Hakan Kirezci
08-03-2007, 22:43
Size “kanserin kesin tedavisi bulundu, fakat ilaç şirketlerinin ticari kaygılarına takıldı, üzgünüm” desem ne derdiniz? Birisi bana gelip bunu deseydi ne derdim bilemiyorum. Zira New Scientist isimli popüler bilim dergisinin 20-26 Ocak 2007 tarihli sayısını okuduktan ve ardından yaptığım araştırmadan sonra ne diyeceğimi bilemedim.
Kanser, hepinizin bildiği gibi hücrelerin kontrolsüz bir şekilde bölünmesine dayanan insanlığın en eski ve en çaresiz hastalıklarından birisi; kemoterapi gibi çareler ise kimi durumlarda çaresizlikten daha acı. Herhalde herkesin ailesinde ya da yakınlarında göğüs, akciğer, karaciğer ya da başka bir kanser çeşidi yüzünden yaşama veda eden birileri olmuştur; hele çocuklar tarafından hiç bir zaman affedilmeyecek bir hastalıktır kanser.
Yıllar önce, 1930 yılında bir bilim adamı kanser hücrelerinin enerji üretim yöntemlerinin değiştiğini, bu bağlamda sağlıklı hücrelerden farklılaştıklarını bulmuştu. Kanserli hücreler normal hücreler gibi enerjilerini, hücrenin enerji ihtiyacının %95′ini karşılayan mitochondrion (mitokondri) yerine glycolysis (glikoliz) yoluyla elde ediyorlardı. Bu yöntem glikozun pirüvik asite kadar yakılması ile enerji elde edilmesine dayanan, oksijenin yetersiz olduğu durumlarda başvurulan verimsiz ve toksik bir yöntem olmasına rağmen kanserli hücreler ortamda yeterince oksijen olsa dahi enerji ihtiyaçlarını sadece bu yolla karşılıyorlar, mitokondrileri yokmuş gibi davranıyorlardı. Buluşun sahibi, Otto Warburg, şu anda Warburg etkisi olarak bilinen bu olayın kanserin ana tanımlayıcı nedenlerinden birisi olduğunu iddia ederken bu öneri, aynı dönemin bir diğer ünlü biyokimyageri olan Hans Krebs tarafından “kanserin nedeni değil, sadece semptomlarından birisi” olarak tanımlanacak ve Warburg etkisi kısa bir süre öncesine kadar bilim dünyası tarafından hak ettiği ilgiyi görmeyecekti.
Çok taze bir kaç çalışma sonucunda artık Warburg’un tamamen haklı olduğunu ve metabolizma içerisinde kanserin ana nedeninin mitokondri’nin hücre içerisindeki fonksiyonunu yitirmesi ve hücrenin bir şekilde ölmeyerek yaşamına glikoliz ile devam etmesi olduğunu biliyoruz. Peki mitokondrinin devre dışı kalması ve hücrenin enerjisini glikoliz ile sağlaması neden bu kadar büyük bir sorun? Bunun iki yanıtı var.
İlki ve ikincisine göre daha önemsiz olanı şu: Glikoliz sonucunda ortaya çıkan laktik asit, hücreleri bir arada tutan kollajen matrislerini parçalayarak tümöre neden olan kanserli hücrelerin kan dolaşımı ile vücudun başka yerlerine ulaşmasına neden oluyor. Bu yüzden bir akciğer kanseri vakası, hastanın vücudunun tamamen ilgisiz bir yerindeki kemik erimesi şikayeti ile teşhis edilebiliyor.
İkinci sorun ise mitokondrinin enerji üretimi dışında hücre içerisinde üstlendiği diğer görev: Mitokondri apoptosis ile hücrenin ölümüne karar verme yetkisine sahip bir organel. Mitokondrilerinden bağımsız yaşayan hücreler ölümsüz hale geliyor, bölünüyor, çoğalıyor, büyüyor, oksijen tüketiyor ve toksik maddeler ortaya çıkartıyorlar. Basitçe, ölmüyorlar.
