orta üçlü ise şöyleydi; Sağ haf (8), sol haf (6) ve santrahaf (10). Forvet hattınaki üçlü ise 7 numara sağ açık, 11 numara sol açık ve 9 numara santrafor olmak üzere dizilir ve oynarlardı. O zamanlar hocalık da kolaydı tabii. “Herkes yerine hadi Allah yardımcınız olsun arkadaşlar… “
Şimdi bizim konumuz bu 4 ve 5 numaralar. Her iki bekin ortasında oynayan stoper (4 numara) ortalama bir kesici olduğundan 5 numaralı stoperin asıl görevi kesilen rakip ataklardan sonra beklerden ve stoperden topu alıp orta alana aktarmaktı. Bunun için ayağına hakim, vizyonu olan, başını kaldırarak oynamasını ve pas atmasını bilen yani geriden oyun kurmasını becerebilen bir oyuncu olması şarttı. Bu nedenle savunmadaki üçlü ile orta alandaki üçlü arasındaki boş alanın heryerine gidip gelebilme özgürlüğüne sahipti. Bu yüzden de adına özgür anlamında “Libero” deniyordu. Bu 5 numaraların en büyüğü şüphesiz ki Franz Beckenbauer’dır. Bizim en son liberomuz ise Gökhan Keskin’di hepiniz bilirsiniz. Fatih Terim (GS) ve Müjdat Yetkiner (FB) diğer son liberolardandır.
Takımın genelde pas bağlantısı 5 ile 10 numara arasında kurulur ve kanatlara yayılırdı. Buradan 10 numara oynayan oyuncunun da 5 numaranın ters yönüne oynayabilen yani savunmaya değil hücuma yönelik top dağıtabilen yetenekte olması gerektiği çok açık. Bu da tarihte Pele’leri, Cruyff’ları, Maradona’ları yaratmıştır. Biz de Sergen, Hagi, Oğuz Çetin gibi 10 numaralar da bunlara birer örnektir.
Şimdi bazen 4 numaranız çok kazma çıkar ve stoperliğin stoplama işini sağlam yapamazsa ya da karşınızdaki rakip çok güçlü olduğunda, hocaları bu 5 numarayı savunma üçlüsünün önüne değil de arkasına yerleştirirdi. O zaman bizim liberomuzun adı Sweeper yani süpürücü olurdu; işi de bu olurdu haliyle. Yani beklerden ve stoperden kaçan topları arkada bu karşılar ve yanlara kaçarak ve topu ileri şişirerek takımı beraberliğe oynatmaya çalışırdı. Buna da bizim ulemalar müthiş yaratıcılıklarıyla “Sarkık libero” diye isim taktılar. Bir zamanlar bizim milli takımımızın ve de kulüp takımlarımızın Avrupa’lı rakiplerina karşı hep oynadıkları oyun stili budur. Sarkık liberolu 4-3-3.
Kıta Avrupası takımları genel olarak bu 4-3-3 dizilişi ile oynarlarken ada futbolu bu libero işine fazla kafayı takmadı nedense. Ya öyle özellikli oyuncu kıtlığından ya da daha paylaşımcı olmayı sevdiklerinden liberosuz bir 4-4-2 dizilişiyle oynamayı sürdürdüler (hala da devam ederler). Burada 4 ve 5 numaraların her ikisi de savunmanın göbeğinde ortak sorumluluk alarak bazen yan yana bazen arkalı önlü olarak değişerek oynarlar ve geriden top çıkarma sorumluluğunu da birlikte paylaşırlar. Buna İngilizler Tandem diyorlar. Bizim Gordon (Milne) efsane kadrosunu tam 6.5 sene böyle oynattı bilenler bilir. Bu dizilişte artık klasik 10 numaraya da gerek kalmadığından orta alan sağ açık, sol açık, sağ iç ve sol iç olmak üzere dörtlü bir biçimde oluşuyor ve ileride de nokta santrafor yerine biri sırtı dönük ve diğeri dikine oynayan iki adet “Striker” ile ve bunların sık sık yaptıkları ters koşularla rakip stoperlerin kaidelerini kımıldatan bir sistemle ortalığın anasını ağlattılar. (Nihat ve Kovaçeviç ikilisini hatırlayın).Savunma anında orta dörtlüyü aşan rakip bir arkada ikinci bir dörtlüyle karşılaşıyor, hücum anında ise orta alandaki iki açık ileriyi dörtleyip 4-2-4 gibi kalabalık bir forvet hattıyla rakip kaleyi abluka altına alabiliyordu. Kişilere değil daha çok sisteme ve yardımlaşmaya bağlı bu sistemin, süper yıldızlara değil belki ama takımın parçası olmaya yatkın oyunculara ihtiyaç duymasından dolayı, futbolun “Takım oyunu” olduğu felsefesine daha çok hizmet ettiği kesin.
