PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Dergiden seçmeler.


Hakan Kirezci
05-01-2010, 20:45
Halkın Takımı Dergisinin eski sayılarını yayınladığımız bir blogumuz var. http://halkintakimidergisi.blogspot.com/ Fakat bazen geçmiş yazıları tekrar hatırlamakta yarar gördüğümden böyle bir başlık açmayı uygun gördüm. Güncelliğini yitirmiş ya da yeniden gündeme gelmiş konulara dair dergi yazıları blog karmaşası içerisinde gözden kaçmasın, dergiye ulaşamamış arkadaşlara da ulaşsın amacındayım.

İlk olarak kendi yazılarımdan birini aşağıya aldım.


Futbol ağalarının taraftar açmazı/Hakan KİREZCİ (7.sayıdan)

Futbol kulüplerinin sırtına binerek uluslararası market zincirlerini kuran ve işleten futbol baronlarının kapitalizmin en temel çelişkisiyle başlarının derde girmesi de kaçınılmazdı elbette. Diyalektik materyalizm bu çelişkiyi “karşıtların birliği” olarak tarif ediyor. Her unsur kendi karşıtını içinde taşır. Hayat yoksa ölüm de yoktur. Hayat başladığı andan itibaren ölüm de devreye girer. Mücadeleyi güçlüyken sürdüren hayat bu gücünü yitirdiği an ölüme yenilir.

Bir organizma yaşamak için oksijene ihtiyaç duyar. Oksijenin yanmasıyla açığa çıkan enerjiyi kullanarak varlığını sürdürür ama aynı zamanda ortaya çıkan oksitlenme sonucunda da gitgide yaşlanarak ölüme bir o kadar yaklaşır; sonunda ölür. Yani oksijen hem yaşamdır canlılar için hem de ölüm.

Konumuza dönersek; Sermayenin futbola yönelmesindeki ana cazibe merkezi takımının arkasında ona tutkuyla bağlı milyonlarca taraftar kitlesidir. Futbolu endüstriyel bir mekanizmaya dönüştürüp ürettiği tüm metayı hedef kitlesi olan taraftara satmak çok karlı bir yatırım ancak bir o kadar da can sıkıcı olabiliyor.

Şöyle ki;
Kendine ait olarak gördüğü takımının endüstriyel bir market gibi çalıştığını, taptığı formasının Japon turistin bavuluna döndüğünü, maçlarını seyretmek istediği zaman; stadyumda ya da TV de bütün seyir haklarının yüksek paralara satıldığını, kısacası dört başı mamur bir biçimde söğüşlendiğini gören taraftar bu endüstriyelleşme işine bazen fena halde takabiliyor. Takıyor da ne yapıyor? Maçlarda yayıncı kuruluşu dışarı davet edebiliyor; sattıkları lisanslı ürünleri, decoderlerini almayı reddedebiliyor; sponsor olan firmalara tavır alıp ürünlerini boykot edebiliyor;

globalizmin yükselen değerlerine karşı kendi köhnemiş! kadim değerlerini dayatabiliyor; stadlarını, salonlarını mabed gibi görüp isim haklarının kendilerinde olduğu iddiasıyla müteahhitlerin, gazozcuların, şekerlemeci, bisküvici şirketlerin isimlerini reddedebiliyor; kendi atkılarını örmek, pazardan formasını almak, bayraklarına dolanıp stadlarda ibadetini yerine getirmek isteyebiliyor; Stadının sirk çadırına çevrilmesine karşı koyabiliyor. Bu durumda, yatırımını koruyabilmek adına bu tür taraftarın tasfiye edilmesi gereği gibi bir sorunla karşı karşıya kalıyor futbol baronları. Ne diyor bir süt reklamında üretici şirket?

Sağdığımız sütün iyiliği ineklerimize gösterdiğimiz özene bağlıdır.

Sağdıkları sütün kalitesini düşüren “ineklerin” yaban çayırlara sürülmesi işine kasırganın gözünden yani tribünlerden başlamak gerekiyor. Masum fairplay söylemleriyle söze ve işe başlayıp devamında “küfürsüz maç izleme… Pankart ve bayrakları tribüne sokmama… Sık sık seyircisiz oynama ya da saha kapatma cezaları verme… Bilet fiyatlarını yüksek tutarak ve kombine bilet sistemiyle tribün profilini denetim altına alma… Armanın-formanın lisansı gibi bir tezgahı devreye sokarak taraftarın kendi öz materyalini kendilerinin üretmesini yasa marifetiyle engelleme gibi önlemler devreye sokuluyor. Ellerindeki medyayla da bu yangına pompaladıkları ana fikir şu; “Futbol bir spor, bir eğlencedir. İnsanlar ailelerini, çoluk çocuklarını alıp Pazar gezmesine gider gibi maçlara gidebilmelidir. Stadyumlar endüstriyel futbol ticarethanelerinin tüm dünyaya açılan vitrinleridir ve bu tür taraftarlık gösterileriyle bu vitrin kirletilmektedir. Öyleyse bu ayaktakımını tribünlerden uzaklaştırmak gerekir. Parası olmayan maça gelmesin. Falanlaaar ve filanlar…”

