Alaattin Çam
06-03-2007, 17:06
AŞK SÖZ ve İTİRAZ MUTLAKA İNTİKAMI YENECEKTİR
Sözünü düşürmüş, yitirmiş ya da hiç bulamamış insan, gökyüzünün derinliğine ve toprağın bereketine aldırmadan, en kolayı seçmeye hazırdır hemen. Yalnızlık ve sevgisizlikle dolu cehennemini, tütsülü maskeleriyle gizleme hüneri, bir gün gelip yorulacak ve beklemediği yerde terk edecektir kendisini. Çünkü, tehlikeli olduğunu gizleyen hünerine karşı bile, kıskanç ve sevgisizlik ipinde yürüyordur. Gittikçe kendisine de tehlikelidir sözünü kundaklayan insan. En derin yerlerinde gizlediği öfke, kendisini de aşacaktır bir gün. Sözünü ve özünü kirletmiş insan, kalabalıklar içindeki öfkenin gizli taşıyıcısı olarak, hiç bilmediği yaşamlar üstüne bile, kin senaryoları yazarak, öç almanın en başarılı oyuncusu olmaya hazırdır her yerde.
Sevgiyle büyüyen insanların kokusunu, emekle kurulan çatıların oluklarında biriken yağmuru, güneşi içen güvercinlerin bakışlarını, paylaşmayla tüten bacaların sıcaklığını hiçbir zaman anlayamayacaktır belki. Sözünü hiç kuramamış ve kendisine hiç emek vermemiştir çünkü. Ruhunun kirli ve karanlık duvarlarında gezdirdiği keskin bıçaklar; ilk önce kendi bedenini deşecektir, en beyaz yerlerinden başlayarak. Kendisini bile sevmeyen insan; içindeki bütün iyiliklerini öldürene kadar, kendisine kin duymaya devam edecektir... Akrepleri, sırtlanları ve akbabaları utandırarak...
Hiç kimseye karşı; paylaşmak ve dayanışmak duyguları yoktur dokunuşlarından bile kaçanların. Parmak izlerine bile yabancıdırlar. Nerede zamansız bir ölüm ve katliam varsa; içindeki canavarları bir doymuşluk duygusu kaplar. Sözünü hiç paylaşmamış insan, ekmeğini de yakacaktır; unu, taşı ve ateşi de kıskanarak. Anlam arayan harfler ve alfabe, çaresiz kalacaktır ölümcül duyguların şehvetine...
Sevgisizlikle geçen bebekliği ve çocukluğu, hiçbir fotoğraf temize çekemeyecektir. Hiçbir çerçeveye sığmayacaktır öç alma duygusu. Yalnızlık, işte o zaman terk edecektir kin ve nefreti, görkemli hüzünlerin aşkına... Yaralı aşkların uyluklarına, o zaman çekilecektir kırgın hatıralar ve sakladıkları. Aynalar işte o zaman kıracaktır kendisini. Sular o zaman çekilecektir yatağından. Sevdalı bir yüzük, siyah taşını düşürecektir ağrısından. Bir dağ, beyaz örtüsünden sıyrılacaktır o zaman. Çünkü tanıklığından utanan zaman yırtık ve yaralıdır yeryüzünde. Kekemedir tarih. İşgalcilerden ve savaştan yorulmuştur, kırışmıştır harita... İktidarlar ve tüm tapınıcıları, boşluğun durmadan değişen soytarısıdırlar! Krallar, soytarılarında temize çekmeye çalışırlar kanlı ve kirli yalnızlıklarını...
kekemedir tarih kırışmıştır harita
Hiç kimse suçlu doğmaz. Suçlu büyümez kundaklarda ve beşiklerde çocuklar. Suç; toprağı utandıran tarihin çamurlu haritasıdır. Şehirleri kirleten, toplumun arka bahçelerindeki çöp sepetleri, insanı kokuşturan ve keçeleştiren, rekabetçi oyun düzeneklerinin vahşi çıkmazıdır çünkü. Bebekler katil doğmazlar! Sonradan katil olurlar! Vahşi hayvanlar da doğurur! Sonradan vahşileşir insan ve yaşamak... Günleri, genleri ve hücre köklerini şaşırtarak! Yaşamak için; ekmek, su ve ateş, yaslanmak için dağ, derinlik ve uçurum, uzanmak için orman, kaplanlar ve bekleyişlerin kederli yollarından anlaşılabilir suçun tarihi. İntikam, sebepsizce savrulan suç ile buluşarak, planlanmış öfkenin şiddetinde, kanlı bir derinlik kazanır! Alçaklıktır bu! Alçaktır katliamcılar ve onu ilmekleyen intikam! Alçaktır bundan kopmayan iplik ve düğmelerin delikleri...