Bu umutsuz ve üzüntü verici noktada devreye bir aktör giriyor: Dichloroacetate (DCA, dikloroasetat).
Kanserli dokular DCA’ya maruz bırakıldığında, kanserli hücrelerdeki mitokondrinin uyanmasını ve hücrenin kontrolünü ele geçirerek apoptosis ile hücreyi yok etmesine neden oluyor. Koskoca bir tümör kısa bir süre içerisinde parçalanıp vücuttan atılırken sağlıklı hücreler kemoterapiden alışkın olduğumuzun aksine olan bitenden hiç bir zarar görmüyor. Üstüne üstlük DCA çok ucuz, çok kolay elde edilen basit bir kimyasal madde. Yaptıkları deneylerle biyologlar kansere karşı yüzde yüze yakın etkide bir silaha sahip olduğumuzu düşünüyorlar. DCA bu bağlamda kanser tedavisinde bir mucize gibi görülüyor.
Peki neden sevinmiyoruz? Çünkü ilaç şirketleri DCA muhteviyatlı bir ilaç yapmaya yanaşmıyorlar. Neden? Çünkü DCA yaklaşık 60 yıldır insanların bildikleri bir madde. Yani? Yani patentlenebilir değil. Çünkü 20 yıldan daha yaşlı olan hiç bir buluşu patentleyemezsiniz.
Patentler ile ticari kaygılarını güvence altına almayan ilaç şirketleri hali hazırda kanserle savaş için kullanılan, -yüksek alım gücü olan insanların biraz daha fazla yaşamasına olanak sağlayan- kemoterapi çözümleri ve raflarda duran ilaçlar kadar para kazanamayacakları bu yeni ilaca yatırım yapmak istemiyorlar.
Sonuçta ilaç yapımı kolay olmayan ve ciddi yatırım gerektiren bir iş. Onca emeğin ardından bir üçüncü dünya ülkesi ya da bir başka ilaç şirketi tarafından aynı ilacın patentlenemediği için üretilmesi ve kanser hastalarının 400$-500$ yerine 4$-5$’a bu ilaca sahip olabilmesi ihtimali size de korkunç gelmiyor mu? Ya da bu ilaç yüzünden raflarda kalacak kanser çözümlerinin neden olacağı zarar?
Bu yazıda verdiğim bilgiler bilimsel dergi ve makalelerden derlenmiş, çok yeni ve hala üzerinde tartışılan bilgiler. Evet, kanser tedavisi için yepyeni bir kapı açıldı fakat ne yazık ki şans bir sonraki neslin kanser hastalarına gülümseyecek gibi görünüyor. Çünkü bu sentetik dünyanın dinamikleri böyle gerektiriyor. Onların yapmayacağını bildiğim için ben kanser hastalarından özür dilerim.
İnsanların neredeyse hiç birisinin bu dünyanın nasıl bu hale geldiği ve sorumluluklarını hangi noktada yerine getirmedikleri ile ilgili bir fikrinin olmaması ise şu olaydan daha acı bir gerçek bence.
A.Murat Eren
Muhittin Saban
08-03-2007, 23:25
Bu yazı Halkın takımının ve özellikle Hakan abinin ilgisini çekecektir.
Ölümsüzlük ister misiniz? Burak Eldem - 2005
"Sümer Kral listelerinde, Manethon'un Mısır hanedanlarına ilişkin kayıtlarında ya da Adem'den başlayan insan soyunun anlatıldığı Eski Ahit'in "Tekvin" kitabında sözü edilen, yüzlerce hatta binlerce yıl yaşamış "eski insanlar"a ilişkin hikayelerin, gerçeklik payı olabilir mi? Yüzyıllar boyunca bunlar fantezi ya da efsane kabul edildi ve hiç ciddiye alınmadı açıkçası ama o soru da hep varlığını korudu: Ölümsüzlük ya da bugünkünden çok daha uzun bir yaşam mümkün müdür? Cambridge Üniversitesi'nden Aubrey De Grey ve haberlere bakılırsa bazı bilim adamları, bu sorunun yanıtına doğru hızla ilerliyor bugünlerde.