İşin aslı ilk planda tribünden gelen üç kuruş paranın kontrolü ve artırılması değil isyan potansiyeli taşıyan çekirdek taraftarın ortadan kaldırılmasıdır tabii. Yoksa 15-20 milyon taraftarı olan bir kulübün 25-30 bin kişisi maçlara bedava girse ne olacak hiç gitmese ne olacak. Peki tüm bunlar meseleyi hallediyor mu? Futbol sermayesinin bu tür önlemleri hayata geçirerek içine düştükleri açmaz nedir ona bir bakalım.

Bir kere futbol bir spor değildir artık, eğlence ise hiç değildir. Asıl taraftarı tribünlerden uzak tutup Amerikan tipi hamburgerci, pop-corncu, çoluk-çocuk, hanım-sevgili müşteri/seyirci profilini tribünlerde hakim kılarsanız maçlara gitmek bunların sadece seçeneklerinden biri olacaktır. Sinemaya gitmek, kafede oturup çay içmek, sirke gitmek, parka gitmek, bara gitmek, maça gitmek vb.

Sadece tuttuğu takımın maçı için bazen binlere varan kilometreleri, aç kalmayı göze alarak kateden; cebindeki son parayı, ciğerindeki son havayı bu uğurda feda etmekten kaçınmayan; adanmışlığı ve fedakarlığı kimliğinin bir parçası olarak takımına sunan taraftarı vitrinden kovmayı becerebilirseniz yerine, oturduğu yerin parasını ödeyen, antrakta (devre arasının adı artık böyle olacak elbet) büfelerinizde sunduklarınızı rahatlıkla yiyip içen, parasını verip lüks pisuvar ve klozetlere çişini yapan, tribünleri rengarenk kıyafetleriyle dolduran süslü konu mankenlerinin ilgilendiği son yer önündeki kocaman saha ve oradaki takımlar olacaktır artık. Öyle ya çocuğunun karnı acıkır gofret gazoz ister, karısının çişi gelir götürüp kapıda beklemek gerekir, beyefendi bunalır, efkarlanır; gidip arkada iki tek atmak ister vs.vs.. Öyle üç beş sirk maymunu kılıklı yıldız futbolcuyla ve

onların medyatik karıları ve sevgililerinin magazinel faaliyetiyle futbol seyircisi bile oluşturamazsınız sil baştan nerede kaldı taraftar. Ardından ise asıl büyük tehlike yani tutkunun kaybolması tehlikesi sizi beklemektedir artık.

Tutkuyu yitirdiğinizde sıradan pahalı bir mala çevirdiğiniz sirk aktivitelerinin ve süslü sirk palyaçolarının doldurduğu futbol takımlarının ardında ona tutkuyla bağlı hiçbir salak bulamazsınız. Tutku besleyicidir; Tutku üreticidir, yaratıcıdır; Tutku birbirini tetikler; Tutku rekabeti azdırır. Tutku bünyesinde küfürü de barındırır kavgayı da; Adanmışlığı da barındırır, ölmeyi de. Siz bunu korumayı beceremediğinizde yukarıda tarif edilen asıl taraftar kimliği söner ve elinizde paralı ama aynı zamanda da bol seçenekli bir seyirci kümesi kalır ki bunları sağlam müşteri haline getirmek o kadar da kolay değildir artık. Öyle takımın armasını her üstüne yapıştırdığınız boku püsürü bunlara eşşek yüküyle bir paraya kakalamak, süslü stadlarınızda sözde yıldızlarınızla sunduğunuz sirk gösterilerine çekmek, milyonlarca dolar yatırdığınız yayın haklarınızı satmak yuppie kılıklı dahi reklamcılarınızın, pazarlamacılarınızın bile kolay kolay becerecekleri bir iş değildir artık. Yani kurtulmak istediğiniz taraftar kimliği aynı zamanda size en çok lazım olanın ta kendisidir. Tıpkı organizmanın ihtiyacı olan oksijen gibi. Sizi besleyip yaşatacak da odur zamanı gelince öldürecek olan da…

Sözü Napoleon Bonaparte’ın bir sözüyle bağlayalım:

Süngüyle iktidar olabilirsiniz ama üzerinde uzun süre oturamazsınız.

