PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Ilk Özel Ropörtaj-Mustafa Denizli


Namik Kartaloglu
01-11-2008, 18:09
İlk Özel Röportaj
01.11.2008 09:06

Beşiktaş Teknik Direktörü Mustafa Denizli, çocukluğunun Siyah Beyaz mutlu anılarını, “Büyük Mustafa” olarak tarihe geçtiği futbolculuk günlerini, Türk Futbol Tarihi’nin kaderini nasıl değiştirdiğini, Beşiktaş Dergisi’ne anlattı.

ÖNCE; beş kişilik ailesinin gözbebeğidir... Çeşme’de evlerinin bulunduğu o uzun sokakta, yürümeyi öğrenir öğrenmez top peşinde koşmaya başlar. Top dediysek; futbol topu falan sanılmasın... Bizzat ağabeyi ile birlikte kendi imalatı olan bir top; kağıtlardan yapılır, üzeri de iple bağlanır. İşte o kadar... Ancak kağıt top bir müddet sonra dağılınca, ikinci topu yapacak kağıt bulunamaz. Neyse ki amcasından sünnet hediyesi olarak lastik bir top gelir. Sarı saçlı, mavi gözlü Mustafa dünyanın en mutlu çocuğu olur... O’nun bu mutlu çocukluğunun baş köşesinde bir de Beşiktaş vardır. Mahallenin terzisi Emin Ağabey’inden merakla dinlediği, Beşiktaş hikayeleriyle büyür. Bu hikayelerin içindeki Birol gibi, Sanlı gibi olabilmek için daha bir hırsla, daha bir hızlı koşar topun peşinden. Top tamam da futbolcuya bir de forma gerekir değil mi? Mustafa buna da çözüm bulur hemen; beyaz fanilasına kömürle veya kara kalemle çubuklar çizer, BJK yazar, arkasına da numarayı yerleştirir.

ARDINDAN; fanila formayla lastik top peşindeyken, sol ayağı dillere düşer Mustafa’nın... Keşfedilmesi uzun sürmez. Göztepe de çalar kapısını, Altay da... Mustafa renkleri Siyah Beyaz olduğu için Altay’ın teklifini kabul eder. Çeşme’nin uzun sokağında koşan sarı saçlı, mavi gözlü Mustafa, tam 18 yıl formasını giydiği Altay’da Türk Futbol Tarihi’ne “Büyük Mustafa” olarak geçer. Dillere destan sol ayağı sadece İzmir’i değil, Türkiye’yi sallar. Attığı her adım olaydır. Yer yerinden sallanır. Düşünün ki, Altay formasıyla İstanbul’a geldiği zaman üç büyük kulübün taraftarları, Beşiktaşlılar, Galatasaraylılar, Fenerbahçeliler kendi futbolcularından önce “Büyük Mustafa”yı tribünlere çağırırlar.

SONRA; Mustafa Denizli jübilesinin ardından teknik direktör olarak sahalardadır. Yeşil sahalardaki “Büyük Mustafa” yerini, “Büyük Komutan”a bırakır... Galatasaray’da, Milli Takım’da, Fenerbahçe’de ilk’lere, rekorlara, şampiyonluklara imza atar ama O’na asıl “Cesur Yürek” denmesinin nedeni; Türk Futbol Tarihi’ne hücum emrini veren komutan olması, bir ülke futbolunun kaderini değiştirmesidir.

ŞİMDİ; Mustafa Denizli, çocukluk aşkı Beşiktaş’ın teknik direktörüdür... Büyük Komutan’ın hedefi de bellidir; Büyük Beşiktaş’ı şampiyon yapmak...

Mustafa Denizli ile Çeşme’deki çocukluk günlerini, çocukluğunun Siyah Beyaz mutlu anılarını, “Büyük Mustafa” olarak tarihe geçtiği futbolculuk günlerini, Türk Futbol Tarihi’nin kaderini nasıl değiştirdiğini konuştuk. Mustafa Denizli, ilk özel röportajını Beşiktaş Dergisi ile yapıp, bu vesileyle sizlere, Beşiktaş Camiası’na kalbinin kapılarını açtı;

En başından başlayalım... Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Kaç kişilik bir aileniz vardı? Çocukluğunuza ait hangi görüntüleri hatırlıyorsunuz?
Aşağı yukarı bütün görüntüleri hatırlıyorum. Hatırladığım görüntülerin büyük bölümü, ailece yaptığımız hoş sohbetler. 5 kişilik bir aile. Anne, baba, 3 çocuk. Çocukların en büyüğü ağabeyim, ortanca olan ablam, sonra da ben... Ailemden sadece ablamla, ben kaldım hayatta... Babam vefat etti. Annemi 3,5 yıl önce kaybettim. Ağabeyimi de birkaç ay önce... Güzel bir aileydik. Sevecen bir aileydik. Babam çok sevecendi. Üzerimize titrerdi. Bir tek futbol oynamamı istemezdi.

Allah rahmet eylesin... Ne işle meşguldü babanız?
Ben 3-4 yaşlarındayken babamın Çeşme’de üç tane kahvesi vardı. Çeşme’nin merkezindeki kahveler babamındı. Sonra ben 7-8 yaşlarındayken babam tarım işine geçti. Zeytin, tütün, anason yetiştiriyordu. Tarımı çok seviyordum ama tütün işinden hiç hoşlanmazdım. Dayım da karpuz, kavun, bamya gibi mevsimlik meyveler, sebzeler yetiştirirdi, ben daha çok O’nun yanında çalışmayı severdim. Tütünden o kadar nefret ederdim ki, tabii bir de çalışınca futbola ayıracak zaman kalmıyor; tarladan kaçmak için elimden geleni yapardım. Futbola da aşağı yukarı 5 yaşındayken başladım, bizim evin sokağında. Babam eve gelene kadar sokakta top peşinde koşar, babam gelince de eve giderdim. Keyifli bir çocukluk geçirdim.

Babanız futbola uzak birisiymiş, siz bu sevdaya nasıl bulaştınız?
Babam futbola çok uzak... Ayağına top değmemiş desek yeridir. Benim sünnetimde amcam bir top hediye etmişti bana, lastik bir top. O topla futbola başladım. 5 yaşlarında falanım... Gerçi o top gelmeden önce de biz kağıtlardan top yapıp, üzerini iple bağlayıp, onunla oynardık. Ama o parçalandığı zaman ikinci bir topu yapmak için o kadar kağıt bulamıyorduk. Lastik top bambaşka bir şey tabii; sağa gidiyor, sola gidiyor, sekiyor... Gözümün içi gibi bakıyorum. En ufak bir çivi, çam deyse patlar diye, kendimizi değil, topu koruyorduk. Baktım lastik topla oynamak da çok keyifli. Bir de sol ayaklıyım. Bütün arkadaşlarım arasında bir tek ben sol ayaklıyım. O nedenle ayrıcalıklı bir hüviyetim var. Top oynuyoruz ama bunu oynayanların da bir taraftan olması lazım. Taraf tutması lazım. İşte ne tarafı tutacağımıza karar verme aşamasındayım...

Ne tarafı tutacağınıza karar verme aşamasındayken kaç yaşındasınız?
Beş-altı yaşlarındayım, sünnetten hemen sonra...

Ve beş yaşında Beşiktaşlı olmaya karar veriyorsunuz.
Evet, Beşiktaşlı oldum. Bütün ömrü aşağı yukarı Akaretler’de geçen rahmetli Emin Ağabeyimiz vardı, kendisi terziydi... Dükkanı bizim bir sokak gerimizdeki, ana caddedeydi. Müthiş sohbeti olan, tatlı bir insandı. Toplardı bizi başına, Akaretler’i, Beşiktaş’ı, Beşiktaşlı futbolcuları anlatırdı... Emin ağabey anlatıyor; Baba Hakkı’yı, Ali İhsan Karayiğit’i, Baba Recep’i, biz merakla, ağzımız açık dinliyoruz. İlk zamanlarda Emin Ağabey bizi çağırırdı yanına, “Gelin çocuklar size Beşiktaş’ı anlatacağım” diye. Sonradan biz okuldan çıkar çıkmaz direk Emin Ağabey’in dükkanına koşar olduk, “Hadi Emin Amca anlat” diye. Radyodan Beşiktaş’ın maçlarını da ilk O’nun dükkanında dinledik. Radyodan Beşiktaş’ın maçlarını heyecanla dinlerken, bir taraf olduğumuzu hissetmeye başladık. Sonra ilkokul birinci sınıfta okuma-yazmayı öğrenince, gazetelerden takip etmeye başladık Beşiktaş’ı; hangi haber, hangi resim çıkmış, neler oluyormuş diye...
Öyle başladık işte...

Siz o yıllarda, sokaktaki maçlarınızda hangi futbolcumuzun ismini alırdınız?
İlk önceleri Birol olurdum. Sonra Sanlı oldum... Kendi formamızı kendimiz hazırlardık. Cumartesi Pazar günleri turnuva yapardık. Arkadaşlarımın çoğunluğu Beşiktaşlı’ydı ama Galatasaraylı ve Fenerbahçeliler de vardı. Formalarımızla çıkardık sokağa, turnuva başlardı.

Nasıl hazırlardınız formalarınızı? Anneniz mi dikerdi?
Yok yahu... Çocuk fanilaları vardı ya, kara kalem veya kömürle numara yazardık, çizgileri de çizerdik. O bizim formamızdı.

