|
........................................... |
|
SAYI 4 KASIM 2008
Mart ayında fikir olarak aklımıza
düşen ve acabalarla dolu geçen 7 ayın ardından 4.
sayımızı da çıkarmayı başardık. Ataların “Kervan
yolda düzülür” ilkesine sımsıkı sarılarak ilerlemeye
devam ediyoruz. Şimdilik her iki kanadımızı
oluşturan okuyucu tepkileri yönünden zaafiyetimiz
olsa da savunma göbeğimiz, orta sahamız ve de
forvetimizin üstün gayretleriyle başımızı eğmek
zorunda kalmadık; artık düşmeyiz diyebiliyoruz.
Bu sayımızdan itibaren konuları kategorize ederek
işlemeye başlıyoruz. Sitemiz üyelerinin yazılarını
“Özkaynak” başlığı altında yayımlıyoruz. Hayatın
diğer alanlarına ilişkin yazıları ise “Endirek
Serbest Vuruş” bölümünde değerlendireceğiz artık. Bu
bölüme ilk topu “çekilin ikisini de ben kullanacam”
diye kapan Yumurtakafa Yılmaz dikti.
Geçen sayımızdan bu yana geçen iki aylık sürecin
gelişmelerine ilişkin detaylı bir analizi Gökhan
Gürgan arkadaşımız kendi üslubunca yapmaya başlıyor.
Çarşı’nın kilit isimlerinden Çene (Ergin)’in zamane
taraftarına verdiği dersler ise direk vuruş
kategorisinde olmasına karşın Özkaynak
sayfalarımızda yerini aldı.
3. sayımızda başladığımız Satranç sayfamızı
hazırlayan Uluslararası FIDE hakemi Aykut İlker Mete
arkadaşımız değerli katkılarını vermeyi sürdürüyor.
Cem Özel’in kültür sanat sayfası Atölye ve Bahattin
Baba artık ilk onbirde formayı tamamen kapmış
görünüyorlar.
Bu sayımızın konuk yazarı Topraksaha Ruhundan Kenan
Özcan. Aslen bir İnegölspor taraftarı olan Kenan bu
kez Avrupa-Brezilya futbolu üzerine sosyal
kriterlere dayalı bir yorumunu bizlerle paylaşıyor
sayfalarımızda. Ümit Bayezit’in söyleşilerindeki
tatlı sohbet tarzı artık gelenekselleşiyor. İzmir’li
genç kartalların geçtiğimiz Ramazan Bayramında toplu
olarak gerçekleştirdikleri huzurevi ziyaretlerinin
izlenimlerini ise Halkın Takımı PAF tan Emre Yüksel
“Etkinlikler” bölümümüzde yazdı. Aynı bölümde
Eskişehir Halkın Takımı kartallarından Deniz Güllü
Akkuş arkadaşımızın öncülüğünde Van'ın Bahçesaray
ilçesine bağlı Elmayaka köyü İlköğretim okulumuza
yapılan yardım organizasyonunun detay ve
fotoğraflarını bulabileceksiniz. Bundan sonra ki
olası etkinliklere yine bu bölümde yer vermeyi
sürdüreceğiz.
Eylül ayının tırpanı bu sene de üstümüzden çok yakın
geçti. Kazım Kanat abimiz de kombinesini alıp şeref
tribünündeki yerine yerleşti. Yukarıdaki kapalının
yavaş yavaş dolmasıyla tribün dengesi iyice bozulmuş
olmalı ki Galatasaray tribünlerinin güzel emekçisi
Alpaslan Dikmen kardeşimiz de karşı tribünlerde
yerini alıverdi. Eğer ki yolda Kazım abiye
yetişmişse, niye bu kadar acele ettiğinin hesabını
kendine sora sora gitmiştir; eminiz. Öğreniyoruz ki
Alpaslan’ın ardından bu kez de Ultraslan-Uni
temsilciliği yapmış Anıl Aydın kaçırdığı Eylül’e
yetişmeye çalışıyormuş. Lösemi teşhisiyle
kaldırıldığı İzmir 9 Eylül Üniversitesi Tıp
Fakültesi hastanesinde ilik nakli bekleyen bu
kardeşimizi göndermeye kimsenin niyeti yok.