Solucanlar, ağaç kurtları, zehirli yılanlar, sırtlan sürüleri, bozgun çakallar, köpek balıkları ve ağlayan timsahlar; yaşamak için, içgüdüsel gerekçeleriyle kendilerini temize çekebilirler. Doğadaki yaşamak arzusunun kodlanmış ve öğretilmiş var oluş hikayesidir bu. İnsan zorunlu değildir, ne ki çapaklı yazgısına uğrayacaktır belki! Doğduğu yer ve yürüdüğü coğrafya, içtiği su ve doyduğu lokma, giydiği hırka ve sırtındaki postun tarihinden okunmalıdır biraz da yazgısı. Bakamadığı gözlerden. Dokunamadığı tenlerden. Sevişemediği bedenlerden okunmalıdır... Her şeye rağmen yaşamak arzusundaki tehlikeli tercihler, kader değil, hüzünleri olmayan seçimlerimizin tragedyasıdır. Yaşamayı öğreniş ve belleyiş çizgisidir insanı ayrıştıran. Yaşam kuran sözün sahibi olmak ve ter düşürmek ateşe, insanı bir başka kılacaktır! Geçtiğimiz sular temiz kalmalıdır! Tözün tarihi ve zerrenin konakladığı zaman, hiçbir suç ve intikam gerekçesini açıklayamaz! Açıklayamayacaktır! Suçludur insan! Suçtur her türlü intikam!
suçludur insan suçtur her türlü intikam
Sevgisizliğin, özensizliğin, erdemsizliğin ayrıntılarda değil, anda ve yüzeyde yaşayanların buluştuğu büyük bir denizdir duyarsızlık. Ruhların derinliğini ve düşüncelerin kanatlarını, öfke tanıyamaz! Fırsatçı dar zamanların, sıkışmış bencil hayatların, ayak üstü kurnaz arayışların çatılarında yer bulabilir hınç! Cehaletin ve bilgisizliğin, ihtiras ve sahip olmak arzusunun keskin ve acımasız kenarlarında bilenir kin! Bilgiyi erdemle harmanlayıp, vicdanın kıl köprülerinden geçirenlerin limanında barınamaz rekabetçi tutkular! Düşleri, gülücükleri, gelecekleri ve beklentileri olmayan şimdiki zaman cellatlarının, gölgesinde konakladığı ağacı bile kundaklaması nasıl açıklanabilir? Nasıl büyür kezzapla sulanan sardunyalar? Suçludur insan! Suçtur her türlü intikam! Suçludur ruhunda yarasalar ve yüreğinde baykuşlarla yaşayanlar!
Toplumların, ulusların, sınıfların ve insanların tarihindeki kana bulaşmış tüm iktidar savaşlarına karşı; aşk ve adalet diye bağırarak, çıplaklığın eşitleyen ve buluşturan görkemiyle, bir itiraz olarak yaşamalıyız! Büyük ve anlam arayan ateşten bir itiraz! Tekrara düşen aşkları ve şairleri, kelimelerin ve duyguların kirletilmiş şehvetinden kurtarmalıyız! Piyasanın, fiyakası deşilmiş vitrinlerinden kaçırmalıyız bakışlarımızı... Ve anlamalıyız keman seslerinin perdesiz hayatlardaki bekleyişlerle buluşmasını.
Belki o zaman, bizi bağışlayabilir tüm intikam duygularına karşı olan görkemli mağaralar ve su sesleri... Ürkmeyen ceylan, kükremeyen dağlar ve yelesine küsmüş aslan... Bizi bağışlayabilir; kimsesiz çocuklar, tiner ve tenha çarşılar, yaralı bir uçurtma, keten helvacılar, çemberimiz, oyunlar, oyuncaklar, balonlar ve bisiklet ustaları...
