Namik Kartaloglu
01-11-2008, 18:09
İlk Özel Röportaj
01.11.2008 09:06
Beşiktaş Teknik Direktörü Mustafa Denizli, çocukluğunun Siyah Beyaz mutlu anılarını, “Büyük Mustafa” olarak tarihe geçtiği futbolculuk günlerini, Türk Futbol Tarihi’nin kaderini nasıl değiştirdiğini, Beşiktaş Dergisi’ne anlattı.
ÖNCE; beş kişilik ailesinin gözbebeğidir... Çeşme’de evlerinin bulunduğu o uzun sokakta, yürümeyi öğrenir öğrenmez top peşinde koşmaya başlar. Top dediysek; futbol topu falan sanılmasın... Bizzat ağabeyi ile birlikte kendi imalatı olan bir top; kağıtlardan yapılır, üzeri de iple bağlanır. İşte o kadar... Ancak kağıt top bir müddet sonra dağılınca, ikinci topu yapacak kağıt bulunamaz. Neyse ki amcasından sünnet hediyesi olarak lastik bir top gelir. Sarı saçlı, mavi gözlü Mustafa dünyanın en mutlu çocuğu olur... O’nun bu mutlu çocukluğunun baş köşesinde bir de Beşiktaş vardır. Mahallenin terzisi Emin Ağabey’inden merakla dinlediği, Beşiktaş hikayeleriyle büyür. Bu hikayelerin içindeki Birol gibi, Sanlı gibi olabilmek için daha bir hırsla, daha bir hızlı koşar topun peşinden. Top tamam da futbolcuya bir de forma gerekir değil mi? Mustafa buna da çözüm bulur hemen; beyaz fanilasına kömürle veya kara kalemle çubuklar çizer, BJK yazar, arkasına da numarayı yerleştirir.
ARDINDAN; fanila formayla lastik top peşindeyken, sol ayağı dillere düşer Mustafa’nın... Keşfedilmesi uzun sürmez. Göztepe de çalar kapısını, Altay da... Mustafa renkleri Siyah Beyaz olduğu için Altay’ın teklifini kabul eder. Çeşme’nin uzun sokağında koşan sarı saçlı, mavi gözlü Mustafa, tam 18 yıl formasını giydiği Altay’da Türk Futbol Tarihi’ne “Büyük Mustafa” olarak geçer. Dillere destan sol ayağı sadece İzmir’i değil, Türkiye’yi sallar. Attığı her adım olaydır. Yer yerinden sallanır. Düşünün ki, Altay formasıyla İstanbul’a geldiği zaman üç büyük kulübün taraftarları, Beşiktaşlılar, Galatasaraylılar, Fenerbahçeliler kendi futbolcularından önce “Büyük Mustafa”yı tribünlere çağırırlar.
SONRA; Mustafa Denizli jübilesinin ardından teknik direktör olarak sahalardadır. Yeşil sahalardaki “Büyük Mustafa” yerini, “Büyük Komutan”a bırakır... Galatasaray’da, Milli Takım’da, Fenerbahçe’de ilk’lere, rekorlara, şampiyonluklara imza atar ama O’na asıl “Cesur Yürek” denmesinin nedeni; Türk Futbol Tarihi’ne hücum emrini veren komutan olması, bir ülke futbolunun kaderini değiştirmesidir.
ŞİMDİ; Mustafa Denizli, çocukluk aşkı Beşiktaş’ın teknik direktörüdür... Büyük Komutan’ın hedefi de bellidir; Büyük Beşiktaş’ı şampiyon yapmak...
Mustafa Denizli ile Çeşme’deki çocukluk günlerini, çocukluğunun Siyah Beyaz mutlu anılarını, “Büyük Mustafa” olarak tarihe geçtiği futbolculuk günlerini, Türk Futbol Tarihi’nin kaderini nasıl değiştirdiğini konuştuk. Mustafa Denizli, ilk özel röportajını Beşiktaş Dergisi ile yapıp, bu vesileyle sizlere, Beşiktaş Camiası’na kalbinin kapılarını açtı;
En başından başlayalım... Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Kaç kişilik bir aileniz vardı? Çocukluğunuza ait hangi görüntüleri hatırlıyorsunuz?
Aşağı yukarı bütün görüntüleri hatırlıyorum. Hatırladığım görüntülerin büyük bölümü, ailece yaptığımız hoş sohbetler. 5 kişilik bir aile. Anne, baba, 3 çocuk. Çocukların en büyüğü ağabeyim, ortanca olan ablam, sonra da ben... Ailemden sadece ablamla, ben kaldım hayatta... Babam vefat etti. Annemi 3,5 yıl önce kaybettim. Ağabeyimi de birkaç ay önce... Güzel bir aileydik. Sevecen bir aileydik. Babam çok sevecendi. Üzerimize titrerdi. Bir tek futbol oynamamı istemezdi.
Allah rahmet eylesin... Ne işle meşguldü babanız?
Ben 3-4 yaşlarındayken babamın Çeşme’de üç tane kahvesi vardı. Çeşme’nin merkezindeki kahveler babamındı. Sonra ben 7-8 yaşlarındayken babam tarım işine geçti. Zeytin, tütün, anason yetiştiriyordu. Tarımı çok seviyordum ama tütün işinden hiç hoşlanmazdım. Dayım da karpuz, kavun, bamya gibi mevsimlik meyveler, sebzeler yetiştirirdi, ben daha çok O’nun yanında çalışmayı severdim. Tütünden o kadar nefret ederdim ki, tabii bir de çalışınca futbola ayıracak zaman kalmıyor; tarladan kaçmak için elimden geleni yapardım. Futbola da aşağı yukarı 5 yaşındayken başladım, bizim evin sokağında. Babam eve gelene kadar sokakta top peşinde koşar, babam gelince de eve giderdim. Keyifli bir çocukluk geçirdim.
Babanız futbola uzak birisiymiş, siz bu sevdaya nasıl bulaştınız?
Babam futbola çok uzak... Ayağına top değmemiş desek yeridir. Benim sünnetimde amcam bir top hediye etmişti bana, lastik bir top. O topla futbola başladım. 5 yaşlarında falanım... Gerçi o top gelmeden önce de biz kağıtlardan top yapıp, üzerini iple bağlayıp, onunla oynardık. Ama o parçalandığı zaman ikinci bir topu yapmak için o kadar kağıt bulamıyorduk. Lastik top bambaşka bir şey tabii; sağa gidiyor, sola gidiyor, sekiyor... Gözümün içi gibi bakıyorum. En ufak bir çivi, çam deyse patlar diye, kendimizi değil, topu koruyorduk. Baktım lastik topla oynamak da çok keyifli. Bir de sol ayaklıyım. Bütün arkadaşlarım arasında bir tek ben sol ayaklıyım. O nedenle ayrıcalıklı bir hüviyetim var. Top oynuyoruz ama bunu oynayanların da bir taraftan olması lazım. Taraf tutması lazım. İşte ne tarafı tutacağımıza karar verme aşamasındayım...