Galatasaray tribünlerinin kendisine yaptığı çağrıya
katılıyor ve “Dayan koca adam” diyoruz.
Eylül, verdiği acılardan özür dilercesine bir de
kupa getirdi bizlere. İlk kez düzenlenen kadınlar
voleybolu Balkan kulüpleri kupasında ilk
şampiyonluğu Beşiktaş’ımızın dişi kartalları kaptı
geldi. Tüm kız kardeşlerimizin alınlarından öpüyor
ve teşekkür ediyoruz.
Amiral gemimiz futbol takımımız yine su almaya mı
başladı yoksa taze kalafat mı su yapıyor henüz
anlamadık ama sintinemiz dolmaya erken başladı bu
sene. Kendi sularımızda bir iki yalpaya rağmen hızlı
yol alıyorduk ki uluslararası sulara çıkar çıkmaz
bir metal kayaya toslayıp battık. Şimdi geminin
kaptanını değiştirip salıverdik sulara. Bakalım ne
olacak.
Ocak ayındaki 5. sayımızda görüşmek üzere…
Çok
süper ligimizde haftalar geride kaldıkça teknik
direktör öğüten değirmenimizde çalışmalarına hız
verdi. İlk altı hafta sonunda dört kulüp teknik
direktörleri ile yollarını ayırdı.Antalyaspor,
Konyaspor, Kocaelispor ve en son olarak da Beşiktaş.
Daha sezon başlamadan Hikmet Karaman' ı gönderen
Antalyaspor 'u üçüncü hafta Raşit Çetiner i gönderen
Konyaspor takip etti. Dördüncü hafta sonuna
geldiğimizde Engin İpekoğlu ile yollarını ayıran
Kocaelispor ve son olarakta değirmenin taşları
arasına atılan Ertuğrul Sağlam. Galatasaray Teknik
Direktörü Michael Skibbe ve Fenerbahçe nin "dede"si
Luis Aragones ise öğütülmek için sıralarını
bekliyorlar.
Değirmenin başına oturan endüstriyel futbolun para
babası başkanları kendi başarısızlıklarını örtmenin
yolunu, ordaki hocayı alıp burdakini göndermekte
bulmuş gibi gözüküyorlar. Kimi zaman sezon
içerisinde aynı hocayı bile iki defa takımı başına
getirip gönderme başarısını gösteren kulüp
başkanları, kendi durumlarının sorgulanmaması için
çeşitli basın yayın organlarında çarşaf çarşaf
yayınlanmış beyanatlarının tam tersini
gerçekleştirmeyi bile göze alıyorlar. Tıpkı "Ben
olduğum sürece bu kulübün kapısından Mustafa Denizli
ve Samet Aybaba giremez" diyen; hani 4,5 yıllık
görev süresi içinde dört teknik adamla yolunu
ayırıp, beşincisine imza attıran sayın Başkanımız
gibi.
Kulubümüzün son Divan Kurulu toplantısında 115.6
milyon YTL borcumuz olduğu açıklandı. Bu borcun 50.6
milyon YTL'sinin ise Başkan Demirören'e ait olduğu
belirtildi. Endüstriyel futbolun para babaları,
parayı verdiklerinden dolayı düdüğü çalma yetkisinin
kendilerinde olduğunu düşünerek asıyorlar,
kesiyorlar... Oysa ortada kimsenin bol keseden
dağıttığı bir para yok. Onlar ortaya koydukları
paranın karşılığını "ekonomi dışı" yollarla
alıyorlar, borç yine kulübe yazılıyor. Borçlu yine
müşteri yerine koyulmak istenen taraftar oluyor.
Şimdilik sağdan soldan taşıma hocayla değirmen
dönüyor ya bakalım nereye kadar sürecek bu saltanat.