Siz Beşiktaş için evden de kaçmışsınız.
Evet, evden de kaçtım. 62-63 yılıydı sanıyorum, ilkokulu bitirdiğim yıl olabilir. Tabii o zaman Çeşme-İzmir ulaşımı bugünkü gibi kolay değil. Bir de benim balık tutma merakım vardı. Her sabah okuldan önce çok erken kalkardım, balık tutardım, balıkları okula giderken eve bırakırdım, öğle tatilinde de eve gidip tuttuğum balıkları yerdim. Sonra tekrar okula. Ağabeyim İzmir’de okuyor, Atatürk Lisesi’nde. Beşiktaş da Göztepe’ye maça geliyordu. Sabah yine erkenden kalktım, balığa gidiyormuşum gibi. Evdekiler zannediyor ki balığa gidiyorum. Balık tutmaya gittiğim zamanlar, güneşin batmasına yakın bir saatte eve dönüyorum. Gittim İzmir’e... İzmir’i de hiç bilmiyorum. Son durak Basmane... Basmane’de otogarda indim otobüsten. Sersem tavuk gibi bakıyorum etrafıma. Stadyuma nereden gidilir, bilmiyorum. Birilerine sordum, yol gösterdiler. Bir de grup gidiyor beş-altı kişilik, devamlı maçtan konuşuyorlar, şöyle olacak böyle olacak diye. Belli ki onlar stadyuma gidiyor, takıldım onların peşine... Gittim, girdim stadyuma. Stadyuma girdim ya, öyle bir rüya alemindeyim sanki. Kendimi dünyanın en mutlu insanı hissediyorum. Takımlar sahaya çıktı. Tellerin yanına kadar gidiyorum ama bir yandan da yerimi kaybetmeyeyim, stadın içinde kaybolacağım diye düşünüyorum. Bir de tabii nasıl geri döneceğimi düşünüyorum. Basmane’yi nasıl bulacağım? Hadi gelirken stadyuma, hedefleri maça gitmek olan birilerinin peşine takıldım. Dönerken Basmane’ye gidecek kimi bulacağım ben?! Bir de Beşiktaş maçı kaybetti, 3-2... Maç bitti, çıktım stadyumdan. Ona soruyorum, buna soruyorum. Tabii belli bir saatten sonra Çeşme’ye araba da yok. Neyse, kan ter içinde koşa koşa otobüsün kalkmasına beş dakika falan kala kendimi otobüse attım. Ter içindeyim ama... Otobüs hareket etti, güneş batıyor. Kış mevsimi. Saat sekiz olmuş artık. Balık tuttuğum zaman dörtte, beşte dönüyorum eve. Bizim evin aşağı yukarı 100 metre ilerisi de otobüs durağı. Orada indim. Bizim sokak, uzun bir sokaktır. Girdim sokağa. Evin önünde bir kalabalık, 30-40 kişi falan.. Yaklaştım, babam bir tarafa çökmüş, başını ellerinin arasına almış. Annem bayılmış, kolonyayla ayıltıyorlar falan... Kapının önünde toplananlar beni bir gördüler, “geldi, geldi” diye kıyamet koptu. Babam tabii beni bir kaptı, “Nerdesin?” diye. Söyleyemiyorum da “İzmir’e gittim, maça gittim” diye...

Dayak da yediniz tabii...
Babamdan yediğim ilk ve son dayaktı. Sadece popoma tokat attı, başka bir yerime vurmadı. Korktum tabii, o manzarayı görünce...

Peki sizin bu Türk Futbol Tarihi’ne geçen müthiş sol ayağınızı ilk kim keşfetti?
Çeşme’de askerliğini yapan Zonguldaklı Erol diye bir asker vardı. Futbola çok meraklı ve hasta Beşiktaşlı. Ben de o zamanlar 7-8 yaşlarındayım. Üstümüzde formalarımızı da görünce dikkatini çekiyor. Kendi kendimize fanilaların üstüne BJK yazıyoruz ya.. Yanıma geldi, “Buralı mısın?” diye sordu. “Buralıyım” dedim. “Harika bir ayağın var” dedi. İlk defa öyle bir övgü almıştım. Gerçi çocuklar arasında sivriliyorsun falan ama ilk defa dışarıdan birisinin, Çeşmeli olmayan birisinin, bir yabancının söylemesi beni çok etkilemişti. Çeşmeli birisi söylese, babamı seviyordur, ağabeyimi seviyordur, dayımı seviyordur da söylüyordur diye düşüneceğim ama bir yabancı söyleyince, “Allah Allah ben de hakikaten bir şey var” diye düşündüm ve çok heyecanlandım. Futbola üç saat ayırıyorsam, dört saatlere, beş saatlere çıkardım. Tam gün futbol oynadığım zamanlar bile oluyordu. Birkaç sene sonra yine böyle arkadaşlarla sokakta oynuyoruz. Sokakta bir jeep durdu. İçinden kimse inmiyor, araba duruyor, belli ki bize bakıyorlar. Bir müddet sonra arabadan bir beyefendi indi. Beni çağırdı yanına. “Adın ne?” falan diye sordu, ben de anlattım ne olduğumu. Ortaokul sondaydım o sene. “Ben Prof. Orhan Cüra, Altay’da yöneticiyim. Seni Altay’a götüreyim” dedi. “Babam izin vermez” dedim. Zaten okulum da var. “O zaman bir dahaki sene için ailenle ben konuşayım” dedi. Tabii o sıralar Çeşme’de benim yeteneğim duyulmaya başladı. Göztepe geldi duyum üzerine, ailemle görüştüler. Ben, Göztepe’ye “yok” dedim, “Altay’a gideceğim”... Babam bir şartla izin verdi; liseyi okumam şartıyla.

Göztepe yerine Altay’ı tercih etmenizin nedeni de renkleri Siyah Beyaz olduğu içinmiş...
Gayet tabii...

Siz çok fanatikmişsiniz...
O zaman böyle fanatizm yoktu ama Beşiktaş gerçekten de yaşamımı dolduruyordu. Çeşme’de mahalleden iki tane ağabeyim vardı; Cengiz ve Fevzi ağabeyler... Fevzi Ağabey ilkokulda görevliydi. Tam hatırlamıyorum ama sanıyorum ilk defa oynanan gece maçlarından biriydi, bir Galatasaray-Beşiktaş maçı... Şampiyonluk maçı gibi bir maçtı. Cengiz Ağabey, Fevzi Ağabey ve ben okula gittik. Gece okulu açmak da yasak. Fevzi Ağabey okulu açtı. Bir radyo var okulda. Oturduk, radyodan maçı dinliyoruz beraber. Yağmurlu bir havaydı. Rahmetli Metin Abi (Oktay) 49. dakikada penaltıdan bir gol attı ve Galatasaray şampiyon oldu. Cengiz Ağabey kalktı radyoya bir yumruk attı, radyo paramparça oldu. Ben çok korktum tabii, titreye titreye eve döndüm. Bir şey olacak, gelecekler, radyo kırılmış, kim vardı orada; iki tane insan bir de Mustafa... Öyle bir gece maçında da anımız var. Şimdi ben Beşiktaş’la anlaşınca, Cengiz Ağabey’le, Fevzi Ağabey Çeşme’de toplantılar yapıyorlarmış aralarında. Neler olacağını konuşuyorlarmış. Haberleri geliyor bana...

Sizin futbolculuk döneminizi yaşamadım. Ama anlatılanlar tarihteki Türk destanlarına benziyor. En son Yılmaz Özdil nefis bir yazı yazdı sizin için... Futbolculuk döneminizde şehrin efsanesi, kahramanıymışsınız. Altaylılar bugün hala tribünün solunda oturuyorlarmış, bu sizden kalma bir alışkanlıkmış. Yürüyüşünüz bile genç futbolcular tarafından taklit edilirmiş. Genç kızlardan anneannelere kadar herkesin sevgilisiymişsiniz ve kimse size toz kondurmazmış. O günlere ait neler hatırlıyorsunuz? Ne kadar güzel şeyler bunlar...
Evet, bu yazılanları ben bire bir yaşadığım için, belki de o sevgi İzmir’de tuttu beni. Hakikaten yazılanlardaki gibiydi. Ben futbola başladığımda Altay, Göztepe, İzmirspor, Karşıyaka, Altınordu Birinci Lig’de oynuyorlardı. Her sene Birinci Lig’den birisi gitti, 70’li yıların başında veya ortalarında Altay Birinci Lig’de tek kaldı. Bizim bütün maçlarımıza İzmir’in Altay dışındaki takımlarının taraftarları da geliyordu. Altay’ın 4-5 bin taraftarı vardı, biz 10-12 binle oynuyorduk. Altay’ın beş bin taraftarı dışındakiler beni izlemeye geliyordu. Her takımın taraftarı müthiş seviyordu beni. İzmir’in her semti benim için Alsancak gibiydi. Öyle büyük bir sevgi vardı.

Şaşaalı futbolculuk yaşantınızdan sonra Türk Futbolu’nun seyrini değiştiren, Türk Futbolu’na hücum emrini veren ve Türk Futbolu için milat olan bir teknik direktör oldunuz. Bir röportajınızda, “Korkular savunmaya dayalı anlayışları ortaya çıkarır” diyorsunuz. Herkes savunma derken, sizin hücum demek nereden aklınıza geldi? Siz neden korkmadınız?
Ben lisede edebiyat okudum. Edebiyatla birlikte yakın tarihimize de çok ilgi duydum. Kendi tarihimize baktığımız zaman, bizle çok özdeşleşmeyen bazı kutlamalarımız vardır. Birçok kutlama nedeni, savunma amaçlıdır. Çanakkale savunması, Kanice savunması, Kahramanmaraş savunması, Gaziantep savunması... Bütün bunlarda savunmayı kutluyoruz. Preveze de dahil. Preveze de zaferse, bir savunma zaferidir. Bizim gerçek manada hücum ettiğimiz ve kazandığımız Kurtuluş Savaşı’dır. Bu mantıkla hareket ettiğiniz, bu açıdan baktığınız zaman; bütün futbol yaşantınız bir kompleks altında geçmiş. Avrupa takımlarına karşı Milli Takım’da olsun, kulüp takımlarında olsun uçağa binerken bile ayaklarınız titremiş. Sahaya çıkarken de öyle... Maçı oynamadan kaybeden tek ülke, herhalde bizdik. Tabii görüyorsunuz, bir şeylerin değişmesi lazım; değişecek, çünkü doğru olan o değil. Belki daha evvelden düşünüldü ama ifade edilemedi. Ben bunu ifade ettim. İfade ettim ama benim düşüncelerim önce bir infial yarattı. Ne oluyoruz, kimiz, biz kimiz, onlar kim soruları var ya... Atasözlerimiz bile “Büyük lokma ye, büyük laf etme” diyor. Hep ortada yani. Ne kokarsın ne bulaşırsın. Biz dedik ki kokalım, bulaşırsak da bulaşalım.