Ne tarafı tutacağınıza karar verme aşamasındayken kaç yaşındasınız?
Beş-altı yaşlarındayım, sünnetten hemen sonra...
Ve beş yaşında Beşiktaşlı olmaya karar veriyorsunuz.
Evet, Beşiktaşlı oldum. Bütün ömrü aşağı yukarı Akaretler’de geçen rahmetli Emin Ağabeyimiz vardı, kendisi terziydi... Dükkanı bizim bir sokak gerimizdeki, ana caddedeydi. Müthiş sohbeti olan, tatlı bir insandı. Toplardı bizi başına, Akaretler’i, Beşiktaş’ı, Beşiktaşlı futbolcuları anlatırdı... Emin ağabey anlatıyor; Baba Hakkı’yı, Ali İhsan Karayiğit’i, Baba Recep’i, biz merakla, ağzımız açık dinliyoruz. İlk zamanlarda Emin Ağabey bizi çağırırdı yanına, “Gelin çocuklar size Beşiktaş’ı anlatacağım” diye. Sonradan biz okuldan çıkar çıkmaz direk Emin Ağabey’in dükkanına koşar olduk, “Hadi Emin Amca anlat” diye. Radyodan Beşiktaş’ın maçlarını da ilk O’nun dükkanında dinledik. Radyodan Beşiktaş’ın maçlarını heyecanla dinlerken, bir taraf olduğumuzu hissetmeye başladık. Sonra ilkokul birinci sınıfta okuma-yazmayı öğrenince, gazetelerden takip etmeye başladık Beşiktaş’ı; hangi haber, hangi resim çıkmış, neler oluyormuş diye...
Öyle başladık işte...
Siz o yıllarda, sokaktaki maçlarınızda hangi futbolcumuzun ismini alırdınız?
İlk önceleri Birol olurdum. Sonra Sanlı oldum... Kendi formamızı kendimiz hazırlardık. Cumartesi Pazar günleri turnuva yapardık. Arkadaşlarımın çoğunluğu Beşiktaşlı’ydı ama Galatasaraylı ve Fenerbahçeliler de vardı. Formalarımızla çıkardık sokağa, turnuva başlardı.
Nasıl hazırlardınız formalarınızı? Anneniz mi dikerdi?
Yok yahu... Çocuk fanilaları vardı ya, kara kalem veya kömürle numara yazardık, çizgileri de çizerdik. O bizim formamızdı.
Siz Beşiktaş için evden de kaçmışsınız.
Evet, evden de kaçtım. 62-63 yılıydı sanıyorum, ilkokulu bitirdiğim yıl olabilir. Tabii o zaman Çeşme-İzmir ulaşımı bugünkü gibi kolay değil. Bir de benim balık tutma merakım vardı. Her sabah okuldan önce çok erken kalkardım, balık tutardım, balıkları okula giderken eve bırakırdım, öğle tatilinde de eve gidip tuttuğum balıkları yerdim. Sonra tekrar okula. Ağabeyim İzmir’de okuyor, Atatürk Lisesi’nde. Beşiktaş da Göztepe’ye maça geliyordu. Sabah yine erkenden kalktım, balığa gidiyormuşum gibi. Evdekiler zannediyor ki balığa gidiyorum. Balık tutmaya gittiğim zamanlar, güneşin batmasına yakın bir saatte eve dönüyorum. Gittim İzmir’e... İzmir’i de hiç bilmiyorum. Son durak Basmane... Basmane’de otogarda indim otobüsten. Sersem tavuk gibi bakıyorum etrafıma. Stadyuma nereden gidilir, bilmiyorum. Birilerine sordum, yol gösterdiler. Bir de grup gidiyor beş-altı kişilik, devamlı maçtan konuşuyorlar, şöyle olacak böyle olacak diye. Belli ki onlar stadyuma gidiyor, takıldım onların peşine... Gittim, girdim stadyuma. Stadyuma girdim ya, öyle bir rüya alemindeyim sanki. Kendimi dünyanın en mutlu insanı hissediyorum. Takımlar sahaya çıktı. Tellerin yanına kadar gidiyorum ama bir yandan da yerimi kaybetmeyeyim, stadın içinde kaybolacağım diye düşünüyorum. Bir de tabii nasıl geri döneceğimi düşünüyorum. Basmane’yi nasıl bulacağım? Hadi gelirken stadyuma, hedefleri maça gitmek olan birilerinin peşine takıldım. Dönerken Basmane’ye gidecek kimi bulacağım ben?! Bir de Beşiktaş maçı kaybetti, 3-2... Maç bitti, çıktım stadyumdan. Ona soruyorum, buna soruyorum. Tabii belli bir saatten sonra Çeşme’ye araba da yok. Neyse, kan ter içinde koşa koşa otobüsün kalkmasına beş dakika falan kala kendimi otobüse attım. Ter içindeyim ama... Otobüs hareket etti, güneş batıyor. Kış mevsimi. Saat sekiz olmuş artık. Balık tuttuğum zaman dörtte, beşte dönüyorum eve. Bizim evin aşağı yukarı 100 metre ilerisi de otobüs durağı. Orada indim. Bizim sokak, uzun bir sokaktır. Girdim sokağa. Evin önünde bir kalabalık, 30-40 kişi falan.. Yaklaştım, babam bir tarafa çökmüş, başını ellerinin arasına almış. Annem bayılmış, kolonyayla ayıltıyorlar falan... Kapının önünde toplananlar beni bir gördüler, “geldi, geldi” diye kıyamet koptu. Babam tabii beni bir kaptı, “Nerdesin?” diye. Söyleyemiyorum da “İzmir’e gittim, maça gittim” diye...
Dayak da yediniz tabii...
Babamdan yediğim ilk ve son dayaktı. Sadece popoma tokat attı, başka bir yerime vurmadı. Korktum tabii, o manzarayı görünce...
Peki sizin bu Türk Futbol Tarihi’ne geçen müthiş sol ayağınızı ilk kim keşfetti?