Yakın zamanda popüler bilim dergilerinde büyük yankı bulan haberler üzerine, NTV'deki "Pusula" programının başarılı yapımcısı Mithat Bereket İngiltere'ye dek giderek bu konuyu gündeme taşımış ve de Grey'in görüşlerini izleyicilerine aktarmıştı, anımsarsanız. Aradan yaklaşık iki ay geçti ve şimdi de Live Science'ın haberiyle "ölümsüzlük mümkün mü?" sorusu yeniden ilgileri üzerinde topladı.
Aubrey de Grey'e göre, "nüfus kağıdındaki yaşı" kaç olursa olsun, bir insanın biyolojik yaşının ve buna bağlı olarak sağlık ve zindelik durumunun 20 ile 25 yaşları arasında tutulması mümkün. Dolayısıyla eski metinlerde ve kral listelerinde ya da Tekvin'de anlatılan uzun ömürlerin, hatta giderek "ölümsüzlük" noktasına yaklaşacak bir biyolojik konumun gerçekleştirilmesi hiç de sanıldığı gibi fantezi falan değil. Bütün iş, yaşlanmamıza ve sağlığımızın bozulmasına neden olan hücresel süreçlerin manipule edilmesi ve denetlenmesinde. Bu alanda uzun süredir çalışan de Grey, yaklaşık 25 yıl içinde araştırmaların nihai sonuçları verecek noktaya gelmesini umuyor ve ekliyor: "İşte o aşamadan itibaren, genetik müdahaleyle, 1000 yıl, hatta çok daha fazla yaşayabilen insan neslini yaratmak mümkün olacak."
Bu tezlerin ve iddiaların ayrıntısına girmiyorum, orijinal kaynaklardan ve Batı basınındaki makalelerden, Aubrey de Grey'in çalışmaları ve tezleriyle ilgili tüm bilgileri bulabilirsiniz. Muhtemeldir ki, çok yakında bizim basınımızda da bunları tartışan yazılar ve röportajlar sıkça yayımlanacak. Ama benim gelmek istediğim nokta, başka.
Seni Tılsımlar Korur'da, binlerce yıl öncesine ilişkin o gizemli kayıtlarda anlatılanlarla, modern bilimin izini sürdüğü hücresel süreçleri bir potada buluşturarak, "ölümsüzlük" faktörünü temel alan fantastik bir hikaye anlatmıştım sizlere. Ama oradaki belirleyici sorun, genetik biliminin vardığı noktalar ya da eski efsanelerde anlatılanların doğruluğundan çok, "ölümsüzlük" olgusunun içerdiği çok temel bir "politik" unsurdu: Kimin için ölümsüzlük? Bu muhteşem niteliğe sahip olma hakkı, binlerce yıl gerilere giden ciddi bir "iktidar mücadelesi"ni de getiriyordu gündeme. Neresinden bakarsanız bakın, "ölümsüzlük", eğer bir biçimde gerçekleşebileceğini varsayarsak, yani Aubrey de Grey ve daha birçok bilim adamı, genetik uzmanı haklıysa, ister istemez "politik" ve "ekonomik" bir sorun olarak dikiliyor karşımıza: Kim karar verecek, bu "armağan"a kimin sahip olacağına? Bunun bedeli ne olacak? Herkes için ölümsüzlük, dünya nüfus ve kaynak dengelerinin iflası anlamına geleceğine göre, eğer böyle bir teknolojik "devrim"e gerçekten ulaşılırsa, bu bilgi ve teknoloji bütün kamuoyuna mal edilecek mi dersiniz?