Umit Bayezit
06-01-2010, 18:41
faydalı olmuş, teşekkürler üstad

Turgut Eren
08-01-2010, 22:14
üstad diyorum hakkaten ..... başkada bişi demiyorum..

Hakan Kirezci
08-01-2010, 22:26
İlk sayımızı çıkarırken bir desteği de Şair Akif Kurtuluş dostumuzdan aldık. Kendisi iyi bir Fenerbahçe'li (gerçekten iyidir ama) olmasına karşın sıkı Beşiktaşlı bir evlat yetiştirmiştir. Aslına bakarsanız Hayati Kurt'un da kendisine söylediği gibi asıl Beşiktaşlılığın kendisine çok yakıştığı biridir Akif...

Aşağıda kendisinin ilk sayımızda yayımlanan bir yazısını okuyunca demek istediklerimi daha iyi anlayacaksınız.

Mezar teslimi taraftarlık.../Akif KURTULUŞ

Benim kuşağımın futbola taraf olması ve tabii ki hemen peşi sıra “taraftar” olması, 60’lı yılların ortalarına rastlar. O yıllarda Ankara’nın en önemli futbol merkezi, Ulus – Dışkapı istikametinden Esenboğa’ya giderken İrfan Baştuğ Caddesi üzerindeki top sahasıydı. Meşhur Atlantik Pastanesini sağınıza alarak yüz metre ilerdeki jandarma karakolunun tam karşısında, şimdi Ticaret Lisesi’nin konuşlandığı arsa, direkli fileli, beyaz kireç çizgili, yaz turnuvalarının yapıldığı bir Wembley’di. O atmosferi başka bir açıdan yakalamak isterseniz, reklam gibi olacak ama olsun, lütfen İletişim Yayınlarından çıkan Dünya Kupası’ndaki yazımı okuyun.

Yıldırım Beyazıt Lisesi’nin Ankara futbolunun alt yapısını tek başına domine etmesinin arkasında, sözünü ettiğim bu sahanın Lise ile aynı hinterlantta olması yatar. Yıldırım Beyazıt Lisesi’nin ayrıca kendi sahasının olması, bu tespitimi tekzip etmez, bunu da hatırlatayım, dedim.

70’li yıllarda bu bayrağı Anıttepe’deki sahaların ve “domino” etkisiyle Anıttepe Lisesi’nin devralması, bizim takip eden yıllardaki solculuk terminolojisini kullanırsam, benzer “diyalektik” ilişkinin ürünüdür.

İşte, bu yazıyı yazarken “kanaatten” elli yaşında bir adam olarak, kırk beş yıldır hayatıma kurmuş bu “meşin yuvarlak”a ayağımı, “nizami” anlamıyla, yani üstümde forma, altımda şort ve tozlukla (daha suspansuvar kadar “mal mülk” sahibi değildik) ve dinyakos ayakkabıyla ilk kez ‘Aydınlık’ sahasında vurdum. Eşofmanlı bir hakemle (bunlar genellikle sahadaki iki takımın dışında, üçüncü bir takımın, futbolu erken bırakmış hocasıdır) seremoniye çıkartıp, en büyüğü on yaşında bebelere “Türk futbolu şerefine” üç kere “sağ ol” çektiren herkese selam olsun. Madem selam faslına girdik, o “yokluk yoksulluk” günlerinde bizi, Anafartalar Çarşısındaki Dalkılıç spor mağazasından “tefriş” eden ağır ağbilerimize büyük selam olsun.

Ben aslında şunu söyleyecektim, araya bir sürü laf soktum. Biz, futbolu sevmeyi, taraftarlığı seçmekten önce öğrenmiş en son kuşaktık. Bizden sonra, taraftarlığı seçmek her sezon biraz daha futbolu sevmeye yaklaştı, geçti ve her sezon arayı açıyor. Şimdiki çocuklar, futbolu sevmeden taraftar oluyor. Futbolun oyun olduğunu anlamadan, oyunun ruhunu yaşamadan, play station marifetiyle edinilmiş bu futbol sevgisi bu. Dikkat edilirse, top oynamaktan söz etmiyorum. Bizim kuşaktaki futbol sevgisi, futbol oynamasa bile, futbolun içinde olmak anlamına gelirdi. Şimdi “dandik” tabir edilen mahalle maçlarına, ruhsuz belediye takımlarının maçlarından daha fazla seyirci geldiği yıllardan bahsediyorum. O bakımdan bu kuşak, akşamın tatlı güneşiyle balkona mütevazı bir çilingir yapıp kurulduğunda, bir yudum rakısını almadan aşağıda sokak arasında çift kale yapan çocuklara taktik vermeden kendini alamaz. Arabayı köşeye park edip apartmana girerken önüne yuvarlanan topu ayağında üç beş sektirip göğsünde yumuşatmadan eve çıkmaz. En önemli milli reflekslerimizden biridir bu. Bir örnek de siz ekleyin.