Çeşme’de askerliğini yapan Zonguldaklı Erol diye bir asker vardı. Futbola çok meraklı ve hasta Beşiktaşlı. Ben de o zamanlar 7-8 yaşlarındayım. Üstümüzde formalarımızı da görünce dikkatini çekiyor. Kendi kendimize fanilaların üstüne BJK yazıyoruz ya.. Yanıma geldi, “Buralı mısın?” diye sordu. “Buralıyım” dedim. “Harika bir ayağın var” dedi. İlk defa öyle bir övgü almıştım. Gerçi çocuklar arasında sivriliyorsun falan ama ilk defa dışarıdan birisinin, Çeşmeli olmayan birisinin, bir yabancının söylemesi beni çok etkilemişti. Çeşmeli birisi söylese, babamı seviyordur, ağabeyimi seviyordur, dayımı seviyordur da söylüyordur diye düşüneceğim ama bir yabancı söyleyince, “Allah Allah ben de hakikaten bir şey var” diye düşündüm ve çok heyecanlandım. Futbola üç saat ayırıyorsam, dört saatlere, beş saatlere çıkardım. Tam gün futbol oynadığım zamanlar bile oluyordu. Birkaç sene sonra yine böyle arkadaşlarla sokakta oynuyoruz. Sokakta bir jeep durdu. İçinden kimse inmiyor, araba duruyor, belli ki bize bakıyorlar. Bir müddet sonra arabadan bir beyefendi indi. Beni çağırdı yanına. “Adın ne?” falan diye sordu, ben de anlattım ne olduğumu. Ortaokul sondaydım o sene. “Ben Prof. Orhan Cüra, Altay’da yöneticiyim. Seni Altay’a götüreyim” dedi. “Babam izin vermez” dedim. Zaten okulum da var. “O zaman bir dahaki sene için ailenle ben konuşayım” dedi. Tabii o sıralar Çeşme’de benim yeteneğim duyulmaya başladı. Göztepe geldi duyum üzerine, ailemle görüştüler. Ben, Göztepe’ye “yok” dedim, “Altay’a gideceğim”... Babam bir şartla izin verdi; liseyi okumam şartıyla.
Göztepe yerine Altay’ı tercih etmenizin nedeni de renkleri Siyah Beyaz olduğu içinmiş...
Gayet tabii...
Siz çok fanatikmişsiniz...
O zaman böyle fanatizm yoktu ama Beşiktaş gerçekten de yaşamımı dolduruyordu. Çeşme’de mahalleden iki tane ağabeyim vardı; Cengiz ve Fevzi ağabeyler... Fevzi Ağabey ilkokulda görevliydi. Tam hatırlamıyorum ama sanıyorum ilk defa oynanan gece maçlarından biriydi, bir Galatasaray-Beşiktaş maçı... Şampiyonluk maçı gibi bir maçtı. Cengiz Ağabey, Fevzi Ağabey ve ben okula gittik. Gece okulu açmak da yasak. Fevzi Ağabey okulu açtı. Bir radyo var okulda. Oturduk, radyodan maçı dinliyoruz beraber. Yağmurlu bir havaydı. Rahmetli Metin Abi (Oktay) 49. dakikada penaltıdan bir gol attı ve Galatasaray şampiyon oldu. Cengiz Ağabey kalktı radyoya bir yumruk attı, radyo paramparça oldu. Ben çok korktum tabii, titreye titreye eve döndüm. Bir şey olacak, gelecekler, radyo kırılmış, kim vardı orada; iki tane insan bir de Mustafa... Öyle bir gece maçında da anımız var. Şimdi ben Beşiktaş’la anlaşınca, Cengiz Ağabey’le, Fevzi Ağabey Çeşme’de toplantılar yapıyorlarmış aralarında. Neler olacağını konuşuyorlarmış. Haberleri geliyor bana...
Sizin futbolculuk döneminizi yaşamadım. Ama anlatılanlar tarihteki Türk destanlarına benziyor. En son Yılmaz Özdil nefis bir yazı yazdı sizin için... Futbolculuk döneminizde şehrin efsanesi, kahramanıymışsınız. Altaylılar bugün hala tribünün solunda oturuyorlarmış, bu sizden kalma bir alışkanlıkmış. Yürüyüşünüz bile genç futbolcular tarafından taklit edilirmiş. Genç kızlardan anneannelere kadar herkesin sevgilisiymişsiniz ve kimse size toz kondurmazmış. O günlere ait neler hatırlıyorsunuz? Ne kadar güzel şeyler bunlar...
Evet, bu yazılanları ben bire bir yaşadığım için, belki de o sevgi İzmir’de tuttu beni. Hakikaten yazılanlardaki gibiydi. Ben futbola başladığımda Altay, Göztepe, İzmirspor, Karşıyaka, Altınordu Birinci Lig’de oynuyorlardı. Her sene Birinci Lig’den birisi gitti, 70’li yıların başında veya ortalarında Altay Birinci Lig’de tek kaldı. Bizim bütün maçlarımıza İzmir’in Altay dışındaki takımlarının taraftarları da geliyordu. Altay’ın 4-5 bin taraftarı vardı, biz 10-12 binle oynuyorduk. Altay’ın beş bin taraftarı dışındakiler beni izlemeye geliyordu. Her takımın taraftarı müthiş seviyordu beni. İzmir’in her semti benim için Alsancak gibiydi. Öyle büyük bir sevgi vardı.
Şaşaalı futbolculuk yaşantınızdan sonra Türk Futbolu’nun seyrini değiştiren, Türk Futbolu’na hücum emrini veren ve Türk Futbolu için milat olan bir teknik direktör oldunuz. Bir röportajınızda, “Korkular savunmaya dayalı anlayışları ortaya çıkarır” diyorsunuz. Herkes savunma derken, sizin hücum demek nereden aklınıza geldi? Siz neden korkmadınız?
Ben lisede edebiyat okudum. Edebiyatla birlikte yakın tarihimize de çok ilgi duydum. Kendi tarihimize baktığımız zaman, bizle çok özdeşleşmeyen bazı kutlamalarımız vardır. Birçok kutlama nedeni, savunma amaçlıdır. Çanakkale savunması, Kanice savunması, Kahramanmaraş savunması, Gaziantep savunması... Bütün bunlarda savunmayı kutluyoruz. Preveze de dahil. Preveze de zaferse, bir savunma zaferidir. Bizim gerçek manada hücum ettiğimiz ve kazandığımız Kurtuluş Savaşı’dır. Bu mantıkla hareket ettiğiniz, bu açıdan baktığınız zaman; bütün futbol yaşantınız bir kompleks altında geçmiş. Avrupa takımlarına karşı Milli Takım’da olsun, kulüp takımlarında olsun uçağa binerken bile ayaklarınız titremiş. Sahaya çıkarken de öyle... Maçı oynamadan kaybeden tek ülke, herhalde bizdik. Tabii görüyorsunuz, bir şeylerin değişmesi lazım; değişecek, çünkü doğru olan o değil. Belki daha evvelden düşünüldü ama ifade edilemedi. Ben bunu ifade ettim. İfade ettim ama benim düşüncelerim önce bir infial yarattı. Ne oluyoruz, kimiz, biz kimiz, onlar kim soruları var ya... Atasözlerimiz bile “Büyük lokma ye, büyük laf etme” diyor. Hep ortada yani. Ne kokarsın ne bulaşırsın. Biz dedik ki kokalım, bulaşırsak da bulaşalım.
Çok basit bir şeymiş gibi söylediniz hocam. “Ben bunu ifade ettim” dediniz. Oysa siz bir ülkenin futbol tarihini ve kaderini değiştirdiniz.