Çok basit bir şeymiş gibi söylediniz hocam. “Ben bunu ifade ettim” dediniz. Oysa siz bir ülkenin futbol tarihini ve kaderini değiştirdiniz.
Benim önümde iki yol vardı. Ya bunu yapacaktım ya da Çeşme’ye geri dönecektim. Çeşme’ye dönmeyi göze aldığım, “bunu başaramazsam ne olur, açıkta kalır mıyım” diye bir endişem olmadığı için bunu rahatlıkla yaptım. Zaten hayatım boyunca kabullenemediğim bir durumdu bu...
Elime böyle bir fırsat geçmiş. Türkiye’de başına geçtiğim takım, o gün itiberiyle Beşiktaş veya Fenerbahçe de olabilirdi; zaten mahalli başarılarını, ülke başarılarını kazanmışlar. Fakat artık millet sadece mahalli, lig başarılarıyla memnun olmuyor.
Yani bizim arenamız sadece bizim ligimiz değil.
Galatasaray’ın başına ilk geçtiğim yılda, Galatasaray önemli bir puan farkıyla şampiyon oldu. Tabii ki müthiş sevindim. Düşünsenize antrenörlük yaşantımdaki ilk yılım. Ağzım kulaklarımda... Ağzımı çekiyorum, normal yerine gelsin diye! Aynaya bakıyorum falan... Sonra oturdum düşündüm. “Ya tamam, şampiyon oldun, sevin tabii de bu ilk değil ki, senden önce de birçok defa şampiyon olmuş Galatasaray” dedim. Zannediyorum 28 veya 29 Mayıs’tı. Tek başıma oturdum, düşünüyorum. Neticede 20 sene, 30 sene sonra şu yılında kim şampiyon olmuş, başında kim varmış dediklerinde bir kişi şuydu diyemeyecek. O gün dedim ki kendi kendime; öyle bir iş yapalım ki, sayfa çevirmeye gerek kalmasın. Bu kaderi çevirelim. Aklımda olanı, o zaman açığa vurmaya başladım.

Sizin yıllardır her kesim tarafından kabul edilen liderlik özellikleriniz, kulübede, saha içindeki, saha dışındaki duruşunuzun da başarılarınız içinde önemli bir etken olduğunu düşünüyorum. Ve bu sadece futbolla ilgili bir şey de değil; hayatı bilmek, yaşamakla, hayat felsefesiyle ilgili...
Gayet tabii. Benim farklı tarafım da bu. Futbol tabii ki benim dünyam ama o dünyayı sadece futbolla dolduramazsınız. Futbolla yaşayıp bütün gününü doldurmak, senin dünyanı küçültmekten başka bir işe yaramaz. Ben her bulunduğum değişik ortamda, futbola buradan nasıl birşey katabilirim diye düşündüm. Futbol sadece futbol değildir. Bugün futbola taşınabilecek o kadar farklı şeyler var ki, nitekim onları taşımaya çalışıyorum. Ekonomiden, sosyal yaşamdan, toplum biliminden, sanattan, kültürden mutlaka küçük küçük de olsa bir şeyler alıyorsunuz. Benim mesela bir şansım vardı, fırsat değil gerçekten bir şans... Fırsatlar şansa çevrilir ama bu anlatacağım şanstı; İstanbul’a geldiğimde öyle değerli insanlardan oluşan bir ekibimiz vardı ki, en küçüğü benden 15-20 yaş büyüktü. Hepsi holding patronu, genel müdür, bankacı gibi toplumda yeri olan insanlardı. İdmanlardan sonra hep onların olduğu ortama giderdim ve onlarla sohbet ederdim. Onları keyifle dinlerdim. Kendi konumlarında nasıl başarıyı yakalamışlar, hangi yollardan geçmişler, onların başarılarından futbolun içine neler alabilirim diye düşünürdüm. Onlar benim için bulunmaz şanstı.

Kişisel gelişimde çok önemli tabii ama biraz da aileden, temelden alınanlar insanın kişiliğini, karakterini belirliyor. Siz mesela cesaretinizi kimden aldınız?
Babamdan aldım. Çünkü hakikaten çok korkusuz bir insandı. Korkusuz derken maceracı değildi. Kendini bilen bir korkusuzdu. Zaten kendini bilen insanların bir korku yaşamasına gerek de yok. Futbolculuğumda da aşağı yukarı böyleydim. Dışardan görenler sakin bir kişiliğim olduğunu düşünür ama esasında öyle değildir. Ben sporculuğumda Altay forması ile İnönü’ye, Ali Sami Yen’e çıktığım zaman, Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe taraftarları kendi futbolcusundan önce beni tribünlere çağırırdı. Orda da korkmazdım. Ama bütün sevecen kişiliğimin yanında Türkiye’de kırmızı kart rekortmeniydim.

Kaybetmeye tahammülünüz olmadığı için mi o kadar kartı görürdünüz?
Hayır. Neticede kaybedebilirsiniz; ben haksızlığa tahammül edemezdim. Bugün hakemlerden bahsediyorlar, hata yaptı, şu oldu, bu oldu diye... Bizim zamanımızda televizyon yayını da yok; al bu pozisyonu geri getir diye bir yayın da yok. Sahada resmen katliam vardı. Katliam oldukça ben tabii kartı görüyordum. Çünkü hakikaten haksızlığa tahammül edemiyordum. Kendi sahamızda aldığımız en farklı yenilgiden sonra hakeme gittim, elini öpmek istedim. 4-0 kaybettik. Belki oynadığım dönemde bu kadar farklı kaybettiğimiz bir başka maç yok ama hakem iyi yönetim gösterdiği için elini öpmek istedim. Teknik direktörlük dönemimde de doğru karara hiçbir zaman itiraz etmedim. İsterse bana şampiyonluğu kaybettirsin.

Şimdi, çocukluğunuzun aşkı Beşiktaş’ın başındasınız... Duygularınızı merak ediyorum... Gerçi basın töreninde çok güzel ifade ettiniz ama ben biraz daha derinlerdeki duyguları öğrenmek istiyorum... İlk günlerin telaşı, heyecanı gerilerde kaldı. Bugün Beşiktaş’ın teknik direktörü olarak, BJK Nevzat Demir Tesisleri’ndeki koltuğunuzda otururken, o çocukluk günlerinize geri döndünüz mü hiç? Neler hissettiniz?
Bir tek şey istedim; ağabeyimin görmesini...

(Sessizlik...)

Beşiktaş’la ilgili çocukluk anılarımın içinde ağabeyim hep vardı... Gençlerbirliği maçından sonra ailemin bütün fertleri ağabeyimin kabrine gidip paylaşmışlar. Ben de en kısa zamanda ağabeyimin kabrine gideceğim...

Röportajımızı burada bitiriyor, hocamıza teşekkür ediyoruz.
Ölümün getirdiği fiziksel ayrılık bizi sevdiklerimizden ayıramaz... Anılar, yaşanmışlıklar silinemez... Gidenler, bizi gökyüzünden izler, belki de hep yanımızdadır. Kim bilir Mustafa Denizli’nin ağabeyi, annesi, babası, terzi Emin Ağabeyi bugün O’nu nasıl büyük bir gururla izliyordur...

Röportaj: Çiğdem Işık

Namik Kartaloglu
30-04-2009, 13:55
Babam Bizi Hiç Yanıltmadı, Ne Sahada Ne Saha Dışında"
30.04.2009 12:02

Beşiktaş Dergisi yine bir ilke imza attı... Teknik Direktörümüz Mustafa Denizli, hayatındaki en önemli varlıkları, kızları ile Beşiktaş Dergisi için bir araya geldi... Denizli’nin kızları Selin ve Lal Denizli, Beşiktaş Dergisi’nin Mayıs sayısında yayınlanan bu röportajda babalarını anlattılar. İşte o röportaj:

Röportaja giderken bizim aklımız koltuklardaydı... Hani Mustafa Denizli’nin, rakipleri “uzanarak izliyorum” dediği koltuklarda... Ulus’taki evin kapısını çalıp, Denizli’nin rahat, zevkli koltuklarına oturduk... Röportaj başlayınca koltukları filan unuttuk, hocanın o koltuklarda fotoğrafını çektirmek istiyorduk oysa... Niye unuttuk derseniz; karşımızda oturan çok iyi eğitimli, çok samimi, çok sıcakkanlı, aynı babaları gibi çok düzgün cümleler kuran, aynı babalarının duruşuna sahip olan iki genç hanımefendi öyle güzel, öyle içten anlatıyorlardı ki babaları Mustafa Denizli’yi, onların bu büyük aşklarının arasında kalakaldık... Öyle derin bir bağ, öyle büyük bir sevgi ki baba ile kızları arasındaki, kelimeleri seçmekte, hatta bulmakta çaresiz kaldık. Selin ve Lal Denizli, bu röportajda babaları Mustafa Denizli’yi anlatırken bile gözleri dolu doluydu, zaman zaman gözyaşlarına engel olamadılar. Mustafa Denizli bu anlarda koltuktan kalkıp, salonun içinde dolaşmayı, bizden biraz uzakta durmayı tercih etti. Ancak kızları konuşurken yaşadığı duygu selini, sevgi selini bizden gizleyemedi.