Mevcut 5 ortasahasından hiçbirini kesmeye gönlü elvermediği için tesadüfen Danimarka milli takımına 3-5-2 oynatan (bunu da kendisi bizzat deklare etmiştir) Piontek’i ve sistemini direk geçiyor ve şu ön libero hikayesine geliyorum.
4-4-2 nin iki açık ve 10 numaraya ihtiyaç duymayan iki hücumcu orta saha oyuncusu yerine orta sahaya bir 10 numara yerleştirip bütün yükü ona yükler ve ordan artan bir oyuncuyu geri dörtlünün iki stoperi önüne yerleştirirsen, beşlediğin savunman daha sağlam olur. Buna da eski libero kavramından mülhem (esinlenerek) “Ön libero” dersin olur biter. O zaman 4-1-3-2 gibi bir formülasyonu literatüre sokmuş olursun. Hatta bu da yetmez, ileri ikiliden birini daha eksiltip onun yerine bu ön liberonun yanına bir diğerini koyarsan al sana çift ön liberolu 4-2-3-1 sistemi. Buradan sonrası yolunuz açık artık. Peki bu ne getirir sana? Aslında o karmaşık gibi görünen diziliş formülasyonunun pratikte 5-0-5 ya da 6-0-4 gibi seksi bir diziliş garabetini getirir. İlerdekiler iyiyse 3 atar 4 yersin (ya da tersi) kötüyse habire yersin. Bu durumda 0-0 lık ya da 0-1 lik skorlar da fazla göze batmaz olur. Adına da mücadeleci futbol dedin mi tadından yenmez. Ulen orta sahan sıfır, topu alan rakip direk ceza alanına çullanmış elbette ortada mübalağa cenk olunacaktı ne olacaktı?.
Şimdi gelelim bizim takıma. Zago-Ronaldo’dan sonra yakalamışız Zapo-Sivok ikilisini. Ön libero senin neyine? Cisse ya da Uğur’dan birini orta alana, Delgado’nun yanına çekip kanatlarına makul adamlarını (Tello-Aydın-Serdar Özkan) koyduğun takdirde Holosko’nun yanına koy Bobo ya da Nobre’den birini ki hepimiz nefes alalım. Benim burada tercihim Nobre-Holosko’dur; neden?
Nobre mücadeleci ve basan ve de gözü dışarda olmayan adamken Holosko yırtıcılığıyla Nihat’ın şimdi yaptığı işi zaten yapıyor. Peki Bobo? İşte orası içimi acıtıyor. Lastiksizlikten garajda tutulan lüks araba gibi Bobo. İçim elvermese de akıl ve sağduyum, layıkı veçhile satılıp orta alanın hücumcu yönüne sağlam bir takviyeyi öngörmekte. Hani çok param olsa ben alıp saklarım ve kimseciklere yar etmem Bobo’yu ancak ne çare? Para yok valla.
Bu konuda derginin 3. sayısında Kenan Özcan dostumuzun yaptığı bir inceleme vardı. Ben de kendimce bir analiz yapayım dedim merak eden buyursun.
Futbolun epey eskilerinde mevkiiler aşağı yukarı sabit gibiydi. 4-3-3 olarak anılan bu dizilişte futbolcular kendi mevkiilerinin numaralarıyla özdeşleşmiş gibiydiler o zamanlar.