Benim önümde iki yol vardı. Ya bunu yapacaktım ya da Çeşme’ye geri dönecektim. Çeşme’ye dönmeyi göze aldığım, “bunu başaramazsam ne olur, açıkta kalır mıyım” diye bir endişem olmadığı için bunu rahatlıkla yaptım. Zaten hayatım boyunca kabullenemediğim bir durumdu bu...
Elime böyle bir fırsat geçmiş. Türkiye’de başına geçtiğim takım, o gün itiberiyle Beşiktaş veya Fenerbahçe de olabilirdi; zaten mahalli başarılarını, ülke başarılarını kazanmışlar. Fakat artık millet sadece mahalli, lig başarılarıyla memnun olmuyor.
Yani bizim arenamız sadece bizim ligimiz değil.
Galatasaray’ın başına ilk geçtiğim yılda, Galatasaray önemli bir puan farkıyla şampiyon oldu. Tabii ki müthiş sevindim. Düşünsenize antrenörlük yaşantımdaki ilk yılım. Ağzım kulaklarımda... Ağzımı çekiyorum, normal yerine gelsin diye! Aynaya bakıyorum falan... Sonra oturdum düşündüm. “Ya tamam, şampiyon oldun, sevin tabii de bu ilk değil ki, senden önce de birçok defa şampiyon olmuş Galatasaray” dedim. Zannediyorum 28 veya 29 Mayıs’tı. Tek başıma oturdum, düşünüyorum. Neticede 20 sene, 30 sene sonra şu yılında kim şampiyon olmuş, başında kim varmış dediklerinde bir kişi şuydu diyemeyecek. O gün dedim ki kendi kendime; öyle bir iş yapalım ki, sayfa çevirmeye gerek kalmasın. Bu kaderi çevirelim. Aklımda olanı, o zaman açığa vurmaya başladım.
Sizin yıllardır her kesim tarafından kabul edilen liderlik özellikleriniz, kulübede, saha içindeki, saha dışındaki duruşunuzun da başarılarınız içinde önemli bir etken olduğunu düşünüyorum. Ve bu sadece futbolla ilgili bir şey de değil; hayatı bilmek, yaşamakla, hayat felsefesiyle ilgili...
Gayet tabii. Benim farklı tarafım da bu. Futbol tabii ki benim dünyam ama o dünyayı sadece futbolla dolduramazsınız. Futbolla yaşayıp bütün gününü doldurmak, senin dünyanı küçültmekten başka bir işe yaramaz. Ben her bulunduğum değişik ortamda, futbola buradan nasıl birşey katabilirim diye düşündüm. Futbol sadece futbol değildir. Bugün futbola taşınabilecek o kadar farklı şeyler var ki, nitekim onları taşımaya çalışıyorum. Ekonomiden, sosyal yaşamdan, toplum biliminden, sanattan, kültürden mutlaka küçük küçük de olsa bir şeyler alıyorsunuz. Benim mesela bir şansım vardı, fırsat değil gerçekten bir şans... Fırsatlar şansa çevrilir ama bu anlatacağım şanstı; İstanbul’a geldiğimde öyle değerli insanlardan oluşan bir ekibimiz vardı ki, en küçüğü benden 15-20 yaş büyüktü. Hepsi holding patronu, genel müdür, bankacı gibi toplumda yeri olan insanlardı. İdmanlardan sonra hep onların olduğu ortama giderdim ve onlarla sohbet ederdim. Onları keyifle dinlerdim. Kendi konumlarında nasıl başarıyı yakalamışlar, hangi yollardan geçmişler, onların başarılarından futbolun içine neler alabilirim diye düşünürdüm. Onlar benim için bulunmaz şanstı.
Kişisel gelişimde çok önemli tabii ama biraz da aileden, temelden alınanlar insanın kişiliğini, karakterini belirliyor. Siz mesela cesaretinizi kimden aldınız?
Babamdan aldım. Çünkü hakikaten çok korkusuz bir insandı. Korkusuz derken maceracı değildi. Kendini bilen bir korkusuzdu. Zaten kendini bilen insanların bir korku yaşamasına gerek de yok. Futbolculuğumda da aşağı yukarı böyleydim. Dışardan görenler sakin bir kişiliğim olduğunu düşünür ama esasında öyle değildir. Ben sporculuğumda Altay forması ile İnönü’ye, Ali Sami Yen’e çıktığım zaman, Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe taraftarları kendi futbolcusundan önce beni tribünlere çağırırdı. Orda da korkmazdım. Ama bütün sevecen kişiliğimin yanında Türkiye’de kırmızı kart rekortmeniydim.
Kaybetmeye tahammülünüz olmadığı için mi o kadar kartı görürdünüz?
Hayır. Neticede kaybedebilirsiniz; ben haksızlığa tahammül edemezdim. Bugün hakemlerden bahsediyorlar, hata yaptı, şu oldu, bu oldu diye... Bizim zamanımızda televizyon yayını da yok; al bu pozisyonu geri getir diye bir yayın da yok. Sahada resmen katliam vardı. Katliam oldukça ben tabii kartı görüyordum. Çünkü hakikaten haksızlığa tahammül edemiyordum. Kendi sahamızda aldığımız en farklı yenilgiden sonra hakeme gittim, elini öpmek istedim. 4-0 kaybettik. Belki oynadığım dönemde bu kadar farklı kaybettiğimiz bir başka maç yok ama hakem iyi yönetim gösterdiği için elini öpmek istedim. Teknik direktörlük dönemimde de doğru karara hiçbir zaman itiraz etmedim. İsterse bana şampiyonluğu kaybettirsin.
Şimdi, çocukluğunuzun aşkı Beşiktaş’ın başındasınız... Duygularınızı merak ediyorum... Gerçi basın töreninde çok güzel ifade ettiniz ama ben biraz daha derinlerdeki duyguları öğrenmek istiyorum... İlk günlerin telaşı, heyecanı gerilerde kaldı. Bugün Beşiktaş’ın teknik direktörü olarak, BJK Nevzat Demir Tesisleri’ndeki koltuğunuzda otururken, o çocukluk günlerinize geri döndünüz mü hiç? Neler hissettiniz?
Bir tek şey istedim; ağabeyimin görmesini...
(Sessizlik...)
Beşiktaş’la ilgili çocukluk anılarımın içinde ağabeyim hep vardı... Gençlerbirliği maçından sonra ailemin bütün fertleri ağabeyimin kabrine gidip paylaşmışlar. Ben de en kısa zamanda ağabeyimin kabrine gideceğim...
Röportajımızı burada bitiriyor, hocamıza teşekkür ediyoruz.
Ölümün getirdiği fiziksel ayrılık bizi sevdiklerimizden ayıramaz... Anılar, yaşanmışlıklar silinemez... Gidenler, bizi gökyüzünden izler, belki de hep yanımızdadır. Kim bilir Mustafa Denizli’nin ağabeyi, annesi, babası, terzi Emin Ağabeyi bugün O’nu nasıl büyük bir gururla izliyordur...