Şu an gülümseyip, yalnızca fantezi olarak görerek geçebilirsiniz tabii bu konuyu. Ama su uyur, genetikçiler uyumaz. Birbirinden farklı yerlerde, farklı araştırmacılar ve uzmanlar, hızla yol alıyorlar ve görünüşe bakılırsa oldukça "kilit" aşamalara gelmiş durumdalar."
Bir tavsiye;
Yukarıda ki yazıda adı geçen Burak Eldem'in "Seni Tılsımlar Korur" isimli kitabında
elinde ilacı bulunan bir virüsü tüm dünyaya yayan ve o virüsün yok edilmesi için o ilacı piyasaya sürmeye hazır olan bir ilaç firması sahibinden ve yaptıklarının konusu işleniyor. Bu ilacın virüsü yenmesi için piyasada dolaşırken ilaç şirketi sahibine kazandıracağı parayı ise tahmin edersiniz sanırım!
Piraye Oğuz
09-03-2007, 12:58
Peki neden sevinmiyoruz? Çünkü ilaç şirketleri DCA muhteviyatlı bir ilaç yapmaya yanaşmıyorlar. Neden? Çünkü DCA yaklaşık 60 yıldır insanların bildikleri bir madde. Yani? Yani patentlenebilir değil. Çünkü 20 yıldan daha yaşlı olan hiç bir buluşu patentleyemezsiniz.
Bu çözülemez bir problemmidir?
Bana göre değildir.Yeterki yapılmak istensin,ticari kaygıların ortadan kaldırılması mümkündür sanırım.
Piraye Oğuz
09-03-2007, 13:09
Ölümsüzlük ister misiniz?
Yok ben almayım:rolleyes: ölümlü dünyayayla baş edemiyoz zaten:D
Bizi bilgilendirdiğin için teşekkürler...
Hakan Kirezci
09-03-2007, 16:08
İyi insan olmak, insanlık kültürüne sahip olmak demek böyle düşünmeyi de gerektiriyor demektir doğal olarak ancak burada sözünü ettiğimiz endüstrileşmenin amacının ve niteliğinin ne olduğunun sorgulanması. Sağlık konusu en insani, en yaşama dair bir konu olması hasebiyle daha çarpıcı duruyor bu nedenle konu ettim.
Kişisel olarak zaten uluslar arası sermayenin kar ve iktidar hırsına hizmet eden her türlü endüstriyel, teknolojik gelişmenin ve her türlü bilimsel araştırmanın yaşama dair bir şey sunamayacağına, sunmak istemeyeceğine dair inancımı korumaktayım. Yoksa insanlığın gelişmesine ve refahına hizmet etme, demokrasilerin gelişmesine katkıda bulunma, globalleşerek gelişmiş standartların yeryüzüne homojen dağıtımı idealleri gibi masallara karnımız zaten tok. Bulunduğumuz çerçevede ki ortak ilgi alanımız olan futbolun endüstrileşmesi üzerine çok laf ediyoruz; ediyoruz da bunun ne anlama geldiğini tam olarak, özümleyerek kavrayabiliyor muyuz? Futbol endüstrileşmiş de ne olmuş? Biz buna neden karşı duruyoruz? Tüm bu soruları cevaplarken endüstrileşme kavramının ne olduğunun daha genel olarak kavranması gerektiğini düşündüm. Bu nedenle de ilaç endüstrisinin, insan yaşamının kalitesini artırmaya yönelik çalışması gereken bu makinenin niteliği gereği bunu ne derece dikkate aldığını ya da alıp almadığını küçük (?) bir örnekle görelim istedim. Yoksa elbette ki böyle bir dünya da yaşamayı beceren biz sıradan insanların sahip olduğu şaşmaz sezgiler ve tarihin sunduğu inkar edilemez kanıtlar göstermiştir ki iktidar mekanizmalarının herhangi birinin dümenini tutan hiçbir gücün yaşamla, insanlarla, hayvanlarla, otla-ağaçla ve onların selametiyle ilgili bir dertleri yoktur. Bu eşyanın tabiatına aykırı, diyalektiğe aykırı.