1 numara kalecidir. 12 numara da yedek kaleci.
2 numara sağ bek, 3 numara ise solbektir. 4 numara stoper olup 5 numaralı oyuncunun adına Libero derdik biz., Kaleci dahil bu beş kişi savunma hattını oluştururdu. Orta üçlü ise şöyleydi; Sağ haf (8), sol haf (6) ve santrahaf (10). Forvet hattınaki üçlü ise 7 numara sağ açık, 11 numara sol açık ve 9 numara santrafor olmak üzere dizilir ve oynarlardı. O zamanlar hocalık da kolaydı tabii. “Herkes yerine hadi Allah yardımcınız olsun arkadaşlar… “
Şimdi bizim konumuz bu 4 ve 5 numaralar. Her iki bekin ortasında oynayan stoper (4 numara) ortalama bir kesici olduğundan 5 numaralı stoperin asıl görevi kesilen rakip ataklardan sonra beklerden ve stoperden topu alıp orta alana aktarmaktı. Bunun için ayağına hakim, vizyonu olan, başını kaldırarak oynamasını ve pas atmasını bilen yani geriden oyun kurmasını becerebilen bir oyuncu olması şarttı. Bu nedenle savunmadaki üçlü ile orta alandaki üçlü arasındaki boş alanın heryerine gidip gelebilme özgürlüğüne sahipti. Bu yüzden de adına özgür anlamında “Libero” deniyordu. Bu 5 numaraların en büyüğü şüphesiz ki Franz Beckenbauer’dır. Bizim en son liberomuz ise Gökhan Keskin’di hepiniz bilirsiniz. Fatih Terim (GS) ve Müjdat Yetkiner (FB) diğer son liberolardandır.
Takımın genelde pas bağlantısı 5 ile 10 numara arasında kurulur ve kanatlara yayılırdı. Buradan 10 numara oynayan oyuncunun da 5 numaranın ters yönüne oynayabilen yani savunmaya değil hücuma yönelik top dağıtabilen yetenekte olması gerektiği çok açık. Bu da tarihte Pele’leri, Cruyff’ları, Maradona’ları yaratmıştır. Biz de Sergen, Hagi, Oğuz Çetin gibi 10 numaralar da bunlara birer örnektir.
Şimdi bazen 4 numaranız çok kazma çıkar ve stoperliğin stoplama işini sağlam yapamazsa ya da karşınızdaki rakip çok güçlü olduğunda, hocaları bu 5 numarayı savunma üçlüsünün önüne değil de arkasına yerleştirirdi. O zaman bizim liberomuzun adı Sweeper yani süpürücü olurdu; işi de bu olurdu haliyle. Yani beklerden ve stoperden kaçan topları arkada bu karşılar ve yanlara kaçarak ve topu ileri şişirerek takımı beraberliğe oynatmaya çalışırdı. Buna da bizim ulemalar müthiş yaratıcılıklarıyla “Sarkık libero” diye isim taktılar. Bir zamanlar bizim milli takımımızın ve de kulüp takımlarımızın Avrupa’lı rakiplerina karşı hep oynadıkları oyun stili budur. Sarkık liberolu 4-3-3.
