...........................................  

 

SAYI 4   KASIM 2008

Bizden.../HALKIN TAKIMI

 
Mart ayında fikir olarak aklımıza düşen ve acabalarla dolu geçen 7 ayın ardından 4. sayımızı da çıkarmayı başardık. Ataların “Kervan yolda düzülür” ilkesine sımsıkı sarılarak ilerlemeye devam ediyoruz. Şimdilik her iki kanadımızı oluşturan okuyucu tepkileri yönünden zaafiyetimiz olsa da savunma göbeğimiz, orta sahamız ve de forvetimizin üstün gayretleriyle başımızı eğmek zorunda kalmadık; artık düşmeyiz diyebiliyoruz.

Bu sayımızdan itibaren konuları kategorize ederek işlemeye başlıyoruz. Sitemiz üyelerinin yazılarını “Özkaynak” başlığı altında yayımlıyoruz. Hayatın diğer alanlarına ilişkin yazıları ise “Endirek Serbest Vuruş” bölümünde değerlendireceğiz artık. Bu bölüme ilk topu “çekilin ikisini de ben kullanacam” diye kapan Yumurtakafa Yılmaz dikti.

Geçen sayımızdan bu yana geçen iki aylık sürecin gelişmelerine ilişkin detaylı bir analizi Gökhan Gürgan arkadaşımız kendi üslubunca yapmaya başlıyor. Çarşı’nın kilit isimlerinden Çene (Ergin)’in zamane taraftarına verdiği dersler ise direk vuruş kategorisinde olmasına karşın Özkaynak sayfalarımızda yerini aldı.

3. sayımızda başladığımız Satranç sayfamızı hazırlayan Uluslararası FIDE hakemi Aykut İlker Mete arkadaşımız değerli katkılarını vermeyi sürdürüyor. Cem Özel’in kültür sanat sayfası Atölye ve Bahattin Baba artık ilk onbirde formayı tamamen kapmış görünüyorlar.

Bu sayımızın konuk yazarı Topraksaha Ruhundan Kenan Özcan. Aslen bir İnegölspor taraftarı olan Kenan bu kez Avrupa-Brezilya futbolu üzerine sosyal kriterlere dayalı bir yorumunu bizlerle paylaşıyor sayfalarımızda. Ümit Bayezit’in söyleşilerindeki tatlı sohbet tarzı artık gelenekselleşiyor. İzmir’li genç kartalların geçtiğimiz Ramazan Bayramında toplu

olarak gerçekleştirdikleri huzurevi ziyaretlerinin izlenimlerini ise Halkın Takımı PAF tan Emre Yüksel “Etkinlikler” bölümümüzde yazdı. Aynı bölümde Eskişehir Halkın Takımı kartallarından Deniz Güllü Akkuş arkadaşımızın öncülüğünde Van'ın Bahçesaray ilçesine bağlı Elmayaka köyü İlköğretim okulumuza yapılan yardım organizasyonunun detay ve fotoğraflarını bulabileceksiniz. Bundan sonra ki olası etkinliklere yine bu bölümde yer vermeyi sürdüreceğiz.

Eylül ayının tırpanı bu sene de üstümüzden çok yakın geçti. Kazım Kanat abimiz de kombinesini alıp şeref tribünündeki yerine yerleşti. Yukarıdaki kapalının yavaş yavaş dolmasıyla tribün dengesi iyice bozulmuş olmalı ki Galatasaray tribünlerinin güzel emekçisi Alpaslan Dikmen kardeşimiz de karşı tribünlerde yerini alıverdi. Eğer ki yolda Kazım abiye yetişmişse, niye bu kadar acele ettiğinin hesabını kendine sora sora gitmiştir; eminiz. Öğreniyoruz ki Alpaslan’ın ardından bu kez de Ultraslan-Uni temsilciliği yapmış Anıl Aydın kaçırdığı Eylül’e yetişmeye çalışıyormuş. Lösemi teşhisiyle kaldırıldığı İzmir 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde ilik nakli bekleyen bu kardeşimizi göndermeye kimsenin niyeti yok. Galatasaray tribünlerinin kendisine yaptığı çağrıya katılıyor ve “Dayan koca adam” diyoruz.

Eylül, verdiği acılardan özür dilercesine bir de kupa getirdi bizlere. İlk kez düzenlenen kadınlar voleybolu Balkan kulüpleri kupasında ilk şampiyonluğu Beşiktaş’ımızın dişi kartalları kaptı geldi. Tüm kız kardeşlerimizin alınlarından öpüyor ve teşekkür ediyoruz.