Eyup Kaymaz
09-03-2007, 16:35
bu konuyu bilmiyordum ama şüpheleniyordum!
şöyle ki, virüs programları üreten satan şirketler yeni virüsleri kendileri sisteme sokuyor ardından bunu temizlemek için programı veya update'ini satıyor.
veya windows wista piyasaya sürüldüğü zaman microsoft'un elinde bundan çok daha gelişmiş işletim sistemlerine sahip olduğunu ama yine ticari kaygı nedeni ile ellerindeki ileri teknolojiyi parti-parti (tamamen sömürene dek) piyasaya sürmediklerinden şüpheleniyorum.
ve bunlar her sektörde mümkün olabilecek, ticari atraksiyonlar, konu para kazanmak olunca!
bu yüzden;
bir ilacın bulunmuş olması ihtimali ve ticari kaygı nedeni ile yapılmaması, konu insan dahi olsa 'bence' çok mümkün.
Muhittin Saban
09-03-2007, 22:26
Engin Ardıç'ı beğeneniniz vardır beğenmeyeniz de. Ancak beğenmeyenlerden bir ricam olacak. Tam olarak beğenmediğinizin sağlamasını yapmak istiyorsanız onun yazılarını bir-iki hafta takip edin ve yazılarını derin derin düşünerek karar verin derim.
Neyse Hakan abinin bu konuyu açması üzerine çok uzun zaman önce Engin Ardıç'ın kaleminden okuduğum çok "çarpıcı"bir yazıyı hatırladım ve bulup konu ile bire bir alakası olduğu için de paylaşmak istedim.Uzun olduğuna bakmayın ilginç ve çok önemli bilgiler var.
Buyrun;
Kansere çare bulundu ama ilaç firmaları engel oluyor!
Bugün öyle bir yazı yazacağım ki, yeminli düşmanım Sayın Erdal İnönü ilk ve son kez çok beğenecek! Çünkü konumuz, aslan sosyaldemokratlar değil, fizik.
Colorado Teknoloji Enstitüsü’nde bir bilim adamları ekibi, atomu ‘ışınlamayı’ başarmış! Aynı deneyi Avusturya’da Inssbruck Üniversitesi de tekrarlamış. Bir grup, berilyum atomu kullanmış deneyde, öteki grup kalsiyum.
Atomu olduğu yerde yokedip, bir milimetre ötede yeniden ortaya çıkarmışlar. Teknik deyimiyle ‘teleportasyon’ yapmışlar. Basın, ‘hani Uzay Yolu dizisinde Kaptan Kirk ve mürettebatının ışınlanması gibi’ diyor ama, şimdilik tek bir atom ve yalnızca bir milimetrecik yol sözkonusu. Fakat ‘atomlar aleminde’ bir milimetre ne kadar uzak bir mesafedir, bilir misiniz?
Dikkat isterim: Atom hareket etmiyor, bir noktadan öbür noktaya gitmiyor, bir yerde yokolup başka bir yerde yeniden ortaya çıkıyor, tövbe ıstağfirullah yeniden yaratılıyor sanki...
Elbette bu haber de basında mercimek kadar yer bulabilmiştir kendine.
Çünkü tarihte ilk kez başarılan bu ışınlama olayı, hangi bar orospusunun hangi zengin piçiyle yattığı kadar önemli değildir. Gecekonduya yayın yapan Türk medyasının utancı olsun.
Fizik, ‘çocuğun üniversite sınavlarında atlatması gereken birtakım sıkıcı sorulardan’ ibarettir bu ülkede. Kafa karıştırıcı bir konu, kırılacak bir derstir alt tarafı.