paylaşmayı bildikçe iliğinden çürüyor kin
Sahip olmak; ne olursa, nasıl olursa, kiminle olursa olsun diyerek, sahip olmak şehveti, her yerde suç için birikiyor ve suçu derinleştiriyorlar umarsızca. İktidarlar, öncesi ve sonrası bütün iktidarların çocuğu ve canavarlarıdırlar, bunu hiç unutmamalı. Gün gelir, şehvetli ve işbirlikçi şölen sofralarında, kendi çocuklarının kafataslarından bile şarap içerler! Çivisinden çıkmış egolar, kudurmuş köpekleri şaşırtın hırsla buluşuyor... Sahipsiz kemiklerin sergilendiği çarşıları, mezarcılarla işbirliği yaparak kuruyor ve sonra mezarcıların kemiklerini de sızlatıyorlar. İntikam, sefil ve alçak ruhların, doymaz ve kanlı toprakların, kıskanç ve kirli uykusuzlukların, tarihi cahil ve beyni paslanmış cemaatlerin, öfkeli ve aç mezar taşlarının çağrısıdır! Hiçbir gerekçe bunu haklı çıkaramaz!
Paylaşmak ve birlikte yaşamak, bilmek ve sahicilik, görmek ve sevmek hüneri, aşk ve dostluk, romantizm ve yoldaşlık; planlanmış ve pazarlanmış kötü duyguların üstüne üstüne yürüyor... İntikam her geçen gün aşk ve sevgi ile yeniliyor derinden! Dokundukça eskiyor ökçesinden nefret... Öç almak duygusu; Tommix ve Texas’tan başlayıp, Tarkan ve Kızıl Maske’ye kadar, çizgi romanlardaki kahramanları bile terk ediyor... Kin, paylaşmayı bildikçe iliğinden çürüyor. Derinden ve daima dik yürüyen sevgiye kim yakın değildir, kim? İntikam nedir? Nasıl bilinir? Kim söyleyebilir, kim?
Şair ve yazar dostum, Adnan Satıcı’yı yitirdik... Erken ölümden, ecelden, eczadan, sabırsız hücrelerin şehvetinden ve acıkmış toprağın hevesinden, nasıl hesap sorulur şimdi? Tavsiyeleri eskittim, duygularım taziye istemez! Ne yapmalı? Toprağa kin duymuyorum, kırgınım sanki... Dostum, Adnan Satıcı’yı göremeyeceğim artık! Kim ne söyleyebilir? Toprağın sancısını arkadaşlarımla kucaklayarak, gökyüzüne asmalıyız... Gözyaşlarımızın yere düşmeme inadı, o zaman anlaşılabilir belki...Belki... Belki...
Namık Kuyumcu
Sözünü düşürmüş, yitirmiş ya da hiç bulamamış insan, gökyüzünün derinliğine ve toprağın bereketine aldırmadan, en kolayı seçmeye hazırdır hemen. Yalnızlık ve sevgisizlikle dolu cehennemini, tütsülü maskeleriyle gizleme hüneri, bir gün gelip yorulacak ve beklemediği yerde terk edecektir kendisini. Çünkü, tehlikeli olduğunu gizleyen hünerine karşı bile, kıskanç ve sevgisizlik ipinde yürüyordur. Gittikçe kendisine de tehlikelidir sözünü kundaklayan insan. En derin yerlerinde gizlediği öfke, kendisini de aşacaktır bir gün. Sözünü ve özünü kirletmiş insan, kalabalıklar içindeki öfkenin gizli taşıyıcısı olarak, hiç bilmediği yaşamlar üstüne bile, kin senaryoları yazarak, öç almanın en başarılı oyuncusu olmaya hazırdır her yerde.
Sevgiyle büyüyen insanların kokusunu, emekle kurulan çatıların oluklarında biriken yağmuru, güneşi içen güvercinlerin bakışlarını, paylaşmayla tüten bacaların sıcaklığını hiçbir zaman anlayamayacaktır belki. Sözünü hiç kuramamış ve kendisine hiç emek vermemiştir çünkü. Ruhunun kirli ve karanlık duvarlarında gezdirdiği keskin bıçaklar; ilk önce kendi bedenini deşecektir, en beyaz yerlerinden başlayarak. Kendisini bile sevmeyen insan; içindeki bütün iyiliklerini öldürene kadar, kendisine kin duymaya devam edecektir... Akrepleri, sırtlanları ve akbabaları utandırarak...
Hiç kimseye karşı; paylaşmak ve dayanışmak duyguları yoktur dokunuşlarından bile kaçanların. Parmak izlerine bile yabancıdırlar. Nerede zamansız bir ölüm ve katliam varsa; içindeki canavarları bir doymuşluk duygusu kaplar. Sözünü hiç paylaşmamış insan, ekmeğini de yakacaktır; unu, taşı ve ateşi de kıskanarak. Anlam arayan harfler ve alfabe, çaresiz kalacaktır ölümcül duyguların şehvetine...