Röportaj: Çiğdem Işık
01.11.2008 09:06
Beşiktaş Teknik Direktörü Mustafa Denizli, çocukluğunun Siyah Beyaz mutlu anılarını, “Büyük Mustafa” olarak tarihe geçtiği futbolculuk günlerini, Türk Futbol Tarihi’nin kaderini nasıl değiştirdiğini, Beşiktaş Dergisi’ne anlattı.
ÖNCE; beş kişilik ailesinin gözbebeğidir... Çeşme’de evlerinin bulunduğu o uzun sokakta, yürümeyi öğrenir öğrenmez top peşinde koşmaya başlar. Top dediysek; futbol topu falan sanılmasın... Bizzat ağabeyi ile birlikte kendi imalatı olan bir top; kağıtlardan yapılır, üzeri de iple bağlanır. İşte o kadar... Ancak kağıt top bir müddet sonra dağılınca, ikinci topu yapacak kağıt bulunamaz. Neyse ki amcasından sünnet hediyesi olarak lastik bir top gelir. Sarı saçlı, mavi gözlü Mustafa dünyanın en mutlu çocuğu olur... O’nun bu mutlu çocukluğunun baş köşesinde bir de Beşiktaş vardır. Mahallenin terzisi Emin Ağabey’inden merakla dinlediği, Beşiktaş hikayeleriyle büyür. Bu hikayelerin içindeki Birol gibi, Sanlı gibi olabilmek için daha bir hırsla, daha bir hızlı koşar topun peşinden. Top tamam da futbolcuya bir de forma gerekir değil mi? Mustafa buna da çözüm bulur hemen; beyaz fanilasına kömürle veya kara kalemle çubuklar çizer, BJK yazar, arkasına da numarayı yerleştirir.
ARDINDAN; fanila formayla lastik top peşindeyken, sol ayağı dillere düşer Mustafa’nın... Keşfedilmesi uzun sürmez. Göztepe de çalar kapısını, Altay da... Mustafa renkleri Siyah Beyaz olduğu için Altay’ın teklifini kabul eder. Çeşme’nin uzun sokağında koşan sarı saçlı, mavi gözlü Mustafa, tam 18 yıl formasını giydiği Altay’da Türk Futbol Tarihi’ne “Büyük Mustafa” olarak geçer. Dillere destan sol ayağı sadece İzmir’i değil, Türkiye’yi sallar. Attığı her adım olaydır. Yer yerinden sallanır. Düşünün ki, Altay formasıyla İstanbul’a geldiği zaman üç büyük kulübün taraftarları, Beşiktaşlılar, Galatasaraylılar, Fenerbahçeliler kendi futbolcularından önce “Büyük Mustafa”yı tribünlere çağırırlar.
SONRA; Mustafa Denizli jübilesinin ardından teknik direktör olarak sahalardadır. Yeşil sahalardaki “Büyük Mustafa” yerini, “Büyük Komutan”a bırakır... Galatasaray’da, Milli Takım’da, Fenerbahçe’de ilk’lere, rekorlara, şampiyonluklara imza atar ama O’na asıl “Cesur Yürek” denmesinin nedeni; Türk Futbol Tarihi’ne hücum emrini veren komutan olması, bir ülke futbolunun kaderini değiştirmesidir.
ŞİMDİ; Mustafa Denizli, çocukluk aşkı Beşiktaş’ın teknik direktörüdür... Büyük Komutan’ın hedefi de bellidir; Büyük Beşiktaş’ı şampiyon yapmak...
Mustafa Denizli ile Çeşme’deki çocukluk günlerini, çocukluğunun Siyah Beyaz mutlu anılarını, “Büyük Mustafa” olarak tarihe geçtiği futbolculuk günlerini, Türk Futbol Tarihi’nin kaderini nasıl değiştirdiğini konuştuk. Mustafa Denizli, ilk özel röportajını Beşiktaş Dergisi ile yapıp, bu vesileyle sizlere, Beşiktaş Camiası’na kalbinin kapılarını açtı;
En başından başlayalım... Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Kaç kişilik bir aileniz vardı? Çocukluğunuza ait hangi görüntüleri hatırlıyorsunuz?
Aşağı yukarı bütün görüntüleri hatırlıyorum. Hatırladığım görüntülerin büyük bölümü, ailece yaptığımız hoş sohbetler. 5 kişilik bir aile. Anne, baba, 3 çocuk. Çocukların en büyüğü ağabeyim, ortanca olan ablam, sonra da ben... Ailemden sadece ablamla, ben kaldım hayatta... Babam vefat etti. Annemi 3,5 yıl önce kaybettim. Ağabeyimi de birkaç ay önce... Güzel bir aileydik. Sevecen bir aileydik. Babam çok sevecendi. Üzerimize titrerdi. Bir tek futbol oynamamı istemezdi.
Allah rahmet eylesin... Ne işle meşguldü babanız?
Ben 3-4 yaşlarındayken babamın Çeşme’de üç tane kahvesi vardı. Çeşme’nin merkezindeki kahveler babamındı. Sonra ben 7-8 yaşlarındayken babam tarım işine geçti. Zeytin, tütün, anason yetiştiriyordu. Tarımı çok seviyordum ama tütün işinden hiç hoşlanmazdım. Dayım da karpuz, kavun, bamya gibi mevsimlik meyveler, sebzeler yetiştirirdi, ben daha çok O’nun yanında çalışmayı severdim. Tütünden o kadar nefret ederdim ki, tabii bir de çalışınca futbola ayıracak zaman kalmıyor; tarladan kaçmak için elimden geleni yapardım. Futbola da aşağı yukarı 5 yaşındayken başladım, bizim evin sokağında. Babam eve gelene kadar sokakta top peşinde koşar, babam gelince de eve giderdim. Keyifli bir çocukluk geçirdim.
Babanız futbola uzak birisiymiş, siz bu sevdaya nasıl bulaştınız?
Babam futbola çok uzak... Ayağına top değmemiş desek yeridir. Benim sünnetimde amcam bir top hediye etmişti bana, lastik bir top. O topla futbola başladım. 5 yaşlarında falanım... Gerçi o top gelmeden önce de biz kağıtlardan top yapıp, üzerini iple bağlayıp, onunla oynardık. Ama o parçalandığı zaman ikinci bir topu yapmak için o kadar kağıt bulamıyorduk. Lastik top bambaşka bir şey tabii; sağa gidiyor, sola gidiyor, sekiyor... Gözümün içi gibi bakıyorum. En ufak bir çivi, çam deyse patlar diye, kendimizi değil, topu koruyorduk. Baktım lastik topla oynamak da çok keyifli. Bir de sol ayaklıyım. Bütün arkadaşlarım arasında bir tek ben sol ayaklıyım. O nedenle ayrıcalıklı bir hüviyetim var. Top oynuyoruz ama bunu oynayanların da bir taraftan olması lazım. Taraf tutması lazım. İşte ne tarafı tutacağımıza karar verme aşamasındayım...