Çünkü para kazanmak için fizik bilmek hiç gerekmez ve ‘okumuş adam’ dediğin de halkımızın gözünde ya doktordur, ya avukat, ya da mühendis.
Ben de aziz halkımıza şunu arz etmek isterim doğrusu: İdrak edebildiğimiz dört boyuttan başka (üç boyut artı zaman), altı boyut daha olduğunu, fakat bizim bunları algılamamızın mümkün olamadığını biliyor muydunuz?
Bilmiyordunuz çünkü mala davara bir faydası yoktur.
SSK maaşının artmasını da sağlamaz güzel evladım... Ziraat Bankası kuyruğunda geçmez.
Laurence Gardner diye bir adamı duymuşluğunuz var mıdır?
Hayır, çünkü kendisi Manchester United takımında solaçık değil, önde gelen İskoçya masonlarındandır, yani modern masonluğun vatanı sayılan ülkeden.
Gardner’ın, ortalığı fena halde
birbirine katan dört kitabı var, madem Dan Brown türü zırtapozları okumaya bayılıyorsunuz, bunları da tercüme edilince okursunuz sanırım.
Orada anlatıldığına göre, saf altını belli bir ısıya getirdiğiniz zaman, altın atomunun bütün elektronları aynı yönde dönmeye başlıyorlar ve bu ‘high spin’ tabir edilen atom inanılmaz özellikler sergiliyor. Altın, beyaz ve ince bir toza dönüşüyor, bunu bir katod tüpüne koyup içinden elektrik akımı geçirirseniz de, hafifliyor ve hatta ağırlığı eksiye vuruyor!
Daha da müthiş bir şey oluyor: Madde ışığa dönüşüyor ve ortadan kayboluyor!
Sonra, belli bir ısıya düşünce de yeniden meydana çıkıyor.
Gardner, simyacıların yüzyıllar boyunca kafasını kurcalayan ünlü ‘filozof taşının’ da aslında bundan başka bir şey olmadığını ileri sürüyor. Simyacılar meseleyi tersten anlamışlar ve altını bu beyaz toza dönüştürecekleri yerde, kurşunu altına dönüştürmeye boşuna çabalamışlar.
Bu tozun DNA moleküllerini onararak kanser tedavisine birebir olduğu da Texas Üniversitesi tarafından, ölümcül hastalar üzerinde yapılan deneylerle kanıtlanmış. ‘High spin’ iridyum enjeksiyonu yapılan hastalarda, habis tümörler birkaç günde ortadan kaybolmuş! (Gardner, ‘aslında kansere çare bulundu ama ışın tedavisi ve kemoterapiye milyarlarca dolar yatırmış olan büyük ilaç firmaları izin vermiyorlar bu araştırmalara, engelliyorlar’ diyor...)
Fakat bu toz, eski Mısır yazıtlarında da geçen, hiyeroglifle ‘mfkzt’ şeklinde yazılan ne idüğü belirsiz maddenin ta kendisiymiş! Bazı örnekleri de taa 1904 yılında ünlü arkeolog Sir Flinders Petrie tarafından bulunmuş fakat konu örtbas edilmiş.
Şimdi sıkı durun: İskoçya tapınak şövalyelerinin maşrık-ı azamı da, kitaplarına yazdığı önsözlerde, Gardner’ın iddialarını destekliyor!
Masonların büyük sırlarından biri de buymuş meğer (öteki de tanrıça İsis meselesi tabii, bilmediğimizi mi sanıyorlar?)...
Benim aklım ermez, 32. ve 33. derecelerdeki masonlara sorunuz. Fakat söylemeyeceklerdir.
Çünkü bizim ahbapların çoğu, masonluğu, ‘Sultanhamam’da yürüttükleri floş kaçakçılığı çalışmalarında yarar sağlayacak bir çevre edinme imkanı’ olarak kabul ederler... Çapları o kadarcıktır.