Aşkların sadece Romeo ve Jülyet arasında yaşananlardan ibaret olduğunu sananlar çok aldanıyor. Bu röportajda da baba ile kızlarının arasındaki büyük aşka, derin bağlara, tarifsiz sevgiye şahit olacaksınız. Allah onları nazarlardan korusun...
Mustafa Denizli’nin sadece başarıları değil, “baba”lığı da örnek alınmalı bizce... Bütün babalar kızlarını dünyalar kadar sevmeli...

Uzun, başarılarla dolu bir maratondan sonra artık evinizde olduğunuzu hissediyor musunuz?
Selin Denizli: Babam neredeyse bizim evimiz orası.
Mustafa Denizli: Bir çocukluk özlemi diyelim... Beşiktaş ile buluşmamız, geç kalan bir buluşma oldu. Tabii bütün bunların yanında hayat akışıma baktığın zaman, Beşiktaş gibi çok değerli camialarda görev yapmak, bunun tamamlayıcı bir unsuru oldu. Beşiktaş’ta çalışmanın gizemini en çok Çeşme’de hissediyorum. Çünkü çocuk yaşlarda, büyüdüğüm insanlarla bundan 45-50 sene önce konuştuklarımızı bu kadar geç yaşama imkanımız oldu. Onlar çok seviniyor. Bütün grup, Altay’da oynarken benim Beşiktaş’a gitmem için tazyik yaparlardı. Dergi yayınlandığı zaman ligdeki durumumuz ne olacak bilmiyorum ama inşallah, Allah bir aksilik vermezse düşündüğümüz yerde olacağız. O daha da keyifli kılacak.
Selin Denizli: Zaman vermeyelim sonra çok konuşuyorlar bu konuyu...
Mustafa Denizli: Zaman vermiyoruz zaten... Zamanla beraber mekan da veriyoruz.

Lal, siz bu yıl yurtdışında okuyorsunuz. Uzakta olmak, babanızı uzaktan takip etmek zor mu?
Lal Denizli: Çok zor... Çünkü babam olduğu için sonuçta başarılarıyla gurur duyacağım... Maçları izlerken daha çok oynanan futbola bakmayı seviyorum. Eğer izlediğim futboldan zevk alıyorsam, babamın söylediği gibi sahada dönen güzel futbol varsa kazanmak çok da önemli değil. Yani üç puanı her şekilde alırız. Ama eğer kötü bir futbolla üç puanı alıyorsak, bu babamın mutlu olacağı anlamına gelmez. O yüzden ben biraz da izlerken üç puanı almış olsak bile daha sonraki röportajlarda babamın surat ifadesinden oynanan futboldan mutlu olup olmadığını görmeye çalışıyorum. Babam için evet, üç puan çok önemli ama tabii ki oynanan futbolu yaşamak, eğer öğrettiği gibi, istediği gibi sahada oynanıyorsa babamın suratında bir mutluluk ifadesi oluyor. Ama üç puan almış olsak bile beklediği şekilde oynanmamışsa mutlu olmuyor. Aslında oynamak değil de, o isteği hissetmeyi seviyor babam.

Demek ki babanızın surat ifadelerine dikkat ediyorsunuz. Mesela Kocaelispor maçında ne hissettiniz? Kamera çok sık hocamı gösterdi. İlk yarı çok stresli, endişeli gibiydi hocam.
Selin Denizli: Yok, endişeli değildi, ben endişe görmedim. Ben, “Anlatılanları ne zaman sahaya dökeceksiniz?”, “Neyi konuştuk neyi yapıyorsunuz?”, bakışlarını gördüm. Bize de öyle bakar çünkü. Eğer bize de bir şey anlatmışsa ve anlattığı şey tarafımızdan doğru uygulanmıyorsa aynen öyle bakar. Babamın suratını çok net hissederim, çok net okurum. Biz üçümüz de akrep burcuyuz ve bizim anlaşmamız için konuşmamıza çok gerek yok, gözlerimizle anlaşırız. O maçta ben babamı sinirli görmedim. Babam bakışlarında, “Niye kafanızı kullanmıyorsunuz”, “Sizinle bir şey konuştuk, çıktınız başka bir şey yapıyorsunuz” diyordu. Bir insanın yapamayacağına inandığınız zaman böyle bir surat ifadesi olmaz. Zaten yapamayacağını bilirsiniz. Ama yapabilme potansiyeli varken, üstelik ne yapılması gerektiği konuşulmuşken, çıkıp yapmamanın siniri vardı. Ben öldüm zaten. Maçı filan hatırlamıyorum.

Sizlerin Mustafa Denizli’nin kızları olarak maçları izlerken ne gibi duygular içinde olduğunuzu merak ediyorum.
Selin Denizli: Biz taraftar değiliz, biz tarafız. Biz babamın tarafındayız. Dolayısıyla hiçbir zaman taraftar olmadık. Biz o anlamda futbolun mültecisiyiz. Babam neredeyse biz de onun arkasındayız; sığınma hakkıyla... Ama bütün kalbimizle... Ben şu anda “bizden daha Beşiktaşlı vardır”a inanmıyorum. En Beşiktaşlıyız. Ama maçta ne hissettiğimi soracak olursanız eğer, ben size hiçbir şey anlatamam. Hatta geçen gün şunu merak ettik; karşı komşularımız bizi maç izlerken görüyorlarsa eğer, yaptıklarımızı, hareketlerimizi, hakikaten bizim hakkımızda ne düşünüyorlardır? O yüzden fazla şahit bırakmamak için maçlara gelmiyorum.
Lal Denizli: Ben her maça geliyorum. Yurtdışında okuyorum ama gelebildiğim her maça geliyorum. Kocaelispor maçını düşündüğüm zaman da çok heyecanlandım. 70. dakika oldu, ben hala tepkisizim, arkadaşlarım “Lal iyi misin?” diyorlar. Bir şey oldu diye korktular. Ben de normalde atıyorum kendimi yerden yere, bir heyecan oluyor. Ama arkadaşlarım, “Yenik durumdayız ve sen donuksun” dediler. Dedim ki, “Biz üç puanı alacağız”...
Selin Denizli: Çok enteresan şeylere inanmaya başladık. Mesela babamın dakika kaç olursa olsun, eğer inandıysa ve onu doğru algıladılarsa bir şeyi değiştirebileceğini bilirim. Çok güzel bir duygu bu, inancınla ilintili... Ben babama öyle inanırım ve maçlara da öyle bakarım. Babam bir şey yapacaktır, bir şey diyecektir... Beni bugüne kadar, 30 senedir hiç yanıltmadı. Ne sahada, ne saha dışında...
Lal Denizli: Benim çok hasta Beşiktaşlı arkadaşlarım var, bana şunu söylüyorlar; “Lal, yıllardır Beşiktaşlıyız. Çarşı’da çok maç izlediğimiz zamanlar oldu ama biz bu kadar inanan hoca daha önce görmedik.” Yani yenilgi sonrası göstergesi bile diyor ki, “Biz bunu atlatırız. Kaybettiğimiz üç puanı haftaya toparlarız.” İnanç çok önemli...
Selin Denizli: Bir şeye ya da birine inanıp, o liderin arkasından gitmek... Çünkü biz onun kızıyız. O enerjiyi aldığımız zaman birini takip etme etkisi, ne derse desin... O kadar enteresan bir şey ki... Kendi babam diye söylemiyorum, orada benden çok genç insanlarla çalışıyor, umarım o kardeşlerim de benim hissettiğim gibi hissediyordur. Çünkü o çok özel bir şey. Çünkü herkese, her duyguya kayıtsız şartsız inanamazsınız. Ben babamın ışığına inanırım. Çünkü kalbine inanırım. O kadar temiz ki kalbi... Allah her zaman gönlüne istediği gibi verir. İş hayatıyla, insan hayatı ayrı değildir. Bir yerde çok dürüst, bir yerde başka bir şey olamazsınız. Babamın inancını uygulama biçimi, o kadar kırmadan, yormadan, hoyratça kullanmadan, o kadar doğru, o kadar hedefe odaklı, o kadar insancıl ki... O bizim şansımız, takımın da şansı...
Mustafa Denizli: Neredeyse kızlarım konuşuyor zannedeceğim (gülüyor)...

Biz de sizinle aynı fikirdeyiz... Takımda da o ışığı ve hocamıza olan bağlılığı görüyoruz.
Lal Denizli: Bizden fazla görüyor sonuçta onları...

Mustafa Denizli’nin kızları olmak nasıl bir duygu?
Lal Denizli: Ben sadece tek bir kelimeyle söyleyebilirim; gurur... Başka hiçbir şey değil. Hatta bunun için bir yazı da yazdım Fransa’dayken. Başarılı bir babanın kızı olmak, güzel bir şey. Ama sonuçta Selin’in söylediği bir şey var, biz inşallah yolun sonunda, 34. haftada şampiyon olduğumuz zaman 30-40 milyon insanla birlikte sevineceğiz. Ama bunun mimarı bizim babamız olacak. Bu yüzden, insanlar gol atıldığı zaman “gol” diye bağırırken, bizde gurur mekanizması harekete geçiyor. Biz, “oh” oluyoruz. Çünkü babamızın yüzünde mutluluk ve başarı ifadesini görebilmek bizim için hayatın tablosu diyebilirim. Bu, çok önemli bir şey...
Selin Denizli: Benim için babamın kızı olmak; başarısı, başarısızlığı filan değil. Çok güzel yüreği var, çok güzel... Şampiyon olsun, olmasın, bir daha çalışmasın, gidelim bir yerde patates yetiştirelim... Biz o patatesi de inanarak yetiştiririz.