Ne tarafı tutacağınıza karar verme aşamasındayken kaç yaşındasınız?
Beş-altı yaşlarındayım, sünnetten hemen sonra...
Ve beş yaşında Beşiktaşlı olmaya karar veriyorsunuz.
Evet, Beşiktaşlı oldum. Bütün ömrü aşağı yukarı Akaretler’de geçen rahmetli Emin Ağabeyimiz vardı, kendisi terziydi... Dükkanı bizim bir sokak gerimizdeki, ana caddedeydi. Müthiş sohbeti olan, tatlı bir insandı. Toplardı bizi başına, Akaretler’i, Beşiktaş’ı, Beşiktaşlı futbolcuları anlatırdı... Emin ağabey anlatıyor; Baba Hakkı’yı, Ali İhsan Karayiğit’i, Baba Recep’i, biz merakla, ağzımız açık dinliyoruz. İlk zamanlarda Emin Ağabey bizi çağırırdı yanına, “Gelin çocuklar size Beşiktaş’ı anlatacağım” diye. Sonradan biz okuldan çıkar çıkmaz direk Emin Ağabey’in dükkanına koşar olduk, “Hadi Emin Amca anlat” diye. Radyodan Beşiktaş’ın maçlarını da ilk O’nun dükkanında dinledik. Radyodan Beşiktaş’ın maçlarını heyecanla dinlerken, bir taraf olduğumuzu hissetmeye başladık. Sonra ilkokul birinci sınıfta okuma-yazmayı öğrenince, gazetelerden takip etmeye başladık Beşiktaş’ı; hangi haber, hangi resim çıkmış, neler oluyormuş diye...
Öyle başladık işte...
Siz o yıllarda, sokaktaki maçlarınızda hangi futbolcumuzun ismini alırdınız?
İlk önceleri Birol olurdum. Sonra Sanlı oldum... Kendi formamızı kendimiz hazırlardık. Cumartesi Pazar günleri turnuva yapardık. Arkadaşlarımın çoğunluğu Beşiktaşlı’ydı ama Galatasaraylı ve Fenerbahçeliler de vardı. Formalarımızla çıkardık sokağa, turnuva başlardı.
Nasıl hazırlardınız formalarınızı? Anneniz mi dikerdi?
Yok yahu... Çocuk fanilaları vardı ya, kara kalem veya kömürle numara yazardık, çizgileri de çizerdik. O bizim formamızdı.
Siz Beşiktaş için evden de kaçmışsınız.
Evet, evden de kaçtım. 62-63 yılıydı sanıyorum, ilkokulu bitirdiğim yıl olabilir. Tabii o zaman Çeşme-İzmir ulaşımı bugünkü gibi kolay değil. Bir de benim balık tutma merakım vardı. Her sabah okuldan önce çok erken kalkardım, balık tutardım, balıkları okula giderken eve bırakırdım, öğle tatilinde de eve gidip tuttuğum balıkları yerdim. Sonra tekrar okula. Ağabeyim İzmir’de okuyor, Atatürk Lisesi’nde. Beşiktaş da Göztepe’ye maça geliyordu. Sabah yine erkenden kalktım, balığa gidiyormuşum gibi. Evdekiler zannediyor ki balığa gidiyorum. Balık tutmaya gittiğim zamanlar, güneşin batmasına yakın bir saatte eve dönüyorum. Gittim İzmir’e... İzmir’i de hiç bilmiyorum. Son durak Basmane... Basmane’de otogarda indim otobüsten. Sersem tavuk gibi bakıyorum etrafıma. Stadyuma nereden gidilir, bilmiyorum. Birilerine sordum, yol gösterdiler. Bir de grup gidiyor beş-altı kişilik, devamlı maçtan konuşuyorlar, şöyle olacak böyle olacak diye. Belli ki onlar stadyuma gidiyor, takıldım onların peşine... Gittim, girdim stadyuma. Stadyuma girdim ya, öyle bir rüya alemindeyim sanki. Kendimi dünyanın en mutlu insanı hissediyorum. Takımlar sahaya çıktı. Tellerin yanına kadar gidiyorum ama bir yandan da yerimi kaybetmeyeyim, stadın içinde kaybolacağım diye düşünüyorum. Bir de tabii nasıl geri döneceğimi düşünüyorum. Basmane’yi nasıl bulacağım? Hadi gelirken stadyuma, hedefleri maça gitmek olan birilerinin peşine takıldım. Dönerken Basmane’ye gidecek kimi bulacağım ben?! Bir de Beşiktaş maçı kaybetti, 3-2... Maç bitti, çıktım stadyumdan. Ona soruyorum, buna soruyorum. Tabii belli bir saatten sonra Çeşme’ye araba da yok. Neyse, kan ter içinde koşa koşa otobüsün kalkmasına beş dakika falan kala kendimi otobüse attım. Ter içindeyim ama... Otobüs hareket etti, güneş batıyor. Kış mevsimi. Saat sekiz olmuş artık. Balık tuttuğum zaman dörtte, beşte dönüyorum eve. Bizim evin aşağı yukarı 100 metre ilerisi de otobüs durağı. Orada indim. Bizim sokak, uzun bir sokaktır. Girdim sokağa. Evin önünde bir kalabalık, 30-40 kişi falan.. Yaklaştım, babam bir tarafa çökmüş, başını ellerinin arasına almış. Annem bayılmış, kolonyayla ayıltıyorlar falan... Kapının önünde toplananlar beni bir gördüler, “geldi, geldi” diye kıyamet koptu. Babam tabii beni bir kaptı, “Nerdesin?” diye. Söyleyemiyorum da “İzmir’e gittim, maça gittim” diye...
Dayak da yediniz tabii...
Babamdan yediğim ilk ve son dayaktı. Sadece popoma tokat attı, başka bir yerime vurmadı. Korktum tabii, o manzarayı görünce...
Peki sizin bu Türk Futbol Tarihi’ne geçen müthiş sol ayağınızı ilk kim keşfetti?