Aydınlık Subayevleri’nden bir çocukluk arkadaşım, Zezet, okuyup adam olduktan sonra DDY Genel Müdürlüğü’nde çalıştığı yirmi yıl boyunca, hastalık filan saymazsak, hiçbir gün, işine zamanında gidememiştir.

Bilenler bilir dış sahada idmanlar, sabah sekiz dedin mi başlar ve Zezet, idmanı seyre dalıp işe gitmeyi unuturdu. Yıllar sonra kademe ilerlemesinin durdurulması cezasının kaldırılması için açtığımız davada, şahsi dosyasını incelediğimde bu ayrıntıları öğrenmiştim.

Şimdiki “taraf” olma üzerine konuşuyordum. Artık çocukları “futbola alma yaşı” artık göbek bağının kesilmesine kadar indi. Artık gerçekten Beşiktaşlı, Fenerbahçeli veya Galatasaraylı olunmuyor, doğuluyor. Bebeler de “ürün pazarı”nın öznesi. Kundakmış zıbınmış, biberonmuş, ne ararsanız kulüp marketlerinde var. Kocaman kadınlar ve erkekler, bebelerine ısmarlama futbol sevgisi veriyorlar. Marketlerden üç beş kuruşa alınan futbol sevgisi…

Bizim nesli, futbolu bu tür sevme biçiminin kesmesi mümkün değil tabii ki. Bırakın kesmesini, iyiden iyiye mutsuz eden bir yanı var bu tarzın.

Bizim taraftarlık hikayemizin daha düzgün olduğunu iddia edecek değilim. Sadece saflığı üzerine ileri geri konuşabilirim. İlkokula halamın yanında başladığımda, benden iki sınıf yukarda, mahallenin top cambazı Levent’le aynı yatak odasını, aynı sabah kahvaltısını, aynı okul yolunu paylaşıyordum. Bizim sokaktan yukarılara en çabuk tırmanan ilk futbolcu sıfatını alan Levent, Şekerspor, Erzincanspor, ve Kırıkkalespor duraklarından sonra, birinci lige çıktığı ilk yıl Malatyaspor’a transfer olup, aralıksız, düşene kadar on yıl bu kulüpte top oynadı. Ben bu satırları yazarken, bir aksilik olmazsa, 2. Lig’e çıkacak olan Konya Şekerspor’un teknik direktörü. Beşiktaş’la aynı ligde oynayana kadar Beşiktaşlı kaldı. Bir profesyonel topçunun, çocukluğunun takımını terk etmesinin bana hep “hüzün” veren hikayesini de bir gün yazmak isterim. Aynı yola girme imkanı hiçbir zaman bulamayacak her futbolsever gibi, onun, çocukluğunun takımını bir kenara bırakmasını, hâlâ anlamam mümkün değil. Peki, hala – dayı çocuğu olmanın ötesinde bir kankalık ifade eden bu ilişkide, neden ona benzemek, onun gibi yapmak istemedim? Benden bir zaman önce bir takımı tutan hala oğlum ile aynı takımın renklerine bulanmadım?

Bir gün, Mehmet Akif İlkokulu’ndan çıkışta, karakolun oradaki dükkandan biri sarı öbürü lacivert iki kalemtıraş alıp eve geldiğim gün, Fenerbahçeliliğimi ilan etmiş oldum. 1965 yılının soğuk, sert, karlı bir kış günüydü. Kalede Özcan, Şükrü’lü, Nedim’li, Nunwailler’li, Ziyalı, son senesini oynayan Can Bartu’lu takıma gönlümü vermiş oldum. Özeti, kırk üç yıldır Fenerbahçeliyim.

Neden Beşiktaşlı olmadım, demiştim. Bilmeden yaptığım şeye yıllar sonra şöyle bir anlam verdiğimi fark ettim. Onunla birlikte güç kazanmak değil, ona karşı bir rekabet üretmek istemişim. Ya da yıllar sonra böyle bir anlam yakıştırmak, daha çok hoşuma gidiyor. Ama seçimime atfettiğim bu anlam, şimdi dönüp bakıyorum da, yıllar boyu beni takip etmiş. Her ne kadar, “en çok şampiyon olmuş” bir takımın taraftarı olsam da, buradan bir güç kazanmak, beni mutlu etmemiş. Artık, tuttuğum takım dolayımıyla mutluluk veya tersinden mutsuzluk yaşamıyorum. Her taraftar gibi beni de (sonuncusu 27 Nisan akşamı) kahreden ve sevindiren anlar yaşadım. Yine de bir ligi bu kadar “eşitsizce” sürükleyen üç takımdan birinin taraftarı olmak yerine, “arıza” bir takıma gönül vermeyi daha anlamlı bulduğum ruh haline kapılmıyor değilim. İki üç kadeh rakıyla o da geçip gidiyor.