Kamuoyunun, bizlerin bilmediği Mustafa Denizli’yi anlatmanızı istesem, neler anlatırsınız?
Selin Denizli: Ben size tek bir şey söyleyeyim; sade, zamanla karıştırılmamış, kimseye kızmamış, içindeki her şeyi hayata aktarmış... Bence bir insana bahşedilmiş olan en güzel, en temel iki duyguya; merhamete ve vicdana sahip... O yüzden ben çok sade bir insan olarak görüyorum babamı. Bırakın her şeyi, başarıları filan bir kenara... O herkese bahşedilmeyen iki duyguya sahip. Sonra bunu başarıyla süslersin... Hiçbir kırgınlığını, hiçbir kızgınlığını, hiçbir isyanını... İsyan sadece yapabileceğinden bir tek aşağısını yapıyorsanız... Onun haricinde isyan yok, inanç var. O öyle bir adam. Hala gözü dolabilen, hala kalabalık bir yere girdiğinde kafasını öne eğebilen bir adam. Çok önemli bir şeydir. Hani bir “ben” vardır ve bir zaman sonra egonla kafayı yersin. Kendisinden hiçbir zaman üçüncü şahıs gibi bahsetmiyor. O hala Çeşme’deki Mustafa. Bunca yaşamına ve her şeye rağmen adının önüne hiçbir sıfat koymuyor, “Çeşmeli” dışında...

Hocamızın hayatında da şüphesiz sizin çok büyük ve önemli bir yeriniz var. Zaten kendisi de bunu her zaman dile getiriyor.
Lal Denizli: Babam gerçekten duygularını az ifade eden birisi. Babamın duygularını bilmek çok zordur. Bunu anca belki biz yapabiliriz. Yani hiç kimse yapamaz. Çünkü aynıyız aslında. Hiçbir farkımız yok. Belki de o yetiştirdiği için bizi böyleyiz ama babamı tanımak ve anlatmak çok zor bir şey. O yüzden sadece yaşamayı öğrenmek lazım babamla.
Selin Denizli: Yaşamayı bildikten sonra anlamakla çok vakit kaybetmeyeceksin. Çünkü anlamaya kalktığın zaman insanın kafası çok karışabilir.

Maçlar için uğurlarınız var mı?
Selin Denizli: Bizim çok basit uğurlarımız var. Evdeki uğurlarımız biraz karışık, sürekli bir çalışmanın ürünü, neyin yaradığını bulmak. Mesela şimdi her maç sonrası 89. dakikada ben babama mesaj atıyorum. İletilmiyor, maç bittikten ve epey bir zaman geçtikten sonra iletiliyor. Ama ben biliyorum ki maç sonuyla röportaj arasında mutlaka Lal ve beni arayacak. O mesajı bekleyeceğini biliyorum. Küçücük, küçücük şeyler...
Lal Denizli: Annem izlediğimi bilse bile her pozisyon sonrası beni arıyor. Eğer bir maçta bize uğurlu gelen şeylerse öyle devam ediyoruz.
Mustafa Denizli: Bu tarafları bana benzememiş.
Lal Denizli: Mesela Juju da bana “Lal eve dön” diye mesaj atıyor. Bu da bir uğur... Dönmeyeceğimi bilse bile bana “Eve dön” diyor...
Mustafa Denizli: Benim bunlardan haberim yok. Selin’in mesajını da maçtan sonra öğreniyorum.
Selin Denizli: Samimi bir şey söyleyeyim size; inanın her maçı çıkıp Lal de, ben de oynasak, sanırım daha kolay olacak... Çünkü her maçı ter içinde, bacak ağrılarıyla bitiriyoruz.
Lal Denizli: Selin bir hafta boyunca yürüyemedi, hastalığı çıktı belinde... Sonunda doktor “stres” dedi.
Selin Denizli: Koltuk değnekleriyle kaldım. Hazırlık maçı bile olsa fark etmiyor, biz o stresi yaşıyoruz.

Birlikte en çok neler yapmaktan hoşlanıyorsunuz?
Selin Denizli: En çok birlikte balık yemekten hoşlanıyoruz.
Lal Denizli: İzmirli olmanın verdiği bir şey.

Özel lakaplarınız var mıdır?
Lal Denizli: Baba gülü...

Hocam ne diyorsunuz, bu büyük sevgi için? Kızlarınız size aşık.
Mustafa Denizli: Onlar zaten beni özetlerken, kendilerinin bana yansımalarını özetler. Onlar böyle olmasa, ben böyle olamazdım. Onlar benim yaşam ağacım. Onlar olmasa ben ayakta duramam. Hem yaşam hem başarma nedenlerim onlar. Benim bu kadar yıl hayatım futbolla geçmiş, başarılar, üzüntüler, sevinçler, başarısızlıklar...
Başarısızlığı futbolda kaldırabilirsin ama kızlarında kaldıramıyorsun. Dolayısıyla yaptığın her şey, onlara yansıdığı için bir ekibi düşünüyorsun, bir de ekibin yanında ayrı bir birim olarak kızlarımı... Düşünebiliyor musun, maç bitiyor soyunma odasında çocuklara, futbolcularıma bakıyorum, aklımın bir tarafında da kızlarım oluyor...

Kayserispor galibiyetinin sizlere armağan olduğunu duyunca neler hissettiniz?
Lal Denizli: 17-18 senedir izliyorum, hayatımda ilk defa babam bize maç armağan etti. Ki bu babamın yapacağı bir şey değil. Asla... Birçok teknik adam belki bunu yapar ama babam yapmazdı. Bizim de en büyük kızgınlığımız buydu.
Selin Denizli: Sonraları çok samimi duyguların çok da fazla dillendirilmesi gerekmediğini anladığımız için biz biliyorduk zaten her maç, hepsi bizim.
Lal Denizli: Ben yurt dışındaydım, izleyemedim, röportajı kaçırdım. Selin izlemiş, beni ağlayarak aradı.
Mustafa Denizli: Ben size dünya şampiyonluğunu hediye etmek istiyordum.

Kaybedilen bir maç sonrası babanızla konuşur musunuz, dertleşir misiniz?
Lal Denizli: Geçen haftalarda ben iki dakika konuşayım dedim, “Kafam kaldırmıyor artık” dedi. O da haklı. Benim yaptığım da aslında bencillik. Baban olduğu zaman bir şeyleri öğrenmek istiyorsun ama olmuyor. Mesela “Baba niye onu oynattın” diye soruyorum, cevap yok.
Selin Denizli: Ben sormam. Neyi, niye yaptığı benim haddim değil. Ama ben onunla ilgili bir şey hissettiysem, enerjisi düşmüştür, bunu gördüysem onunla ilgili onu söylerim. Ama sormam. Mesela o bende gördüğünde yanılmaz, ben de onda gördüğümde yanılmam. Futboluyla ilgili değil. İşin piri o. Çok haksızlık gibi gelir.
Lal Denizli: Babam için zaten 90 dakika bittikten sonra diğer maç başlar. Biz daha çok etkileniyoruz, Allah korusun kötü bir şey olduğu zaman.
Selin Denizli: Biliyorum ki babam inanmayacağı işin içine girmez, Beşiktaş’a imza attığı gün şampiyonluk balosunda giyeceğim kıyafeti düşünüyordum, beni götürürse giyerim diye... Bizi öyle inandırmış ki...

Beşiktaş’la başladık, Beşiktaş’la bitirelim...
Lal Denizli: Babamın Sivas maçında İnönü’de ilk sahaya çıktığı andaki suratına bakın... Ben Fransa’dan yeni döndüm, uçaktan indim maça gittim. Babamı öncesinde görmemiştim... Hiçbir takımda görmediğim bir surat ifadesi vardı; mutluluk... Çok mutluydu...
Selin Denizli: Babam tünelden çıktı, “baba, baba” diye bağırıyoruz, abuk sabuk tepkiler gösterdik... Sanki bizi duyacakmış gibi...
Mustafa Denizli: Tribünden bana “hocam” diye bağırdığını da anlat.
Lal Denizli: Bir gün Gaziantep Büyükşehir Belediyespor ile oynadığımız kupa maçına gittim. Zaten biz yükselmişiz belli, ondan stada pek kimse de gelmemiş. Biz o gün babamdan bilet istemedik, bilet aldık. Şansımıza babamın bulunduğu yedek kulübesinin hemen arkasındaki tribünden bilet almışız. Gerçekten olmayacak bir şey. Arkasını döndüğünde babam beni görürse o maç babam için bitmez... Babam arkasını dönüyor ben saklanıyorum. Düdük çaldı, maç bitti, “Hocam, hocam” diye bağırdım dönmedi. Biraz uzaklaşınca “Baba” diye bağırdım, dönmedi...
Mustafa Denizli: Kızım olduğunu anlamasınlar diye, “Hocam” diye bağırıyor...
Lal Denizli: Evet, çünkü bir takım insanlar “Hadi tanıştır” diyebilir. O anda ben de soyunma odasına gidip kimseyi tanıştıramam. Duygu olarak olayın içinde yaşarız ama babamın mesleğine mesafemiz vardır.
Selin Denizli: Saygıda kusur etmeyiz.