Çeşme’de askerliğini yapan Zonguldaklı Erol diye bir asker vardı. Futbola çok meraklı ve hasta Beşiktaşlı. Ben de o zamanlar 7-8 yaşlarındayım. Üstümüzde formalarımızı da görünce dikkatini çekiyor. Kendi kendimize fanilaların üstüne BJK yazıyoruz ya.. Yanıma geldi, “Buralı mısın?” diye sordu. “Buralıyım” dedim. “Harika bir ayağın var” dedi. İlk defa öyle bir övgü almıştım. Gerçi çocuklar arasında sivriliyorsun falan ama ilk defa dışarıdan birisinin, Çeşmeli olmayan birisinin, bir yabancının söylemesi beni çok etkilemişti. Çeşmeli birisi söylese, babamı seviyordur, ağabeyimi seviyordur, dayımı seviyordur da söylüyordur diye düşüneceğim ama bir yabancı söyleyince, “Allah Allah ben de hakikaten bir şey var” diye düşündüm ve çok heyecanlandım. Futbola üç saat ayırıyorsam, dört saatlere, beş saatlere çıkardım. Tam gün futbol oynadığım zamanlar bile oluyordu. Birkaç sene sonra yine böyle arkadaşlarla sokakta oynuyoruz. Sokakta bir jeep durdu. İçinden kimse inmiyor, araba duruyor, belli ki bize bakıyorlar. Bir müddet sonra arabadan bir beyefendi indi. Beni çağırdı yanına. “Adın ne?” falan diye sordu, ben de anlattım ne olduğumu. Ortaokul sondaydım o sene. “Ben Prof. Orhan Cüra, Altay’da yöneticiyim. Seni Altay’a götüreyim” dedi. “Babam izin vermez” dedim. Zaten okulum da var. “O zaman bir dahaki sene için ailenle ben konuşayım” dedi. Tabii o sıralar Çeşme’de benim yeteneğim duyulmaya başladı. Göztepe geldi duyum üzerine, ailemle görüştüler. Ben, Göztepe’ye “yok” dedim, “Altay’a gideceğim”... Babam bir şartla izin verdi; liseyi okumam şartıyla.
Göztepe yerine Altay’ı tercih etmenizin nedeni de renkleri Siyah Beyaz olduğu içinmiş...
Gayet tabii...
Siz çok fanatikmişsiniz...
O zaman böyle fanatizm yoktu ama Beşiktaş gerçekten de yaşamımı dolduruyordu. Çeşme’de mahalleden iki tane ağabeyim vardı; Cengiz ve Fevzi ağabeyler... Fevzi Ağabey ilkokulda görevliydi. Tam hatırlamıyorum ama sanıyorum ilk defa oynanan gece maçlarından biriydi, bir Galatasaray-Beşiktaş maçı... Şampiyonluk maçı gibi bir maçtı. Cengiz Ağabey, Fevzi Ağabey ve ben okula gittik. Gece okulu açmak da yasak. Fevzi Ağabey okulu açtı. Bir radyo var okulda. Oturduk, radyodan maçı dinliyoruz beraber. Yağmurlu bir havaydı. Rahmetli Metin Abi (Oktay) 49. dakikada penaltıdan bir gol attı ve Galatasaray şampiyon oldu. Cengiz Ağabey kalktı radyoya bir yumruk attı, radyo paramparça oldu. Ben çok korktum tabii, titreye titreye eve döndüm. Bir şey olacak, gelecekler, radyo kırılmış, kim vardı orada; iki tane insan bir de Mustafa... Öyle bir gece maçında da anımız var. Şimdi ben Beşiktaş’la anlaşınca, Cengiz Ağabey’le, Fevzi Ağabey Çeşme’de toplantılar yapıyorlarmış aralarında. Neler olacağını konuşuyorlarmış. Haberleri geliyor bana...
Sizin futbolculuk döneminizi yaşamadım. Ama anlatılanlar tarihteki Türk destanlarına benziyor. En son Yılmaz Özdil nefis bir yazı yazdı sizin için... Futbolculuk döneminizde şehrin efsanesi, kahramanıymışsınız. Altaylılar bugün hala tribünün solunda oturuyorlarmış, bu sizden kalma bir alışkanlıkmış. Yürüyüşünüz bile genç futbolcular tarafından taklit edilirmiş. Genç kızlardan anneannelere kadar herkesin sevgilisiymişsiniz ve kimse size toz kondurmazmış. O günlere ait neler hatırlıyorsunuz? Ne kadar güzel şeyler bunlar...
Evet, bu yazılanları ben bire bir yaşadığım için, belki de o sevgi İzmir’de tuttu beni. Hakikaten yazılanlardaki gibiydi. Ben futbola başladığımda Altay, Göztepe, İzmirspor, Karşıyaka, Altınordu Birinci Lig’de oynuyorlardı. Her sene Birinci Lig’den birisi gitti, 70’li yıların başında veya ortalarında Altay Birinci Lig’de tek kaldı. Bizim bütün maçlarımıza İzmir’in Altay dışındaki takımlarının taraftarları da geliyordu. Altay’ın 4-5 bin taraftarı vardı, biz 10-12 binle oynuyorduk. Altay’ın beş bin taraftarı dışındakiler beni izlemeye geliyordu. Her takımın taraftarı müthiş seviyordu beni. İzmir’in her semti benim için Alsancak gibiydi. Öyle büyük bir sevgi vardı.
Şaşaalı futbolculuk yaşantınızdan sonra Türk Futbolu’nun seyrini değiştiren, Türk Futbolu’na hücum emrini veren ve Türk Futbolu için milat olan bir teknik direktör oldunuz. Bir röportajınızda, “Korkular savunmaya dayalı anlayışları ortaya çıkarır” diyorsunuz. Herkes savunma derken, sizin hücum demek nereden aklınıza geldi? Siz neden korkmadınız?
Ben lisede edebiyat okudum. Edebiyatla birlikte yakın tarihimize de çok ilgi duydum. Kendi tarihimize baktığımız zaman, bizle çok özdeşleşmeyen bazı kutlamalarımız vardır. Birçok kutlama nedeni, savunma amaçlıdır. Çanakkale savunması, Kanice savunması, Kahramanmaraş savunması, Gaziantep savunması... Bütün bunlarda savunmayı kutluyoruz. Preveze de dahil. Preveze de zaferse, bir savunma zaferidir. Bizim gerçek manada hücum ettiğimiz ve kazandığımız Kurtuluş Savaşı’dır. Bu mantıkla hareket ettiğiniz, bu açıdan baktığınız zaman; bütün futbol yaşantınız bir kompleks altında geçmiş. Avrupa takımlarına karşı Milli Takım’da olsun, kulüp takımlarında olsun uçağa binerken bile ayaklarınız titremiş. Sahaya çıkarken de öyle... Maçı oynamadan kaybeden tek ülke, herhalde bizdik. Tabii görüyorsunuz, bir şeylerin değişmesi lazım; değişecek, çünkü doğru olan o değil. Belki daha evvelden düşünüldü ama ifade edilemedi. Ben bunu ifade ettim. İfade ettim ama benim düşüncelerim önce bir infial yarattı. Ne oluyoruz, kimiz, biz kimiz, onlar kim soruları var ya... Atasözlerimiz bile “Büyük lokma ye, büyük laf etme” diyor. Hep ortada yani. Ne kokarsın ne bulaşırsın. Biz dedik ki kokalım, bulaşırsak da bulaşalım.
Çok basit bir şeymiş gibi söylediniz hocam. “Ben bunu ifade ettim” dediniz. Oysa siz bir ülkenin futbol tarihini ve kaderini değiştirdiniz.