Espri:Murat ARU
Çizen:Hakan KİREZCİ
Başımız
dik umutla yürüyoruz yarınlara. 40 yıllık
yaşantımızda kimseye eyvallahımız olmamıştır. Bu
kendisine “BEŞİKTAŞ’lıyım”
diyen herkes için çok önemli bir durumdur. Geçmişte
gün oldu, yirmi arkadaş bir ekmeği doya doya
paylaştık (gerçek) ve hiçkimseye, hiçbir zaman
şikayette bulunmadık; o anı yaşıyorduk sadece, bir
de o andan sonraki maçları…
Yaratıcı olmak mecburiyetindeydik ve bu mecburiyet
bazen öyle bir hal alıyordu ki birçok mucide taş
çıkartıyorduk. Sandviç satma bahanesiyle maça 15
saat kala stada giriyorduk. Bazen bu bahaneye öyle
kaptırıyorduk ki kendimizi gerçekten sandviç satarak
harçlığımızı çıkardığımız bile oluyordu.
Şikayetçi değildik. Dedim ya, asıl şikayet etme
hakkı çevremizde, bizi korumaya çalışan
yakınlarımıza aitti. Gerek İstanbul’da gerekse
deplasmanda sevenlerimizin gözü kulağı hep kapıda
yada telefonda olurdu.
Maalesef semtimizdeki bakışlar bile bize acıma,
kırgınlık ve saygı arası med-cezirler sergiliyordu.
Biz onca yokluğa rağmen hiçbir garibanı ezmedik,
sırtına binmedik aksine bazen Robin Hood’culuk da
oynamadık değil hani…
Bir sabah kalktığımda kendi kendimi sorguladım.
Sonrasında anladım ki artık büyümüşüz (yaş olarak).
İşte o büyümenin vermiş olduğu olgunluğu taşıma
mecburiyeti beni zorlamaya başladı. Bu nedenle 15
yıldır semtten uzakta (içim buruk bir şekilde) ekmek
parası için alınteri döküyorum. Neden bunu anlatma
gereği duyduğuma gelirsek; Şimdilerde içimin daha da
buruk olmasındandır. Bizler
bedeller vererek gençliğimizi feda ettik ve şuncağız
da pişmanlık duymuyoruz ancak çoğu genç arkadaşta bu
vicdani sorumluluğu ve yaratıcılığı görememekteyim.
Evet, onlarda bizim gibi günü birlik yaşıyor fakat
tek farkla; özeleştiri yapmaktan uzak durarak.
Oysa bir insan ne kadar çabuk kendisiyle yüzleşirse
bir o kadar ufku genişler. İçimizde, dışımızda veya
yanımızda gözlerin üzerimizde olduğunu
unutmamalıyız. çArşı bir güç ise bu gücü, onurlu,
olumlu ve çoğulcu bir şekilde taşıma olgunluğuna
sahip olmalıyız. Yani genç arkadaşlar bunca gelişmiş
teknoloji karşısında dezavantajı daha da avantajlı
hale getirmelidirler.
İçinde o yaratıcılığı taşımayanlara ise tek
tavsiyem;
Bir işe girip çalışsınlar. Fabrika, lokanta, tarla,
pazar ya da buna benzer doğru dürüst bir işte
çalışsınlar ve emek vererek kazandıkları para ile
(kalırsa) bilet alarak maça girsinler. Böylelikle
insanların ekmek parası ve tuttukları takım uğruna
nelere katlandıklarını çok daha iyi kavrarlar. Bu
sayede yiyecekleri ekmekten de, girecekleri her
maçtan da daha büyük zevk alacaklardır. Kimseye
eyvallah demeden.
Dedim işte, 15 yıldır semtimizden ayrıyım ve ne
kadar ayrı kalsam da semtimizi, semtimizin
insanlarını, BEŞİKTAŞ’ı ve BEŞİKTAŞ’lıları ve hatta
diğer tüm insanları da çok seviyorum. Yeter ki
doğru-dürüst insan olsunlar.
Semtimiz erkek semti
Aşık eder herkesi
Üstümüzden
eksilmesin
Bayrağımın gölgesi
İşte biz kötü günde
Hep Omuz omuzayız
Övünmek gibi olmasın
Biz KARAKARTAL’lıyız.