Röportaj: Çiğdem Işık
Fotoğraflar: Rahman Sağıroğlu

http://img253.imageshack.us/img253/6241/medya.jpg

http://img142.imageshack.us/img142/6241/medya.jpg

Namik Kartaloglu
30-04-2009, 14:00
http://img141.imageshack.us/img141/6241/medya.jpg
Sokak Surtugu Irma kendini Mustafa Denizli´ye sevdirebilmek icin ilk sosyete oldugu gun bir hirsizi yakaliyor. Resimde Mustafa hoca, Kizlari ve Sosyete kizi IRMA

Namik Kartaloglu
16-07-2009, 21:19
"Maç kaybettik, Puan Kaybettik, Asla İnancımızı Kaybetmedik"
16.07.2009 17:49

Yavru Kartal Dergisi Fun Club Üyelerimiz Yosi Franci ve Yaprak Sayın sordu, çifte şampiyon Futbol Takımımız'ın Teknik Direktörü Mustafa Denizli yanıtladı…

Ben Yosi Franci... 10 yaşındayım… Bu sene Açı İlköğretim Okulu'nda 5. sınıfa gideceğim. En sevdiğim ders Beden Eğitimi. Beşiktaş'ın Mini Minik Takımı'nda oynuyorum ve büyüyünce futbolcu olmak istiyorum. En sevdiğim futbolcu Filip Holosko. Yavru Kartal Dergisi'nde ise en çok “Fotoğrafını Yolla, Kartal Ol” sayfalarını beğeniyorum.

Ben Yaprak Sayın...14 yaşındayım… Abdi İbrahim İlköğretim Okulu'ndan mezun oldum. Bu sene liseye başlayacağım. En sevdiğim ders Matematik... Büyüyünce iç mimar olmak istiyorum. Doğuştan Beşiktaşlı'yım. En sevdiğim futbolcu Matias Delgado. Yavru Kartal Dergisi'nde ise en çok röportaj sayfalarını beğeniyorum.

Biz Yavru Kartal Fun Club Üyeleri olarak, çifte kupa kazanan Futbol Takımımız'ın tecrübeli ve başarılı Teknik Direktörü Mustafa Denizli'yi BJK Nevzat Demir Tesisleri'nde ziyaret ettik ve çok güzel bir sohbet gerçekleştirdik. İşte hocamıza sorduğumuz sorular ve onun bize verdiği yanıtlar...

Yosi Franci: Futbolculuk kari-yerinizin en önemli anı hangisidir?

Mustafa Denizli: Herhalde futbola başlangıç dönemimdir. Senin yaşlarındayken birinin görüp beni beğenmesi hayat çizgimi değiştirdi. Belki tarımla uğraşan biri ya da memur olacaktım. Sonrasını zaten kendim çalışarak elde ettim.

Yaprak Sayın: Bir profesyonel olarak elbette hangi takımı çalıştırıyor olursanız olun başarı sizin için çok değerlidir. Ama çocukluğundan beri Beşiktaşlı olan Mustafa Denizli için bu iki kupanın ne ifade ettiğini çok merak ediyorum.

Mustafa Denizli: Bir taraftar olarak sizin için ne ifade ediyor?.. Benim için hem taraftar olarak hem de çalışan ve sorumlu biri olarak neler ifade ettiğini tahmin edebilirsiniz. Sizin yaşlarınızdayken Beşiktaş'ın kazandığı başarılar ve şampiyonluklarla çok mutlu olurken, çocukluk ve gençlik hayallerimi süsleyen bir takımdaki ilk yılımda böyle bir tabloyla karşılaşmak daha önce yaşadığım başarıların çok üstünde bir duygu ortaya çıkardı. Bir mesleki başarıda mutluluğun sonu eğer buysa ben bunu yaşadım. Hem mesleki başarı hem de tuttuğum takımın başarısı birleşince olağanüstü duygular yaşadım.

Yosi Franci: Futbolculuk mu daha zor, teknik direktör olmak mı?

Mustafa Denizli: Sence?...

Yosi Franci: Bence ikisi de zordur.

Mustafa Denizli: İkisi de zor ama biri daha da zordur. Birinde yönetensin, diğerinde yönetilensin.
http://img17.imageshack.us/img17/6131/medya6.jpg

Yosi Franci: O zaman teknik direktörlük daha mı zor?..

Mustafa Denizli: Tabii ki… Futbolculukla ilgili kararı sen verebiliyorsun. Teknik direktörlüğünde aldığın kararları senin kadar başkaları da etkiliyor. Futbolculuk yaşamında sen başarılı olursan gideceğin yol belli… Başarılı olman için neler yapman gerekiyorsa onları yapıyorsun ve başarılı oluyorsun. Teknik direktörlük öyle değil. Teknik direktör olarak başarılı olman için başka bir bölümün de başarılı olması lazım. Onlar başarılı olduğu zaman, senin başarılı olup olmadığın ortaya çıkıyor. Dolayısıyla başarılı olma noktasında, benim tek başıma karar verme durumum yok.

Yaprak Sayın: Mustafa Hocam, Kara Kartalımız'ın bu sezonki hedefleri nelerdir? 2009-2010 sezonu için şampiyonluk sözü istersek ne dersiniz?

Mustafa Denizli: Bizi peşinen böyle bağlamayın… Şampiyonluklar bağlayıcı sözlerdir. Ama isterseniz bağlanalım (gülüyor)… Belki geçen sezon kadar uzun süre, son haftaya kadar beklemeyeceğiz. Belki daha zor olacak ama daha erken olacak. Bugünden itibaren hedefimiz, unvanlarımızı korumak… Bunun üzerine neler ekleyebileceğimizi Avrupa arenasında göreceğiz. Kupalara ulaşmak çok kolay değil. Ama ulaştıktan sonra onları devam ettirmek hiç kolay değil. Biz iki kupayı da inşallah yine müzemize götürürüz. Kulübün her biriminin, başta Başkanımız, Yönetim Kurulu ve biz olmak üzere, dünyanın her tarafındaki Beşiktaşlılar'ın sinerjisini mutlaka almak durumundayız. Ben göreve başladığım zaman, o dönem itibariyle, hem takımın hem de benim herhangi bir unvanımız yoktu. Şimdi Lig Şampiyonu ve Kupa Şampiyonu olmak üzere, iki unvanımız var. Bunları korumak mecburiyetindeyiz. Bunları bizim elimizden almak isteyecek yaklaşık 350 civarında sporcu ve teknik adam olacak. Buna karşı gerekli gücü kendi içimizde üreteceğiz.

Yosi Franci: Sizce Beşiktaş bu sene Şampiyonlar Ligi'nde başarılı olabilecek kadroya sahip mi? Eksiklerimiz var mı?

Mustafa Denizli: Şampiyonlar Ligi arenası, ulusal arenadan farklı. Masa üzerinde onlardan biraz eksiğimiz var. Ama saha üzerinde bunu kapatma imkanına sahibiz. Bunun için de belli şeyleri kapasitemizin üzerine çıkarmak zorundayız. Hem bireysel hem grup kapasitemizi… Bunu başarırsak ve gruptan da çıkarsak harika bir şey olur. Ama şu anda ne olacağını şimdiden kestirmek zor. Önce gruplar belli olacak. Biraz önce söylediğim gibi bu gruplarda bizden mutlak olarak daha güçlü en az iki rakiple mücadele edeceğiz. Üçüncüsü kim olur bilemiyoruz. Önemli olan böyle yerlerden çıkmak. Hem o zaman başarının mutluluğu daha büyük olur.

Yaprak Sayın: Hocam elbette bu duygularınızı şampiyon kadromuzla bol bol paylaşmışsınızdır. Ama bir kez de bizim için bu başarılı ekibe bir mesaj iletir misiniz?

Mustafa Denizli: Maç kaybettik, puan kaybettik ama asla inancımızı kaybetmedik. Bu, çok önemli bir unsur. Tabii, gençlerin inanç kaybetme halleri bizden daha yoğun oluyor. Bizden daha kısa sürelerde, daha kırılgan olabiliyorlar. Biz bu kırılganlığı ortadan kaldırmaya çalıştık. Özellikle ikinci Fenerbahçe mağlubiyeti bu kırılganlığı çok açık bir şekilde ortaya koymuştu. Onu düzeltmek için yoğun çaba harcadık. Puan kayıplarının bizi hedeflerimizden uzaklaştırmayacağını artık daha iyi biliyoruz. En azından o üzüntü sürelerini kısalttık. Bunu yaparken de başarıya olan inancımızı güçlendirdik. Şu anda Beşiktaş'ta artı değer olarak ön planda bu var. Bu tecrübe bize, geçen yıl kaybettiğimiz puanları bu sezon kaybetmememizi işaret ediyor. Biz de bunun hem süre olarak hem de takımın psikolojisi açısından ne kadar değerli olduğunu biliyoruz. Biraz önce söylediğim gibi, benim başarılı olmam, düşüncelerimin veya uygulamalarımın gerçekleşmesi için, diğerlerinin de o düşüncede ve umutta olmasına ihtiyaç var. Benim yaptığım, onları bu çizgiye taşıyabilmek. Bu diğer takımlarda da çok kolay olmuyor. Ortak bir lisanımız yok. Değişik şekillerde anlaşma sağlıyoruz. Anlaşma yollarımızı asgariye indirdiğimiz zaman daha kolay oluyor. Bu nedenle yaşadığımız zorluklar olsa da geçen sezondan daha avantajlıyız.

Yosi Franci: Futbola kaç yaşında merak saldınız?

Mustafa Denizli: 4 yaşımda merak saldım, oynadım. Sonra genç bir futbolcu olarak devam ettim.

Yaprak Sayın: Futbolcu Mustafa Denizli yurtiçi ve yurtdışında hangi takımlarda futbol oynamak isterdi?

Mustafa Denizli: Yurtiçinde nerede oynamak istediğimi hep söyledim ama maalesef oynayamadım. Yurtdışında dönemin önemli kulüplerinden olan Anderlecht ve Tottenham takımlarından teklif aldım ama gerçekleşmedi. Tottenham'da bulundum ama bir transfer olarak değil. Bazı genç futbolculara vuruş tekniği konusunda ders vermek için bulundum. Sadece Beşiktaş'ta oynamayı çok arzuluyordum. Beşiktaş formasını giydim ama kendi yaptığım formaydı o (gülüyor)… Kulübün formasını giyemedik.