Benim önümde iki yol vardı. Ya bunu yapacaktım ya da Çeşme’ye geri dönecektim. Çeşme’ye dönmeyi göze aldığım, “bunu başaramazsam ne olur, açıkta kalır mıyım” diye bir endişem olmadığı için bunu rahatlıkla yaptım. Zaten hayatım boyunca kabullenemediğim bir durumdu bu...
Elime böyle bir fırsat geçmiş. Türkiye’de başına geçtiğim takım, o gün itiberiyle Beşiktaş veya Fenerbahçe de olabilirdi; zaten mahalli başarılarını, ülke başarılarını kazanmışlar. Fakat artık millet sadece mahalli, lig başarılarıyla memnun olmuyor.
Yani bizim arenamız sadece bizim ligimiz değil.
Galatasaray’ın başına ilk geçtiğim yılda, Galatasaray önemli bir puan farkıyla şampiyon oldu. Tabii ki müthiş sevindim. Düşünsenize antrenörlük yaşantımdaki ilk yılım. Ağzım kulaklarımda... Ağzımı çekiyorum, normal yerine gelsin diye! Aynaya bakıyorum falan... Sonra oturdum düşündüm. “Ya tamam, şampiyon oldun, sevin tabii de bu ilk değil ki, senden önce de birçok defa şampiyon olmuş Galatasaray” dedim. Zannediyorum 28 veya 29 Mayıs’tı. Tek başıma oturdum, düşünüyorum. Neticede 20 sene, 30 sene sonra şu yılında kim şampiyon olmuş, başında kim varmış dediklerinde bir kişi şuydu diyemeyecek. O gün dedim ki kendi kendime; öyle bir iş yapalım ki, sayfa çevirmeye gerek kalmasın. Bu kaderi çevirelim. Aklımda olanı, o zaman açığa vurmaya başladım.
Sizin yıllardır her kesim tarafından kabul edilen liderlik özellikleriniz, kulübede, saha içindeki, saha dışındaki duruşunuzun da başarılarınız içinde önemli bir etken olduğunu düşünüyorum. Ve bu sadece futbolla ilgili bir şey de değil; hayatı bilmek, yaşamakla, hayat felsefesiyle ilgili...
Gayet tabii. Benim farklı tarafım da bu. Futbol tabii ki benim dünyam ama o dünyayı sadece futbolla dolduramazsınız. Futbolla yaşayıp bütün gününü doldurmak, senin dünyanı küçültmekten başka bir işe yaramaz. Ben her bulunduğum değişik ortamda, futbola buradan nasıl birşey katabilirim diye düşündüm. Futbol sadece futbol değildir. Bugün futbola taşınabilecek o kadar farklı şeyler var ki, nitekim onları taşımaya çalışıyorum. Ekonomiden, sosyal yaşamdan, toplum biliminden, sanattan, kültürden mutlaka küçük küçük de olsa bir şeyler alıyorsunuz. Benim mesela bir şansım vardı, fırsat değil gerçekten bir şans... Fırsatlar şansa çevrilir ama bu anlatacağım şanstı; İstanbul’a geldiğimde öyle değerli insanlardan oluşan bir ekibimiz vardı ki, en küçüğü benden 15-20 yaş büyüktü. Hepsi holding patronu, genel müdür, bankacı gibi toplumda yeri olan insanlardı. İdmanlardan sonra hep onların olduğu ortama giderdim ve onlarla sohbet ederdim. Onları keyifle dinlerdim. Kendi konumlarında nasıl başarıyı yakalamışlar, hangi yollardan geçmişler, onların başarılarından futbolun içine neler alabilirim diye düşünürdüm. Onlar benim için bulunmaz şanstı.
Kişisel gelişimde çok önemli tabii ama biraz da aileden, temelden alınanlar insanın kişiliğini, karakterini belirliyor. Siz mesela cesaretinizi kimden aldınız?
Babamdan aldım. Çünkü hakikaten çok korkusuz bir insandı. Korkusuz derken maceracı değildi. Kendini bilen bir korkusuzdu. Zaten kendini bilen insanların bir korku yaşamasına gerek de yok. Futbolculuğumda da aşağı yukarı böyleydim. Dışardan görenler sakin bir kişiliğim olduğunu düşünür ama esasında öyle değildir. Ben sporculuğumda Altay forması ile İnönü’ye, Ali Sami Yen’e çıktığım zaman, Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe taraftarları kendi futbolcusundan önce beni tribünlere çağırırdı. Orda da korkmazdım. Ama bütün sevecen kişiliğimin yanında Türkiye’de kırmızı kart rekortmeniydim.
Kaybetmeye tahammülünüz olmadığı için mi o kadar kartı görürdünüz?
Hayır. Neticede kaybedebilirsiniz; ben haksızlığa tahammül edemezdim. Bugün hakemlerden bahsediyorlar, hata yaptı, şu oldu, bu oldu diye... Bizim zamanımızda televizyon yayını da yok; al bu pozisyonu geri getir diye bir yayın da yok. Sahada resmen katliam vardı. Katliam oldukça ben tabii kartı görüyordum. Çünkü hakikaten haksızlığa tahammül edemiyordum. Kendi sahamızda aldığımız en farklı yenilgiden sonra hakeme gittim, elini öpmek istedim. 4-0 kaybettik. Belki oynadığım dönemde bu kadar farklı kaybettiğimiz bir başka maç yok ama hakem iyi yönetim gösterdiği için elini öpmek istedim. Teknik direktörlük dönemimde de doğru karara hiçbir zaman itiraz etmedim. İsterse bana şampiyonluğu kaybettirsin.
Şimdi, çocukluğunuzun aşkı Beşiktaş’ın başındasınız... Duygularınızı merak ediyorum... Gerçi basın töreninde çok güzel ifade ettiniz ama ben biraz daha derinlerdeki duyguları öğrenmek istiyorum... İlk günlerin telaşı, heyecanı gerilerde kaldı. Bugün Beşiktaş’ın teknik direktörü olarak, BJK Nevzat Demir Tesisleri’ndeki koltuğunuzda otururken, o çocukluk günlerinize geri döndünüz mü hiç? Neler hissettiniz?
Bir tek şey istedim; ağabeyimin görmesini...
(Sessizlik...)
Beşiktaş’la ilgili çocukluk anılarımın içinde ağabeyim hep vardı... Gençlerbirliği maçından sonra ailemin bütün fertleri ağabeyimin kabrine gidip paylaşmışlar. Ben de en kısa zamanda ağabeyimin kabrine gideceğim...
Röportajımızı burada bitiriyor, hocamıza teşekkür ediyoruz.
Ölümün getirdiği fiziksel ayrılık bizi sevdiklerimizden ayıramaz... Anılar, yaşanmışlıklar silinemez... Gidenler, bizi gökyüzünden izler, belki de hep yanımızdadır. Kim bilir Mustafa Denizli’nin ağabeyi, annesi, babası, terzi Emin Ağabeyi bugün O’nu nasıl büyük bir gururla izliyordur...
Röportaj: Çiğdem Işık