Zarar yok, dul kadının oğulları doğudan batıya geçsinler ve ‘maat neb men naa, maat baa’ diye zikretmeye devam etsinler. Ne yaptıklarını bilmeden ve anlamadan.
Şu kanser işini iyice açalım;
HEMEN hatırlatayım: Bendeniz ne fizikçiyim ne de hekim... Yalnızca ‘böyle bir mevzu var, haberiniz olsun’ diyor, gazetecilik görevimi yapıyorum. Tıpkı elbirliğiyle suyu çıkarılan ‘Marduk gezegeni’ konusunda olduğu gibi.
Şu ‘kansere çare bulundu’ iddiası üzerine de, hastalar olmayacak umutlara kapılıp sonra üzülürlerse ben daha da çok üzülürüm. Bunu ortaya atan Laurence Gardner, dün de arz etmiştim. Ben onun yalancısıyım!
DNA molekülleri üzerinde yapılan değişikliklerle habis tümörlerin yokedilmesi, Texas Üniversitesi’ne bağlı ‘Southwestern Medical Center’da yapılan ‘telomerase’ deneyleriyle ortaya çıkan bir olgu. Bu telomeraz, ana sütünde de bulunan ve ‘gençlik iksiri’ denilen bir enzim. Yaşlanmayı önlüyor.
İnsan genlerinin şifresini taşıyan DNA moleküllerinde (ki, birbirine dolanan iki sarmal şeklindedir, biliyorsunuz, ‘double helix’ derler), bu iki zincirin iki ucunda telomer’ler, yani telomeraz enzimini üreten moleküller bulunurlarmış. Bunlar kendilerini yenileyemeyince yıpranma ve yaşlanma da başlıyor, enzimi ‘dışarıdan’ ilaç şeklinde verince de (iğne vurarak falan) yaşlanma geciktiriliyor...
Fakat aynı etkiyi ve sonucu yaratmanın başka yolları da varmış.
Sakın denemeye kalkmayın, çünkü laboratuar koşullarında çok zor birtakım süreçlerde ve çok ince ölçümlerle yapılan işler bunlar, saf altın, beyaz bir toza dönüştürülüyor. Biliyorsunuz. atom çekirdeğinin çevresinde bir sürü elektron (hidrojende tektir hani) değişik yönlerde dönerler. İşte birtakım çok ‘sofistike’ ısıtma ve soğutma yöntemleriyle, bütün elektronların aynı yönde dönmeleri sağlanıyor ve bu ‘high spin’ yani yüksek dönüşlü atom beklenmedik özellikler sergiliyor. Ortaya çıkan madde aynı zamanda bir ‘süperkondüktör’, yani süperiletken.
Önce hafifliyor, sonra ağırlaşıyor, sonra gene hafifliyor ve hatta giderek ağırlığı eksiye düşüyor!... Bir süre sonra da bir ışık patlaması halinde yok oluyor!... Fakat bir süre sonra gene birtakım ısıtma ve soğutma yöntemleriyle yeniden beliriyor... Yani, başka bir boyuta gidip geliyor!
İnanılır gibi değil ama böyle diyor Mr. Gardner.
Bunu, ilk kez 1976 yılında, Arizona eyaletinin Phoenix şehrinde, David Hudson adında bir adam keşfetmiş.
Pamuk tarlaları varmış bu adamın, pamuğu bozan topraktaki yüksek sodyum oranını azaltmak amacıyla tarlaya sülfürik asit dökmüş. Toprağın alkali düzeyini düşürecek, daha sonra kalsiyum karbonatla yıkayıp asidi alacak ve daha verimli hale getirecek.
Fakat bakmış ki, kızgın Arizona güneşi ve çok düşük nem altında, bu şekilde muamele edilen toprak unufak hale geliyor ve bir süre sonra bir ışık patlamasıyla yokoluyor! Evet, yokoluyor.