Yosi Franci: Babam diyor ki; “Türk futbolcusuna Avrupalı'dan korkmamayı öğreten adam Mustafa Denizli'dir”... 20 sene öncesine göre daha cesur olma sürecimiz nasıl gelişti?

Mustafa Denizli: Aklın yolu birdir. Sporculuk yaşamımda hem Milli Takım'da hem de oynadığım takımlarda Avrupa'daki zorlukları yaşadım. Daha doğrusu o zorluklar, başkaları tarafından bana yaşatıldı. Teknik adamlık görevine başladığım zaman da, bunu kırmak gerektiğini düşünüyordum. Bu gerçekten cesaret gerektiriyordu. Olmakla, olmamak arasında bir çizgi… Ben olmayı da göze aldım. Kaybetmenin dünyanın sonu olmadığını söyledim. Kaybetseydik belki birçok şey kaybolacaktı ama birinin onu cesaretle ortaya koyması lazımdı. Ben düşünceleri hep konuşmaya döktüm. Belki düşünenler vardı ama konuşmaktan korkuyorlardı. Ben bunu yaptım. Hem futbolcu hem insan 20 yıl önceki düşüncenin çok uzağında şu an. Özellikle de medya…

Yaprak Sayın: Sizin futbol oynadığınız dönem mi yoksa bugün mü başarılı bir futbolcu olmak daha zor?

Mustafa Denizli: Bugün… Bizim dönemimizde tempo bu kadar yüksek değildi. Çalışma koşulları, futbolun oynanma şekli biraz daha farklıydı. Bugünün koşulları her bakımdan daha zor. Bugün oynasaydık aynı derecede başarılı olur muyduk, bilemiyorum ama futbolcunun her döneminde başarılı olması gereken temel unsur kalitesidir. O kalite vardı. Bugün futbola adapte olmakta belki zorlanırdık ama başarılı olurduk diye düşünüyorum.

Yosi Franci: Futbola kendi isteğinizle mi başladınız yoksa biri mi sizi ikna etti?

Mustafa Denizli: Futbol, tamamen kendi isteğimle başladığım bir spor dalı. Başlamam için ikna etmek bir yana oynamamam için ikna etmeye çalışanlar vardı. Başta da babam geliyordu. Futbolcu olmayı çok istedim. Futbolu çok seviyordum ama ondan da önce tarımla uğraşmak istemiyordum. Ben 4-5 yaşlarımdayken ailem tütün ekimiyle uğraşıyordu. Ben de tarlada çalışmaktan nefret ediyordum. Tütün tarlasından kaçma duygusu beni futbola daha fazla yaklaştırdı. Laf aramızda kabiliyetli bir çocuktum (gülüyor)…

Yaprak Sayın: Geri dönüp baktığınızda yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey var mı?

Mustafa Denizli: Hiçbir şey yok. Düşündüğüm her şeyi yaptım. Şimdi de düşündüklerimi yapmak durumundayım.

Yosi Franci - Yaprak Sayın: Teşekkür eder, başarılar dileriz.

Namik Kartaloglu
01-08-2009, 10:46
Yine Camianın Gurur Duyacağı Bir Takım Olacağız
01.08.2009 09:16

Teknik Direktörümüz Mustafa Denizli, Beşiktaş Dergisi'nin Ağustos sayısına konuştu.

Beşiktaşımız’a kazandırdığı Turkcell Süper Lig Şampiyonluğu ve Fortis Türkiye Kupası’nın yanında, üç büyükleri de şampiyon yapan ilk Türk teknik direktör unvanını kazanan Mustafa Denizli, aynı hırs ve inançla futbolcularımızın başındaki görevini sürdürüyor... Ve yine her zaman olduğu gibi iddialı...

Takımımıza kazandırdığı büyük başarılarla can-ı gönülden bağlandığımız Mustafa Denizli’yle, son sürat yeni sezon hazırlıklarını sürdürdüğü BJK Nevzat Demir Tesisleri’nde buluştuk. Geçen sezonun geniş bir değerlendirmesini yapan hocamızla, önümüzdeki sezonla ilgili düşüncelerini konuştuk. 2009-2010 sezonunun heyecanını yaşadığımız şu günlerde hocamızın ifadeleriyle yüreğimize su serpilirken, “Çifte Kupalı Kartal”ın yanına “Avrupa Hakimi Kartal” unvanını da alacağımıza dair inancımız pekişti.

Üstünden zaman geçtiğine göre geçtiğimiz sezonla ilgili bazı şeyler daha iyi analiz edilebilir belki... Öncelikle siz bir süreç olarak 2008-2009 sezonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bizim açımızdan iki aşamalı bir sezon oldu. Hem bir teknik adam değişikliği yaşadık hem de ben geldikten sonra burada yaşanan değişim bizi zaman açısından biraz zorladı. Ancak yaptığımız çalışmalar 3-4 ay sonra olumlu bir çizgiye geldi. Sezon sonunda başarılı bir çizgiye geleceğimizi tahmin ediyorduk ama bunun bizi nerede tutacağını bilemiyorduk. Hedefimiz şampiyonluktu ancak ilk yarının sonunda ortaya çıkan tablo bazı insanlarda umutsuzluk yarattı. Ve sonunda Beşiktaş bu sene ilkleri yaşadı. Bulunduğu konumdan gelip şampiyonluğu yaşaması Türkiye liglerinde bir ilktir. O bakımdan bu iki aşamanın özellikle ikinci bölümünün düşündüğümüz çizgide olduğunu söyleyebilirim.

Beşiktaş’ın çifte şampiyonluğunun yanı sıra siz, ayrı konularda da çifte şampiyonluk sevinci yaşadınız. Hem taraftar hem de teknik direktör olarak bu başarıyı yakalamak muhakkak ki sevincinizi iki katına çıkarmıştır, ki buna üç büyüklerin hepsini şampiyon yapan ilk Türk teknik direktör olma unvanını da eklediniz ve bu çok az kişiye nasip olacak bir şey... Bu anlamda ayrıcalıklı kişilerden biri olarak bizlere nasıl duygular içinde olduğunuzu anlatabilir misiniz?
Ayrıcalıklı olmak, ayrıcalıklı mekanlar gerektirir. Dolayısıyla öncelikle mekanımızın ayrıcalıklı olduğunu söylemek istiyorum. Daha evvelki konumum da ayrıcalıklıydı. Fenerbahçe’de de şampiyonluk yaşayan ilk Türk oldum. Ama özellikle çocukluğumun, gençliğimin bütün günlerini, gecelerini süsleyen Beşiktaş’la duble yapmak çok farklı bir şey. Hem camia hem futbolcular hem de benim için zor bir dönemdi. Bunu burada aşmak, yani sempatizanı olduğum takımda bunu aşmak ayrı bir keyif veriyor. Ayrıcalıklar her zaman değişebilir. Buradaki ayrıcalık belki ilk defa benimle bunların yaşanıyor olması. Türkiye’de üç büyüklerde çalışan Türk yokken üçünde birden şampiyonluk yaşamayı, son şampiyonluğumu sevdiğim, taraftarı olduğum bir kulüpte iki kupayla birlikte yaşamayı şöyle tanımlıyorum; “Allah’tan daha ne istersin” (gülüyor). Bizde daha iyisi hep vardır ama ilk etapta bunu yaşamak son derece güzel.

Çifte kupayı kaldırmayı başaran futbolcularımıza neler söylemek istersiniz?
Futbolculara gerekenleri zaten söylüyorum ama Beşiktaş Dergisi aracılığıyla da bir şeyler söylemek isterim. Birinci derecede onların takım oyuncusu olmaları son derece önemliydi. İlk aşamada bunu başardık. Bu zaten en zor dönemimizi oluşturdu. Eğer bir takım birlikte hissetmiyor, yaşamıyor ve paylaşmıyorsa; takım olma olgusunu ortaya çıkarmak çok zordur. Beşiktaş’ta bunu sağladık. Tabii ortak bir lisan konuşamadığımız için zaman zaman zorluklar da yaşadık ve bunu aşmak herkesin gayretiyle oldu. Tabii ben burada bunları organize eden bir unsur olarak bulunuyorum. Ondan sonra da takip ediyorum ne kadar başarıyoruz, ne kadar başaramıyoruz diye... Saha içinde bazen eksiklerimiz oldu ama insan kalitesi üst düzeyde olan gruplarda saha içindeki eksiklikleri gidermek çok zor olmaz. Bunu da birlikte başardık. Yolumuza zaten onlarla beraber devam ediyoruz. Aşağı yukarı bu kadrodan fire vermedik diyebilirim. Bir tek Gökhan Zan ve Serdar Kurtuluş kendi isteğiyle buradan ayrıldı. Benim isteğim doğrultusunda ayrılan Aydın Karabulut oldu. O bakımdan çekirdek kadro devam ediyor. Üzerine yurtiçinden ve yurtdışından yeni arkadaşlarımız katıldı. Eğer hedeflerimize varmak istiyorsak geçen sene elde ettiğimiz olumlu atmosferi daha da geliştirerek devam etmek mecburiyetindeyiz. Şu andaki görüntümüz bunu başaracağımız doğrultusunda.