Rekabet üretmek, dedim, demesine de; yıllardır aynı arkadaşlarımla rekabet etmek, aynı arkadaşlarımın rekabetine maruz kalmak da pek keyifli değil, galiba.

Galiba futbol kültürünün geldiği bu seviye(sizlik)de, farklı anlamlarına rağmen, biz de “tek tip”leşmeyle muzdaripiz. Taraftar olmaktan vazgeçmeyen, vazgeçmek de istemeyen, başka bir şey isteyen ama ne istediğini bir türlü tarif edemeyen, futbol üzerine yapılan büyük adamların büyük konuşmalarından sıtkı sıyrılan, yine de “Bakalım bu hafta ne yumurtlamışlar” diye gözü TV porgramına kaçan adamlar… Her yerde olduğu gibi burada da bunalımlı. Allah’tan bunalımımızı sağa sola bulaştırmıyoruz.

Yazının sonuna birkaç adım mesafem kalmışken, bu yazıya beni çağıran bir iki noktayı da paylaşmak istiyorum.

Futbol kültürümüzde bunca “güç” vaaz eden, hep “en” bir şey olmak üzerinden seçimimizi tarif eden retoriğe rağmen, beni aynı güce sahip iki “düşman”ımdan birine sempatiye çağıran bir şeyden söz etmek istiyorum.

Beşiktaşlı olmama ramak kalmışken Fenerbahçeli olmamla daha mutlu veya daha mutsuzluk yaşamış değilim. Bunu söyledim. Beşiktaşlı olsaydım da farklı olmayacaktı. Fakat, bir “Beşiktaş sitesi dergisi”ne bu yazıyı yazıyor olmak hasebiyle “inanmadan” veya “barış tesisi” amaçlı laflar gibi anlaşılmayacaksa, şu da bilinsin. Futbolu bizim gibi (“bizim gibi” derken, Fenerbahçelilikle sınırlı bir “bizim gibi” değil) sevenlerin arasında Beşiktaşlılığı, tabii ki bir dost ve ahbap çevrem içinden edinilmiş izlenimlere dayanarak söylüyorum, bize (yani Fenerbahçelilere) ve Galatasaraylılara göre, daha mizahi, daha eğlenceli buluyorum. Nedenleri, birbirimizin biraz dışında. Dışında çünkü, öyle ya da böyle futbolu başka türlü sevenler eni konu aynı adamlar ve az sayıda kadınlarız. Diğer ikisine göre “daha az” sportif başarıyı yakalamış olmasının yarattığı bir mağduriyet, Beşiktaşlılığı daha yaratıcı, daha şamatacı ve “taşakçı” yapmış olamaz mı? Yoksulluk veya yoksunluk, başlı başına erdemli kılmaz kimseyi. Bana popülizm yaptırmayın. Yoksulluk veya yoksunluk, daha mazlum yapmaz, belki. Örneklerini her tribünde görüyoruz. Ama daha gamsız, gırgırcı, tatavacı yapabilir.

Hangisini isterseniz diye sorarsanız, vereceğim bazı cevaplar için çok geç. Ama tereddütsüz, önce “daha eğlenceli” olmayı isterim. Ya da isterdim.

“İsterdim” sözümde bir ukde bulacaklara, itiraz da etmek istemem. Çünkü, Çarşı’nın güzel çocuklarından sevgili kardeşim Hayati, “Ağbi senin gibi bir adam bize çok yakışır” demişti yıllar önce. “Beşiktaşlı olacağım, de, formayı Taksim Alanı’nda giyeceğin gün en az bin adam getiririm” oraya.

Bin! Fena bir sayı değil.

Ama Hayati, bizim kuşak, taraftarlığı mezar teslimi almış bir kere. Yoksa “ben” demeyeyim ama senin gibi adamlar, her takıma güzel gider. Açar, her takımı.

Hakan Kirezci
11-02-2010, 00:09
Dergimizin 10.sayısında (Kasım 2009) Çene Ergin (Demir) Pembe Hasan'la anılarını yazmıştı. "En yüksekteki kartallarımız" dan biri olan Pembe Hasan'ı 11 Şubat 2008 yılında göndermiştik en yükseklere.