Sabah
uyanıp bayram namazına gittikten sonra eve gelip
kahvaltımı yaptım. İçimde bir heyecan var, biraz da
hüzün; ortaya karışık. Huzurevine gidip insan
sevindirecektim. Kahvaltımı yapıyorum; içim içime
sığmıyor. Kahvaltıdan sonra biraz dinlendim. Saat
11’e geliyor, gitme vakti. Birlikte gideceğimiz
arkadaşlarla buluşmak üzere sözleştiğimiz mekâna
doğru yürüyorum. Yolda Şirinyer Parkı’ndan
geçiyorum. Bankta yaşlı bir amca tek başına
oturuyor. Belki bir tanıdığıyla buluşacak. Belki de
–bunu söylemek çok acı ama – evinde! misafir
bekliyor. Tam içimden “keşke ona da yardım
edebilsek” diye düşünüyordum ki telefonum çalıyor.
Arkadaşlarım yola koyulmak üzere, “ Hadi” diye
sesleniyorlar bana. O amcaya yardım edememenin
burukluğuyla yoluma devam ediyorum. Diğer
kartallarla buluşup huzurevine doğru yola
koyuluyoruz.
Huzurevi’ne vardık. Girişte sarı renkli binalar
gözümüze çarpıyor. Organizasyonu
gerçekleştirebilmemizde büyük payı olan Sibel Abla
özenle düzenlenmiş, oldukça lüks gibi duran bu sarı
binalarda varlıklı amcaların, teyzelerin kaldığını
söyledi. Aklımda, içinde bulunduğumuz düzen, paranın
işlevi v.b konular seyirdi. Sonra tekrar düşündüm
de, ne kadar paran olursa olsun yalnızlık zor be
kardeşim. Biraz daha ilerlediğimizde amcalarımızın,
teyzelerimizin oturup sohbet ettikleri, çay
içtikleri, tavla oynadıkları; kısacası vakit
geçirdikleri nezih bir mekân çıkıyor karşımıza.
Hemen oradaki yaşlıların bayramını kutlayıp,
aldığımız çikolataları veriyoruz. Fotoğraf makinem
hazırda. Ben daha önce bir insanın elini öptüğümde
bu kadar sevindiğini, bu kadar hüzünlendiğini bu iki
duyguyu bir anda yaşadığını hatırlamıyorum. Bizleri
hemen bağırlarına bastılar. Mehmet amcanın yanına
oturuyoruz.
“Dokuz çay!…” Buraya gelişi için kendisini suçluyor
Mehmet amca, gözleri doluyor. Arkadaşımız Nuri onu
dinlerken duygulanıyor ve tabiî ki bizlerde.
Çaylarımızı bitirdikten sonra Mehmet Amca hesabı
ödemek istiyor. Biz ne kadar ısrar etsek de o galip
geliyor ve hesabı ödüyor. Ne kadar mutlu,
çocuklarına çay ısmarladı. Sonra evleri gezmeye
başlıyoruz. Evlerin kiminde 5 yatak, kiminde de 10
yatak var. Bir eve girdik. Karşımızda sakallarını
köpüksüz, kuru kuru kesmeye çalışan bir amca.
Üzülüyoruz doğal olarak. ”Sıhhatler olsun” diyerek
içeri geçiyoruz. İçeride diğer yaşlı amcalar.
Çikolatalarımızı ikram ediyoruz. Bu arada ben
fotoğraf çekmeye devam ediyorum. Elinde gülüyle bir
köşede bayramının kutlanmasını bekleyen amcamızı
çekiyorum; mutlu olduğu her halinden belli oluyor.
Derken 10 numaralı odaya giriyoruz . Kapıda bizi,
kalpleri de kapı numaraları gibi on numara olan
teyzelerimiz karşılıyor. Geçen seneki ziyaretimizden
bu güne çok şey , ama çok şey değişmiş... Bizi
kapıda karşılayan nine şimdi bastonla
geziyor.Yemekte yakaladığımız için erken
ayrılıyoruz.
Bir başka amcamızın yanına gidiyoruz . Bir köşede
oturmuş etrafa bakıyor bayramın verdiği neşenin
yansıdığı gözleriyle. Beşiktaşlı olan bu amcamız
eski kongre üyesi olduğunu söylüyor ve Sinan Engin’e
saymaya başlıyor. Bu hoş muhabbet’in ardından bir
fotoğraf çekilip o amcanın yanından da kalkıyoruz.