Şampiyonluğumuzu Başkanımız Yıldırım Demirören’in eşi Revna Demirören’e ithaf ettiniz... Bunun sebebi neydi?
Sadece Revna Hanım’a ithaf etmedim. Orada herkes vardı ama öncelikli birkaç kişinin içerisinde Revna Hanım da vardı. Sene ortasında kendisiyle bir karşılaşmamızdaki bakışını unutamadım. Orada belki yıllar, belki hüzün, belki mutsuzluk, belki bir beklenti gizliydi. Bütün bunların devam edeceği izlenimi o bakışlarda vardı. Onu değiştirmek çok önemliydi benim için. Tabii hem kupa hem de lig şampiyonluğunda o bakışlardan sonra kendisinin gülen gözlerini görmek mutluluğumuza farklı bir mutluluk kattı. Çünkü futbolun içinde olanlar, başarı ve başarısızlığın aile ortamını ne denli etkilediğini çok iyi bilirler. Aşağı yukarı 5 yıldır çok mutlu olmayan sezonlar yaşamış olan Demirören Ailesi’nde bundan en fazla etkilenen kişi de Revna Hanım’dır. Siz bakmayın Yıldırım Bey veya diğer başkanlar ön planda olur ama onun bütün azabını arka plandakiler yaşar. O bakımdan ona armağan ettik. Halbuki Yıldırım Bey bizimle daha fazla temasta olan, kulübün her şeyini halleden, yönetimin başındaki insan... Ama bazen arkadakileri hatırlamak, benim kızlarımı hatırladığım gibi, önemli bir hadise...

Sezon sonrası tabii ki birçok kişiden tebrik mesajları almışsınızdır. Bunların içinde sizi en çok duygulandıran ya da güldüren hangisiydi?
Hayatımdaki en yakın arkadaşım, dostum, Çeşme’de yaşayan ve “halaoğlu” dediğim Mehmet; bana bir mesaj çekti. Mesajda şu yazıyordu; “Üç büyüklerde şampiyonluk yaşadın, tarihe geçtin. Ama giderken aramızda hiçbir fark olmayacak. Senin kefen de benim kefen de ikişer buçuk metre olacak” (gülüyor)...

Önümüzdeki sezona gelirsek... Öncelikle geçen sezonun aksine sezon başından itibaren takımımızın başında olacaksınız. Bunun ne gibi artıları olacak?
Bizde oturmaya başlayan temel bir felsefe var. Kadromuzun büyük kısmı bunun ne olduğunu biliyor. Yeni gelenlerle de bunu paylaşıyoruz. Ve bunu daha kısa bir süreye çekmeye çalışıyoruz. Tahmin ediyorum Eylül-Ekim aylarında bu oturmuş olacak. Zaten kadroya dahil ettiğimiz futbolcular bu felsefeye hem saha içinde hem saha dışında yakın futbolcular. Geçen seneki kadar uzun bir sürece ihtiyacımız olmayacak.

Gönderilen, gönderilecek futbolcularımız ve yeni transferlerimiz için nasıl bir yol izlendiğini öğrenebilir miyim?
Yaptığımız transferler belli. Fink ile sezon ortasında anlaşmıştık. İsmail zaten düşüncelerimizde olan, önü son derece açık ve Beşiktaş’a uzun yıllar hizmet edeceğini düşündüğümüz bir futbolcu. Kendini hep geliştirerek devam edecek ve Milli Takım’a da faydalı olacak. Keza Erhan; Ankaraspor’dayken yakından takip ettiğim, her görev verildiğinde yerine getirebilecek bir futbolcu. Ankaraspor bize Aydın takası için daha farklı futbolcular teklif etmişti ama ben Erhan’ın alınmasını istedim. Ayrıca Ferrari’yi de İtalya Ligi’nde oynadığı takımlardan takip ediyorduk. Son derece tecrübeli ve o bölgede önemli bir futbolcu. Gökhan’ın gidişi, İbrahim Toraman’ın uzun süre aramızda olmayacak olması ve Zapotocny’in gidecek olması orada mutlak bir ihtiyacı ortaya çıkardı. Burada özellikle Zapo için parantez açmak istiyorum; o çalıştığım en karakterli ve elinden gelen her şeyi sahaya yansıtan futbolculardan biri... Bizim planlamamızda aramızda olamayacak olması beni son derece üzüyor. Keşke imkanımız olsa da kalabilse... Ama yolumuz ve işimiz bu sene hem daha ağır hem daha uzun. Futbolun içinde duygusallık vardır ama duygusallıkla iş yapamazsınız. Öyle yaptığınız takdirde bunun acısını hep birlikte yaşarsınız. Bazen öyle kararlar veriyorsunuz ki içiniz acıyor ama şartları değerlendirmek gerekiyor.

Tabii kadrodaki 9 yabancı futbolcu işinizi zorlaştırıyor...
Bir kontenjanı mutlaka açmak mecburiyetindeyiz. Delgado’nun durumu netlik kazanmadı. Belki bir yarı boyunca bizimle beraber olmayacak. O hem kaptanımız hem de benim güvendiğim bir futbolcu ama yaşadığı sakatlıktan ben geldiğimden beri kurtulamadı ve bu takım üstündeki etkinliğini ortaya çıkarmasına imkan tanımadı. O bizim içimizdeki acılardan bir tanesi. Hepsini kişileri de camiaları da üzmeyecek bir formül içersinde çözmeye çalışıyoruz.

Sizin takımımızın başına gelişinizden beri BJK Nevzat Demir Tesisleri’ndeki işleyişte de büyük rahatlama oldu ve personelimiz bu durumdan çok memnun. Peki önümüzdeki sezon için bu işleyişte tekrar yeniden yapılanmaya gidecek misiniz?
Hayır, yeniden yapılanmayı aşağı yukarı hayata geçirdik. Bunun üzerine geliştirmeler yapacağız. Hem tesislerimizin fiziki şartları hem de çalışan personelimiz açısından... Biz devamlı takımdan bahsediyoruz ve takımın içersinde onların olduğunu bazen unutuyoruz. Benim için en önemli unsur onların varlığı ve verdiği hizmet. Mutsuz bir personelle başarıyı yakalamak mümkün değil. Bu nedenle onlar benim için en az futbolcularım kadar değerli varlıklar. Onlar için de devamlı çaba sarf ediyorum; hem burada hem de evlerinde huzuru bulabilmeleri için. Tabii onları yine futbolcularım kadar kontrol ediyorum. Beşiktaş’a, tesislere ve takıma herhangi bir katkıda bulunmayacak davranışları varsa önce ikaz ederim. Eğer devam ederlerse aramızda olamazlar.

Peki Beşiktaş’ın yeni sezondaki futbol anlayışı ne olacak?
Bu sene, geçen sezondan daha tempolu olmak mecburiyetindeyiz. Türkiye’deki rakiplerimiz güçlendi. Avrupa’da zaten güçsüz bir rakip karşımıza çıkmayacak. Bazı şeyleri aşmak mecburiyetindeyiz. Buna fizik, takım oyunu, çabukluk ya da kaybetmeme hırsı diyebilirsiniz. Eğer Avrupa’da başarı istiyorsak bütün bunları mutlaka geliştirmek ve kendi potansiyelimizi geçmek zorundayız. Türkiye’de bunu yaparız ancak amacımız bizden çok daha güçlülerin olduğu bir yerde yolumuza devam etmek. Bunun için her türlü imkanı ortaya koyacağız. Kimse şüphe etmesin.

Peki Turkcell Süper Lig’deki bütün takımları ele alırsak; sizce bizi nasıl bir sezon bekliyor?
Geçen sezona başlarken hiç kimse Beşiktaş’ın üzerinde bir unvan taşımadığını biliyordu. Halbuki şimdi; bu ligin en büyüğü, çifte kupalı şampiyon olarak sezona başlıyoruz. Her takım önce şampiyona karşı kaybetmemek daha sonra kazanmak düşüncesini taşır. Bu işimizi daha da zorlaştıracak. Ama çok da önemli değil (gülüyor).

Önümüzdeki sezonla ilgili “Belki daha zor olacak ama çok daha erken mutlu sona ulaşacağız” dediniz... Bunu biraz açar mısınız?
Zamanı geldiğinde onu yaşarız. Açmaya gerek yok. Futbolda bu tür yaklaşımlar belki iddialı ama ben hayatımda bütün iddialı sözlerimi futbolcularıma ve camiaya güvenerek veririm. Buna kendi güvenimi de eklerim. Dolayısıyla bu sene çizgimizi hem yükseltmek hem de bu süreyi daha öne çekme düşüncemiz var. Yaparız...

Sizin de dediğiniz gibi Beşiktaş; çifte şampiyon unvanını sürdürme isteğinin yanına bir de Şampiyonlar Ligi hedefini de koydu. Bu önemli arenada neler yapabilir Beşiktaş?
Şampiyonlar Ligi’nde birinci hedef gruptan çıkmak. Zaten seri başları belli. Bunu yoldaki çocuklar bile biliyor (gülüyor). Orada da camiasının gurur duyacağı bir Beşiktaş ortaya çıkacaktır, şüpheniz olmasın.

12., 13. ve 14. haftalarda arka arkaya Trabzonspor, Fenerbahçe ve Sivasspor’la karşılaşacağız. Aynı zamanda bu dönem Şampiyonlar Ligi’ndeki grup maçlarımızla da çakışıyor...
Evet... Biraz ağır bir dönem ama ne olursa olsun üstesinden gelmek mecburiyetindeyiz. Futbolcularımızın özellikle o döneme çok iyi konsantre olmaları lazım. Hem içerde hem dışarıda oynayacağımız bu büyük maçların arka arkaya gelmesi bizi sezon için yönlendirecektir. Yol haritası o zaman ortaya çıkacak.

Sizin camiamızdan beklentileriniz var mı?
Biz üretken bir camiayız. Burada yer alan genç bir potansiyel var. Daha üretken ve daha sevecen şeyler bekliyoruz onlardan. Bazı şeyleri aşıyoruz. “Kartal gol! Gol! Gol!” tezahüratını eskiye nazaran takımın önemli bir itici gücü olarak hissediyoruz. Biz bunu değiştirdik. Onlar da bazı şeyleri değiştirirse o güç daha fazla ortaya çıkacak.

Teşekkür ederim...