Anısına saygıyla...

***

Pembe Hasan ile Büyük Esma Sultan İlkokulunda beraber okumuştuk.
O çağlarda ben babamı kaybetmiştim onunda babası cezaevine girmişti. Bütün günümüzü neredeyse birlikte geçiriyoruz.

Ancak; onun sıkıntıları benden biraz daha fazlaydı desem doğrudur. Ailenin büyük çocuğu olduğundan aynı zamanda kardeşleriyle de ilgilenmek zorundaydı. Bu nedenle okul tatillerinde ikimizde çalışıyorduk fakat bu işler genelde hep geçici oluyordu. Yazları, lig başlamadan evvel oynanan; TSYD kupası veya Donanma Kupası gibi hazırlık maçlarına kaçardık ve bu sebeple bir türlü çalıştığımız işlerde dikiş tutturamazdık.

Daha sonra maçlarda simit satarak da para kazanılabileceğini anladık.
Yine bir maç günü, Maşuklar yokuşunun başındaki simitçi fırınından simitleri aldığımız gibi İnönü stadına gittik. Maç bizim değildi ama olsun, amacımız simit satarak para kazanmak değil mi?

Satış bayağı iyi geçti tekrar geri dönerek tekrar simit aldık, yalnız simitler fırından yeni çıktığından İnönü stadına varmadan bölünmeye başladı tabii bu nedenle bizim simitlerin bir bölümü elimizde kaldı. Geri geldiğimizde fırıncı bize “yahu çocuklar kırık simitleri geri getirmeye gerek yok, siz yiyin” dedi. Bizde yemediğimiz için pişman olduk tabii.

Ertesi gün yine maç var tekrar simitleri aldığımız gibi maça gittik, onda da bende de 2-3 simit bölündü, bizde birer tanesini yedik diğerlerini de arkadaşlara ikram ettik. Geri döndüğümüzde fırıncı simitlerin parasını hesaplarken, bizde 3-5 simidin kırıldığını ve bu nedenle yediğimizi söyledik. Güldü ve”ne fark eder ulan geri getirseydiniz alırdık, ben parasını isterim” dedi. Manyak-mıdır nedir? kendisi bize yiyin geri getirmeyin dedi şimdi parasını istiyor.

Neyse, ne ben nede Hasan fazla uzatmadan kabullenmek zorunda kaldık.
Eve dönerken fırıncının tutumunu tartışıyoruz, küfür günah gani.
Ertesi hafta tekrar fırına gittik, bu sefer “Köyiçinde Pazarı dolaşıcaz” diyerek her zamankinden fazla simit aldık ve öğleye kadar bütün simitleri sattık. Öğleden sonra tekrar simit almak için fırına döndük bizden sabahki simitlerin hesabını istediler. Bizde “akşama hepsini veririz ” dedik, “kaçacak değiliz ya”
Tabii ki kaçtık, durum 1-1

“Bursa” denilen çakı taşıma alışkanlığı bütün gençlerde yaygındı hepimizin zulasında da vardı. 1981 yıllarıydı sanırım 12 Eylül cuntası sokakta kendini bayağı hissettiriyor açıkçası bizi de korkutuyordu.
Polis zaman zaman Balık Pazarı girişinde kimlik ve üst baş araması yapar biz ufak olduğumuzdan yırtardık.

Yine bir gün oralardan geçeceğiz, Polis bizi çevirip kimlik sordu bizde güldük, çat-çat-çat 2-3 tokat yüzümüzde patladı. “yüzünüzü duvara dönüp elleriniz duvara yapıştırın lan” şaşırdık, “ne oldu-ki?” ağabey. “susun lan” korkuyoruz tabii emanetler üzerimizde nitekim benim emanet açığa çıktı bu sefer Hasan’ıda iyice aramaya başladılar. Ondaki “Bursa” çakısını da buldular. İkimize de fasıl çekildikten sonra ekip otosuna bindirdiler. Karakolda sorgu sual başladı, sonradan öğreniyoruz bir tombalacı bıçaklanmış failini arıyorlar.
Kimlikler yanımızda yok adres tespit ederek eve gitmek istiyorlar, ailelerimiz duyacak diye it gibi titriyoruz. “ağabey bir daha olmaz söz, ne olur bırakın” falan işte. Komiserin biri geldi, Hasan’a “sen kimin oğlusun oğlum” dedi. Oda “babam cezaevinde Durmuş’un oğluyum” deyince, “ha şu iftiradan giren değil-mi? diye sordu. “Bende bilmiyorum ağabey” dedi. “Bırakın çocukları, ben bunları tanırım semtin çocukları, bunlar yapmazlar” diyerek bizi serbest bıraktırdı. Ailelerimize duyurulmadığı için seviniyoruz ama yediğimiz dayak yanımıza kar kaldı.