Sevgisizlikle geçen bebekliği ve çocukluğu, hiçbir fotoğraf temize çekemeyecektir. Hiçbir çerçeveye sığmayacaktır öç alma duygusu. Yalnızlık, işte o zaman terk edecektir kin ve nefreti, görkemli hüzünlerin aşkına... Yaralı aşkların uyluklarına, o zaman çekilecektir kırgın hatıralar ve sakladıkları. Aynalar işte o zaman kıracaktır kendisini. Sular o zaman çekilecektir yatağından. Sevdalı bir yüzük, siyah taşını düşürecektir ağrısından. Bir dağ, beyaz örtüsünden sıyrılacaktır o zaman. Çünkü tanıklığından utanan zaman yırtık ve yaralıdır yeryüzünde. Kekemedir tarih. İşgalcilerden ve savaştan yorulmuştur, kırışmıştır harita... İktidarlar ve tüm tapınıcıları, boşluğun durmadan değişen soytarısıdırlar! Krallar, soytarılarında temize çekmeye çalışırlar kanlı ve kirli yalnızlıklarını...
kekemedir tarih kırışmıştır harita
Hiç kimse suçlu doğmaz. Suçlu büyümez kundaklarda ve beşiklerde çocuklar. Suç; toprağı utandıran tarihin çamurlu haritasıdır. Şehirleri kirleten, toplumun arka bahçelerindeki çöp sepetleri, insanı kokuşturan ve keçeleştiren, rekabetçi oyun düzeneklerinin vahşi çıkmazıdır çünkü. Bebekler katil doğmazlar! Sonradan katil olurlar! Vahşi hayvanlar da doğurur! Sonradan vahşileşir insan ve yaşamak... Günleri, genleri ve hücre köklerini şaşırtarak! Yaşamak için; ekmek, su ve ateş, yaslanmak için dağ, derinlik ve uçurum, uzanmak için orman, kaplanlar ve bekleyişlerin kederli yollarından anlaşılabilir suçun tarihi. İntikam, sebepsizce savrulan suç ile buluşarak, planlanmış öfkenin şiddetinde, kanlı bir derinlik kazanır! Alçaklıktır bu! Alçaktır katliamcılar ve onu ilmekleyen intikam! Alçaktır bundan kopmayan iplik ve düğmelerin delikleri...
Solucanlar, ağaç kurtları, zehirli yılanlar, sırtlan sürüleri, bozgun çakallar, köpek balıkları ve ağlayan timsahlar; yaşamak için, içgüdüsel gerekçeleriyle kendilerini temize çekebilirler. Doğadaki yaşamak arzusunun kodlanmış ve öğretilmiş var oluş hikayesidir bu. İnsan zorunlu değildir, ne ki çapaklı yazgısına uğrayacaktır belki! Doğduğu yer ve yürüdüğü coğrafya, içtiği su ve doyduğu lokma, giydiği hırka ve sırtındaki postun tarihinden okunmalıdır biraz da yazgısı. Bakamadığı gözlerden. Dokunamadığı tenlerden. Sevişemediği bedenlerden okunmalıdır... Her şeye rağmen yaşamak arzusundaki tehlikeli tercihler, kader değil, hüzünleri olmayan seçimlerimizin tragedyasıdır. Yaşamayı öğreniş ve belleyiş çizgisidir insanı ayrıştıran. Yaşam kuran sözün sahibi olmak ve ter düşürmek ateşe, insanı bir başka kılacaktır! Geçtiğimiz sular temiz kalmalıdır! Tözün tarihi ve zerrenin konakladığı zaman, hiçbir suç ve intikam gerekçesini açıklayamaz! Açıklayamayacaktır! Suçludur insan! Suçtur her türlü intikam!
suçludur insan suçtur her türlü intikam
Sevgisizliğin, özensizliğin, erdemsizliğin ayrıntılarda değil, anda ve yüzeyde yaşayanların buluştuğu büyük bir denizdir duyarsızlık. Ruhların derinliğini ve düşüncelerin kanatlarını, öfke tanıyamaz! Fırsatçı dar zamanların, sıkışmış bencil hayatların, ayak üstü kurnaz arayışların çatılarında yer bulabilir hınç! Cehaletin ve bilgisizliğin, ihtiras ve sahip olmak arzusunun keskin ve acımasız kenarlarında bilenir kin! Bilgiyi erdemle harmanlayıp, vicdanın kıl köprülerinden geçirenlerin limanında barınamaz rekabetçi tutkular! Düşleri, gülücükleri, gelecekleri ve beklentileri olmayan şimdiki zaman cellatlarının, gölgesinde konakladığı ağacı bile kundaklaması nasıl açıklanabilir? Nasıl büyür kezzapla sulanan sardunyalar? Suçludur insan! Suçtur her türlü intikam! Suçludur ruhunda yarasalar ve yüreğinde baykuşlarla yaşayanlar!