Artık gitme vakti geliyor. O kadar uzun süre kalmak
güvenlik açısından zararlıymış.
Huzurevinin önünde hatıra fotoğrafı çekiliyoruz ve
sonra herkes evlerine dağılıyor. Yorucu ama güzel
günün ardından bir değerlendirme yaptım kendi
kendime ve karar verdim;
Ben bu bayram huzurevindeydim. Artık her bayram
orada olacağım.
Ben bu bayram el öptüm.
Her elin farklı bir hikayesi var. Öpmem için
uzatılan ellerin ayrı bir hatırası var.
Bir Beşiktaşlı olarak böyle bir etkinliğe katıldığım
için önce kendimle , sonra da arkadaşlarımla gurur
duydum. Elimden geldiğince yaşadıklarımızı ve
yaşattıklarımızı anlattım Daha nice “ huzur”lu
organizasyonlara inşallah… Sevgiyle kalın.
Krizlerin bir çok çeşidi ve sebebi
vardır. Esasında herkes “kriz” kelimesinin kulağa
hiçte hoş gelmediğini bilir ancak bazıları içinde
kendini yenileyerek ve deneyimler kazanarak
bulunduğu yerden daha iyi yere taşınma fırsatıdır.
Pek çok çeşidi vardır dedik ya, tabii bu “herkes”
dediğimiz kümenin bakış açısı da çok önemli,
eşgüdümlü veya farklı olabiliyor. Baksanıza
“kapitalizm” daha da vahşileşmek için bir “kriz”
modası tutturmuş gidiyor. Bu “vahşi” topluluğun asıl
amacı çalışanların bedel vererek kazandığı hakları
gasp etmek ve her çalışanı birer “ücretli köle”
haline dönüştürebilmek, yanısıra diğer rakip
firmaları da kalemine uydurarak eritmeye
çalışmaktır.
Bizi ilgilendiren krizin hangi boyutudur?
Devlet halktan aldıklarını diğer “halkalara”
aktardığından halka sunulan hizmeti kısıtlar. Bu,
bazı ülkelerde yaşanan “burjuva demokrasisi” nin
yani sosyal devlet anlayışının tasfiyesi anlamını
taşır. “Efendim kriz onların bizi bağlamaz” diye
düşünenleri duyar gibiyim; o halde ülkemizde 15
yıldır yaratılan “sözde” krizler kime yaramıştır bir
gözden geçirelim.
*Bankaların hepsi karlarını 1000 (bine) katladı.
*Vatandaşın paralarını iç edenler kaçtı; borcu
devlet (halkın parasıyla) ödedi.
*Ülkemizin en güzide arazileri yabancılara
ballandıra ballandıra peşkeş çekildi.
*Devleti küçültmek adına kar getiren kuruluşlar
uluslararası tröstlere pazarlanarak üretim sıfır
noktasına çekildi.
*Satılan işyerlerinde çalışanlar sokağa atılarak
yeni işsizler ordusu yaratıldı.
*Üretim yapılmayınca bu vahşiler kendi ürettikleri
malları çok yüksek fiyata bize satmaya başladı.
Yetmedi.
*8 saatlik işgücü, yerini 24 saat çalışmaya hazır,
esnek üretimi getirdi.
*Çalışanlardan sağlık sigortası primi kesildiği
halde bir de katkı payı alınmaya başlandı.
*25 yıl çalıştıktan sonra emeklilik hak iken yaş
sınırı getirilerek 65’e çıkarıldı. (Mezarda bile
emeklilik hayal oldu)
*İşsizler ordusu çoğaldığından sermaye kendi
rekabetini çalışanlara yayarak birbirine rakip hale
getirdi, bu da yetmezmiş gibi asgari ücretin altında
sigortasız, güvencesiz çalışma adaletsizliği meşru
hale getirildi.
*Krizden çıkmak adına devletler banka ve borsaları
(yasal tefeciler) destekleyerek trilyon dolarları
seve seve hibe etti.
Kısacası “kriz” sistemi bizler için yıkım, tröstler
için ise “palazlanmak” anlamına gelmektedir.