Sonradan öğrendiğim kadarıyla, Hasan’ın babası Durmuş amca beyaz eşya satan bir mağazaya ortak edilmiş ancak bilgisi dışında iş yerinin asıl sahibi tarafından bir çok insan dolandırılarak ihale onun üzerine bırakılmıştı.
Karakoldaki Komiserde konuya vakıf olmasına karşın, Durmuş amca o zamanki Savcılık tarafından tevkif edilerek içeri atılmıştı.

Komiser amca bizi ne zaman dışarıda görse hal hatır sorar, “harçlığınız var-mı” diyerek bize para verirdi. Böylece semtimizin Karakolunda bizlere sahip çıkan bir Polis amcamız olmuştu ama bir süre sonra onu da kaybettik. Yine sonradan öğrendik-ki Pol-der’li olması nedeniyle Sıkıyönetim tarafından tutuklanmış.

Eskiden Beşiktaş semt olarak bu kadar kalabalık, dağınık değildi. Yıldız’dan, Muradiye’ye, Serencebey’den, Şair Nedim’e herkes birbirini tanır ve nerede rastlanılsa hal hatır sorulurdu.

Şimdi insanlar, aynı binada oturan kapı komşusunu tanımıyor maalesef…

Tribünlerde yan yana oturduğumuz insanları ne kadar tanıyoruz?
Tanımalıyız, tanımak zorundayız.
Dostlukların ebedi kalması temennisiyle.

ÇENE

Hakan Kirezci
07-03-2010, 20:05
Dergimizin 6. sayısı olan Mart 2009 tarihli sayısında 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününe dair Deniz Akkuş'un güzel bir makalesi yeralmıştı.
Zamanıdır tekrar etmenin.

DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ

Bilindiği gibi 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, 8 Mart 1857'de Chicago'da yanarak ölen kadın tekstil işçilerinin anısına, Clara Zetkin'in önerisi ile dünya emekçi kadınlarına armağan edilmiş bir gündür.

Daha insanca iş ve yaşam koşulları için hayatlarını kaybeden bu kadınlar, kadınların eşit ve özgür bir dünya taleplerini canlı tutmalarının temel dayanaklarından olmuştur. 8 Mart; oy hakkı, sendikalaşma ve eşit işe eşit ücret gibi taleplerle yola çıkan emekçi kadınların mücadelesinin bir ürünüdür.
8 Mart Türkiye'de ilk kez 1921'de "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmış, 1975'de İlerici Kadınlar Derneği'nin çabalarıyla sokaklara taşınmıştır. 1977'de Birleşmiş Milletler'in 8 Mart'ı "Dünya Kadınlar Günü" olarak ilan etmesinden sonra Türkiye'de de 1980'lerden başlayarak, özellikle 1990'lardan bu yana 8 Mart farklı kadın örgütleri tarafından çok daha yaygın olarak kutlanmaktadır.

Dergimizin 6. sayısının emekçi kadınlar gününün kutlandığı aya denk gelmesi üzerine kadının tribündeki konumundan çok kadının futbolla ilgilenmesine verilen tepkiyi birazcıkta olsa gözler önüne koymak adına bu yazıyı yazma teşebbüsünde bulundum…

9-10 yaşlarımda mahallemin kız çocukları bebeklerine elbise dikerken ben erkek arkadaşlarımla asfaltsız sokaklarımızda top oynardım. Bazen diğer mahallenin çocuklarıyla mahalle maçları bile yapardık. Belki ofsayt, korner nedir bilmezdim ama yine de top tepmek büyük zevk verirdi bana. O zamanki çocuk aklımla bile şunu anlayabilmiştim; futbol sadece erkeklere göre, onlara özgü bir oyun değildir ama gel gör ki ülkemizde futbol oynamak ne haddine bir kız çocuğunun. Öyle ki bu ülkede baleye bile öcü gibi bakanlar varken bir de ayak topu ile ilgilenmek ne mümkün. Ailemden çok azar işitmişliğim var kız başına ne erkek oyunu oynuyorsun diye.