Bu ince ve beyaz tozu analiz ettirmiş, böylece dönüşüme uğramış toprak parçalarının demir, silikon ve alüminyum içerdiğini görmüş. Fakat bunlar çok ince tabakalar haline geliyorlarmış ve ağır oldukları halde (dibe çöküyorlar) çekiçle vurunca da cam gibi kırılıyorlarmış! Ancak, demir, silikon ve alüminyum asitte eridikleri halde, bunlar sülfürik, hidroklorik, nitrik, üstüne ne çeşit asit dökersen dök, erimiyorlar...
Bununla yetinmemiş, Cornell Üniversitesi’ne tahlile göndermiş, elde ettiği yeni ve tuhaf maddeyi.
Sonuç: Demir, silikon ve alüminyum özellikleri gösteriyor ama ne demir, ne silikon, ne de alüminyum bu... İçinden çıkamamışlar.
İngiltere’ye Harwell laboratuarlarına göndermiş, hatta Sovyet Bilimler Akademisi’ne de. Ayrıntılara girmeye yerimiz yok ama, Ruslar, bunun ‘platin grubu madenlerin’ özeliklerine sahip olduğunu, yani rutenyum, rodyum, iridyum ve osmiyuma benzediğini bildirmişler.
Altınla da, platin grubu elementlerle de aynı sonuca ulaşılıyor.
Eh, bu noktada da tabii FBI ve Amerikan hükümeti devreye giriyor...
Adamcağız bu buluşunu geliştirmek, sanayiini kurmak istiyor, Amerikan yetkilileri de izin vermiyorlar. Çünkü dertleri, George Bush’un kulakları çınlasın, bu olağanüstü keşiften silah endüstrisinde yararlanmak! ‘Stratejik madde’ sınıfına sokup yasaklamışlar.
Çünkü bu madde, yani yüksek dönüşlü iridyum benzeri toz, tıpta da müthiş sonuçlar yaratıyor. Hem yazının başında anlattığımız DNA sarmallarının uç moleküllerini etkileyip telomeraz salgısını arttırıyor, hem de kanserli hücrelerin bozulmuş DNA moleküllerini düzeltip kanseri tedavi ediyor. Hem de, ne ışın tedavisi gibi dokuları bozuyor, ne de kemoterapi gibi vücudun bağışıklık sistemini mahvediyor...
Bu tıp deneylerini yapanlar ve başarılı sonuçlar elde edenler de, Roswell Park Cancer Institute, National Cancer Institute, Merck&Co., Rutgers University, University of Illinois, Wayne State University, University of Wisconsin-Madison, Institue of Biotechnology gibi çok ciddi kuruluşlar ABD’de.
Kanser hastaları bu müesseselerle temasa geçebilirlerse sanırım daha tatminkar bilgiler alabilirler. Ancak herkesin Koç ya da Sabancı gibi gidip oralarda tedavi görme imkanı olmayacağından, bu ne yarar sağlar bilemem. Benim görevim haberini vermek.
(Muhittin diyor ki buraya dikkat!)Ve Gardner ısrarla iddia ediyor ki, dev ilaç firmaları, tıpta devrim yaratacak bu yepyeni ve olağanüstü maddenin üretimini ve kullanımını engelliyorlar, çünkü şua ve kemoterapiye yapmış oldukları büyük yatırımlar güme gidecek, belki de batacaklar!
Alt tarafı bir gazete yazısında ayrıntılara giremediğimiz için bütün bunlar size palavra gelebilir. Üstelik Gardner esas olarak kefaret sandığı, kutsal kase gibi konuları araştırdığı için onu Dan Brown gibi uçuk kaçık bir hokkabaz da sanabilirsiniz (ama masonlar çok ciddiye alacaklardır, eminim). En iyisi, İngilizce bilen okurlarımız lütfen Gardner’ı okusunlar ve kendileri görsünler.
Engin Ardıç 19-20 Haziran 2004 Star Gazetesi
.
vBulletin v3.6.5, Copyright ©2000-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.