Toplumların, ulusların, sınıfların ve insanların tarihindeki kana bulaşmış tüm iktidar savaşlarına karşı; aşk ve adalet diye bağırarak, çıplaklığın eşitleyen ve buluşturan görkemiyle, bir itiraz olarak yaşamalıyız! Büyük ve anlam arayan ateşten bir itiraz! Tekrara düşen aşkları ve şairleri, kelimelerin ve duyguların kirletilmiş şehvetinden kurtarmalıyız! Piyasanın, fiyakası deşilmiş vitrinlerinden kaçırmalıyız bakışlarımızı... Ve anlamalıyız keman seslerinin perdesiz hayatlardaki bekleyişlerle buluşmasını.
Belki o zaman, bizi bağışlayabilir tüm intikam duygularına karşı olan görkemli mağaralar ve su sesleri... Ürkmeyen ceylan, kükremeyen dağlar ve yelesine küsmüş aslan... Bizi bağışlayabilir; kimsesiz çocuklar, tiner ve tenha çarşılar, yaralı bir uçurtma, keten helvacılar, çemberimiz, oyunlar, oyuncaklar, balonlar ve bisiklet ustaları...
paylaşmayı bildikçe iliğinden çürüyor kin
Sahip olmak; ne olursa, nasıl olursa, kiminle olursa olsun diyerek, sahip olmak şehveti, her yerde suç için birikiyor ve suçu derinleştiriyorlar umarsızca. İktidarlar, öncesi ve sonrası bütün iktidarların çocuğu ve canavarlarıdırlar, bunu hiç unutmamalı. Gün gelir, şehvetli ve işbirlikçi şölen sofralarında, kendi çocuklarının kafataslarından bile şarap içerler! Çivisinden çıkmış egolar, kudurmuş köpekleri şaşırtın hırsla buluşuyor... Sahipsiz kemiklerin sergilendiği çarşıları, mezarcılarla işbirliği yaparak kuruyor ve sonra mezarcıların kemiklerini de sızlatıyorlar. İntikam, sefil ve alçak ruhların, doymaz ve kanlı toprakların, kıskanç ve kirli uykusuzlukların, tarihi cahil ve beyni paslanmış cemaatlerin, öfkeli ve aç mezar taşlarının çağrısıdır! Hiçbir gerekçe bunu haklı çıkaramaz!
Paylaşmak ve birlikte yaşamak, bilmek ve sahicilik, görmek ve sevmek hüneri, aşk ve dostluk, romantizm ve yoldaşlık; planlanmış ve pazarlanmış kötü duyguların üstüne üstüne yürüyor... İntikam her geçen gün aşk ve sevgi ile yeniliyor derinden! Dokundukça eskiyor ökçesinden nefret... Öç almak duygusu; Tommix ve Texas’tan başlayıp, Tarkan ve Kızıl Maske’ye kadar, çizgi romanlardaki kahramanları bile terk ediyor... Kin, paylaşmayı bildikçe iliğinden çürüyor. Derinden ve daima dik yürüyen sevgiye kim yakın değildir, kim? İntikam nedir? Nasıl bilinir? Kim söyleyebilir, kim?
Şair ve yazar dostum, Adnan Satıcı’yı yitirdik... Erken ölümden, ecelden, eczadan, sabırsız hücrelerin şehvetinden ve acıkmış toprağın hevesinden, nasıl hesap sorulur şimdi? Tavsiyeleri eskittim, duygularım taziye istemez! Ne yapmalı? Toprağa kin duymuyorum, kırgınım sanki... Dostum, Adnan Satıcı’yı göremeyeceğim artık! Kim ne söyleyebilir? Toprağın sancısını arkadaşlarımla kucaklayarak, gökyüzüne asmalıyız... Gözyaşlarımızın yere düşmeme inadı, o zaman anlaşılabilir belki...Belki... Belki...
Namık Kuyumcu