İşte Avrupa’da modernizmin vermiş olduğu bir rahatlıkla bayan taraftar profili gitgide gelişirken bizde maalesef daha yeni yeni başlamış bulunmakta. Erkek hegomanyasına alınmaya çalışılan futbol aslında insan zevkine hitap eden bir spor dalıdır kanımca. Evet, kadınların hepsi bilinçli midir futbol adına? Belki değildir ama bu durum kadınların bu alandan dışlanmasını gerektirmez. Öyle ki bir çok tribünlerdeki erkek taraftarlar bile sadece deşarj olmak adına orada bulunmaktadır. Zaten bu tür kitlelere taraftar değil seyirci denir daha çok. Elinde çekirdek, birkaç tepki ve tezahurat; hepsi bu. Amacım feministlik yapmak değil aslında. Değinmek istediğim konu tribünlerde kadınların giderek çoğalmasıyla bu tribünlere kattıkları; katabilecekleri ile ilgili. Yaşamın her alanında bulunan kadınları futbol arenasından uzak tutmak bence büyük bir haksızlık. Kadın kendi zerafetini tribünlere yansıttığında bence daha estetik bir tablo ortaya çıkacaktır Öyle ki birçok fanatik kadın taraftar bu konuda kendilerini kanıtlamış veya kanıtlmaya dahi ihtiyaç görmeden bunu sergilemiştir.

Herşeyden önce taraftarlığın erkek ve kadın olarak ayrılması başlı başına bir hatadır. Bir takımın renklerine, armasına, bayrağına sahip çıkıp onu kendi yaşamında ön sıralara koyan herkes taraftardır. Bu da taraftarlığın cinsiyeti olmadığını göstermez mi? Peki neden o zaman tribündeki kadınlar sadece kadın olarak algılanıp ayrımcı bir muameleye tabi tutuluyor? Ve neden tribünler erkek hegomanyasındadır?

Yürüyoruz; yürüyoruz yanyana; güzel günler adına.
Kadınız, insanız; insanlığı ayağa kaldırıyoruz
Paydos bundan böyle köleliğe, aylaklığa.
Herkes çalışsın, bölüşülsün kardeşçe yaşamın sundukları.
İşte bunun için yükseliyor yüreklerimizden bu ekmek ve gül türküleri
ve yineliyoruz hep bir ağızdan
"Ekmek ve gül! Ekmek ve gül!"

* * *

İşyerimde çoğunluk erkek Sadece iki kadınız çalışan. Geçenlerde futbol üzerine sohbet ediyorlardı. Konu döndü dolaştı ve Beşiktaş’a geldi. Akıllarınca birşeyler atıp tutmaya başladıklarını görünce dayanamayıp konuya bildiğim şekilde yorum yaptım. Bunun üzerine, içlerinden çok da sevdiğim bir arkadaş bana dönüp “futbol senin neyine, sen kadınsın; git örgü ör, temizlik yap” gibi densiz bir laf etti. Biraz garipsedim çünkü anormal bir şey dememiştim ama haklıydı aslında. Ülkede kadın her alanda arka plana atılmış ve bu mantalite maalesef ülke genelinde hala mevcut. Bu durum tribünde de aynen böyledir. Bir taraftar olarak endüstriyel futbola hizmet eden her anlayışa karşıyım. Kadınlar sadece izleyici değildir hayata karşı; her alanda hayatın içinde olmaktan yanadır.

Bu yazıyı yazmadan hemen önce Ankara’dan yeni gelmiştim. Önce ablama gittim. Bir bayan arkadaşı ve benim yaşlarımda başka bir bayan daha vardı. Kadınların olduğu ortamda ucuzluklar, alışveriş falan gibi dedikodular, sudan muhabbet yapılır mantığı ile herkesi genele indirgemek hata olur. Ülkenin siyasi gidişatından, aşka; aşktan, Beşiktaş’a kadar her şeyi konuşup tartıştık. Biz kadınlar futboldaki, tribünlerdeki eksiklikleri dünya tribünlerini örnekleyip tartışırken erkeklerin bu konuda fazla da bir dertleri yok gibi sanki.

Bu yazımın temel derdi feminist ya da cinsiyetçi bir yaklaşımdan çok her alanda var olan bizleri, hem var olduğumuz alanlarda hem de tribünlerde ikinci planda görmenin ve tutmanın yanlışlığını dile getirmekten öte değildir. Unutmayalım ki kadın erkek elele verilerek yapılan her iş bir başka güzellik katmıştır hayata. Eğer tribünlerimizde kadına destek verilirse tribünlerin güzelliğindeki değişimi hep birlikte göreceğimizden eminim…

Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden
tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan toprak, toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların

Muhsin Ogretme
08-03-2010, 00:58
Deniz'in yazisi kolay okunan, sohbet havasinda olmus, ne guzel. Bu vesileyle beni sinir eden bir seyi hemen soyleyivereyim: Kameramanlar tribunlerdeki bayanlari cekerken neden illa ki guzel, alimli kadinlara odaklanir?

Deniz Akkuş
08-03-2010, 08:24
katılıyorum sana muhsin abi...