Kıta Avrupası takımları genel olarak bu 4-3-3 dizilişi ile oynarlarken ada futbolu bu libero işine fazla kafayı takmadı nedense. Ya öyle özellikli oyuncu kıtlığından ya da daha paylaşımcı olmayı sevdiklerinden liberosuz bir 4-4-2 dizilişiyle oynamayı sürdürdüler (hala da devam ederler). Burada 4 ve 5 numaraların her ikisi de savunmanın göbeğinde ortak sorumluluk alarak bazen yan yana bazen arkalı önlü olarak değişerek oynarlar ve geriden top çıkarma sorumluluğunu da birlikte paylaşırlar. Buna İngilizler Tandem diyorlar. Bizim Gordon (Milne) efsane kadrosunu tam 6.5 sene böyle oynattı bilenler bilir. Bu dizilişte artık klasik 10 numaraya da gerek kalmadığından orta alan sağ açık, sol açık, sağ iç ve sol iç olmak üzere dörtlü bir biçimde oluşuyor ve ileride de nokta santrafor yerine biri sırtı dönük ve diğeri dikine oynayan iki adet “Striker” ile ve bunların sık sık yaptıkları ters koşularla rakip stoperlerin kaidelerini kımıldatan bir sistemle ortalığın anasını ağlattılar. (Nihat ve Kovaçeviç ikilisini hatırlayın).Savunma anında orta dörtlüyü aşan rakip bir arkada ikinci bir dörtlüyle karşılaşıyor, hücum anında ise orta alandaki iki açık ileriyi dörtleyip 4-2-4 gibi kalabalık bir forvet hattıyla rakip kaleyi abluka altına alabiliyordu. Kişilere değil daha çok sisteme ve yardımlaşmaya bağlı bu sistemin, süper yıldızlara değil belki ama takımın parçası olmaya yatkın oyunculara ihtiyaç duymasından dolayı, futbolun “Takım oyunu” olduğu felsefesine daha çok hizmet ettiği kesin.
Mevcut 5 ortasahasından hiçbirini kesmeye gönlü elvermediği için tesadüfen Danimarka milli takımına 3-5-2 oynatan (bunu da kendisi bizzat deklare etmiştir) Piontek’i ve sistemini direk geçiyor ve şu ön libero hikayesine geliyorum.
4-4-2 nin iki açık ve 10 numaraya ihtiyaç duymayan iki hücumcu orta saha oyuncusu yerine orta sahaya bir 10 numara yerleştirip bütün yükü ona yükler ve ordan artan bir oyuncuyu geri dörtlünün iki stoperi önüne yerleştirirsen, beşlediğin savunman daha sağlam olur. Buna da eski libero kavramından mülhem (esinlenerek) “Ön libero” dersin olur biter. O zaman 4-1-3-2 gibi bir formülasyonu literatüre sokmuş olursun. Hatta bu da yetmez, ileri ikiliden birini daha eksiltip onun yerine bu ön liberonun yanına bir diğerini koyarsan al sana çift ön liberolu 4-2-3-1 sistemi. Buradan sonrası yolunuz açık artık. Peki bu ne getirir sana? Aslında o karmaşık gibi görünen diziliş formülasyonunun pratikte 5-0-5 ya da 6-0-4 gibi seksi bir diziliş garabetini getirir. İlerdekiler iyiyse 3 atar 4 yersin (ya da tersi) kötüyse habire yersin. Bu durumda 0-0 lık ya da 0-1 lik skorlar da fazla göze batmaz olur. Adına da mücadeleci futbol dedin mi tadından yenmez. Ulen orta sahan sıfır, topu alan rakip direk ceza alanına çullanmış elbette ortada mübalağa cenk olunacaktı ne olacaktı?.
Şimdi gelelim bizim takıma. Zago-Ronaldo’dan sonra yakalamışız Zapo-Sivok ikilisini. Ön libero senin neyine? Cisse ya da Uğur’dan birini orta alana, Delgado’nun yanına çekip kanatlarına makul adamlarını (Tello-Aydın-Serdar Özkan) koyduğun takdirde Holosko’nun yanına koy Bobo ya da Nobre’den birini ki hepimiz nefes alalım. Benim burada tercihim Nobre-Holosko’dur; neden?
Nobre mücadeleci ve basan ve de gözü dışarda olmayan adamken Holosko yırtıcılığıyla Nihat’ın şimdi yaptığı işi zaten yapıyor. Peki Bobo? İşte orası içimi acıtıyor. Lastiksizlikten garajda tutulan lüks araba gibi Bobo. İçim elvermese de akıl ve sağduyum, layıkı veçhile satılıp orta alanın hücumcu yönüne sağlam bir takviyeyi öngörmekte. Hani çok param olsa ben alıp saklarım ve kimseciklere yar etmem Bobo’yu ancak ne çare? Para yok valla.