Devletler, açlık sınırı altında yaşamaya çalışan
yoksul insanlara yapılacak sosyal yatırımın
maliyetini çok bulduğundan yanaşmıyor, halbuki
tefecilere sunulan bu paranın 1/300 (üçyüzde biri)
ile bu insanlar kurtarılabilirdi; üstelik “balık
vererek” değil, “balık tutmayı öğreterek”.
Çok mu politik oldu ?
Çernobil faciası yaşandıktan sonra kanser yüklü
bulutlar Karadeniz’imizin üzerine bir karabasan gibi
çöktü. Dönemin sanayi bakanı Cahit Aral
televizyonlara çıkarak “ne kanseri kardeşim aha ben
de içiyorum kanser mi oldum” diyerek insanlarla
dalga geçiyordu. Uzmanlar ise ısrarla, ülkemizde
10-15 yıl içinde bir kanser patlaması yaşanacağını
söylüyor ve yönetenleri uyarıyordu. Sonradan
öğrendik ki Cahit Aral Seylan çayı içiyormuş.
O
yıllarda Karadeniz’de toplanan çayın bir bölümü
sembolik olarak betona gömüldü. Fındıklar ise
poşetlenerek ilkokul çocuklarına (sözüm ona)
“gelişmeleri” için üzümle karıştırılarak bedavaya
ikram edildi. Sonuç; kanserin her türlüsü uzmanların
dediği gibi patladı ve günahsız çocuklarımız
“lösemi” illetiyle tanışarak yaşamlarını yitirir
oldular…
Evet farkındayım çok politik oldum ama şunu da
yazmazsam üzülürüm. Facialara yol açan nükleer
enerji santralleri 1985 yılından bu yana hiçbir ülke
tarafından inşa edilmiyor. Bu santralleri kurma işi
ile uğraşan firmalar ise batmış durumda. Ucuz diye
pazarlanmaya çalışılan nükleer santrallerin atıkları
imha edilemediğinden maliyeti maalesef çok daha
yüksek. Hatırlayın, bir çok gelişmiş ülke zehir
yüklü varilleri Karadeniz’e salarak insanlarımıza
bir başka şekilde ölüm kusmadı mı?.
Endüstriyel gelişim adı verilen bu vahşi anlayışın
yaptığı şeyler ortadayken krizler bahane edilerek
toplumu manipüle etmeye çalışanlara karşı uyanık
olmak zorundayız. Bir başka açılımla, yıllık
milyonlarca dolar para kazanan futbolcular da bu
olumsuzluklardan nasiplerine düşeni alacaklardır.
Merak etmeyin, onlara verilecek paranın acısı artık
“taraftarı müşteri gibi görmek”le de çıkmayacaktır.
Endüstriyel spor anlayışı da kendi sonunu
hazırlıyor. Sporu ayakta tutan temel unsur amatör
ruh ve o ruha destek veren taraftar sevgisidir. Bu
taraftarlar kafasını tekmeye uzatan oyuncuyu da
görür, sözleşme zamanına kadar saha da gezinen
oyuncuyu da. Bundan dolayı kimse merak etmesin
alınan paraların yanında beddualar da prim olarak
sunulmaktadır…
Netice olarak sonunda yine biz kazanacağız.
Para çok şey ifade edebilir ancak her şey değildir.
Değer verilecek en büyük unsur insan hayatıdır.
Bizler gözümüzü açık tutmak zorundayız.
Kendimizi geliştirerek değerlerimizi korumak
zorundayız.
Evet, birşeylerin karşısında olmak zorundayız ve
karşımızda “yönetememe krizi” var. Bizde böyle bir
yönetimi istememe durumu var mı?
Varsa bunu fiile geçirecek erki oluşturma çabası var
mı ?
Olmalı, olmak zorunda.
Yoksa limon gibi sıkılmaya, köle gibi satılmaya
devam edeceğiz.
İnsanların çoğu;
Sevmekten korkuyor,
kaybetmekten korktuğu için.
Sevilmekten
korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.
Düşünmekten
korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan
korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Duygularını ifade
etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan
korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan
korkuyor, dünyaya bir şey vermediği için.
Ve ölmekten
korkuyor,
Aslında yaşamayı
bilmediği için.

|
|