Amiral gemimiz futbol takımımız yine su almaya mı başladı yoksa taze kalafat mı su yapıyor henüz anlamadık ama sintinemiz dolmaya erken başladı bu sene. Kendi sularımızda bir iki yalpaya rağmen hızlı yol alıyorduk ki uluslararası sulara çıkar çıkmaz bir metal kayaya toslayıp battık. Şimdi geminin kaptanını değiştirip salıverdik sulara. Bakalım ne olacak.

Ocak ayındaki 5. sayımızda görüşmek üzere…
 

Değirmen (Kapak konusu).../

Şafak BATMAN

 
Çok süper ligimizde haftalar geride kaldıkça teknik direktör öğüten değirmenimizde çalışmalarına hız verdi. İlk altı hafta sonunda dört kulüp teknik direktörleri ile yollarını ayırdı.Antalyaspor, Konyaspor, Kocaelispor ve en son olarak da Beşiktaş.

Daha sezon başlamadan Hikmet Karaman' ı gönderen Antalyaspor 'u üçüncü hafta Raşit Çetiner i gönderen Konyaspor takip etti. Dördüncü hafta sonuna geldiğimizde Engin İpekoğlu ile yollarını ayıran Kocaelispor ve son olarakta değirmenin taşları arasına atılan Ertuğrul Sağlam. Galatasaray Teknik Direktörü Michael Skibbe ve Fenerbahçe nin "dede"si Luis Aragones ise öğütülmek için sıralarını bekliyorlar.

Değirmenin başına oturan endüstriyel futbolun para babası başkanları kendi başarısızlıklarını örtmenin yolunu, ordaki hocayı alıp burdakini göndermekte bulmuş gibi gözüküyorlar. Kimi zaman sezon içerisinde aynı hocayı bile iki defa takımı başına getirip gönderme başarısını gösteren kulüp başkanları, kendi durumlarının sorgulanmaması için çeşitli basın yayın organlarında çarşaf çarşaf yayınlanmış beyanatlarının tam tersini gerçekleştirmeyi bile göze alıyorlar. Tıpkı "Ben olduğum sürece bu kulübün kapısından Mustafa Denizli ve Samet Aybaba giremez" diyen; hani 4,5 yıllık görev süresi içinde dört teknik adamla yolunu ayırıp, beşincisine imza attıran sayın Başkanımız gibi.

Kulubümüzün son Divan Kurulu toplantısında 115.6 milyon YTL borcumuz olduğu açıklandı. Bu borcun 50.6 milyon YTL'sinin ise Başkan Demirören'e ait olduğu belirtildi. Endüstriyel futbolun para babaları, parayı verdiklerinden dolayı düdüğü çalma yetkisinin kendilerinde olduğunu düşünerek asıyorlar, kesiyorlar... Oysa ortada kimsenin bol keseden dağıttığı bir para yok. Onlar ortaya koydukları paranın karşılığını "ekonomi dışı" yollarla alıyorlar, borç yine kulübe yazılıyor. Borçlu yine müşteri yerine koyulmak istenen taraftar oluyor.
Şimdilik sağdan soldan taşıma hocayla değirmen dönüyor ya bakalım nereye kadar sürecek bu saltanat.

Espri:Murat ARU
Çizen:Hakan KİREZCİ
 

Aşığız ulan!.../ÇENE Ergin

 
Başımız dik umutla yürüyoruz yarınlara. 40 yıllık yaşantımızda kimseye eyvallahımız olmamıştır. Bu kendisine “BEŞİKTAŞ’lıyım”

diyen herkes için çok önemli bir durumdur. Geçmişte gün oldu, yirmi arkadaş bir ekmeği doya doya paylaştık (gerçek) ve hiçkimseye, hiçbir zaman şikayette bulunmadık; o anı yaşıyorduk sadece, bir de o andan sonraki maçları…

Yaratıcı olmak mecburiyetindeydik ve bu mecburiyet bazen öyle bir hal alıyordu ki birçok mucide taş çıkartıyorduk. Sandviç satma bahanesiyle maça 15 saat kala stada giriyorduk. Bazen bu bahaneye öyle kaptırıyorduk ki kendimizi gerçekten sandviç satarak harçlığımızı çıkardığımız bile oluyordu.

Şikayetçi değildik. Dedim ya, asıl şikayet etme hakkı çevremizde, bizi korumaya çalışan yakınlarımıza aitti. Gerek İstanbul’da gerekse deplasmanda sevenlerimizin gözü kulağı hep kapıda yada telefonda olurdu.

Maalesef semtimizdeki bakışlar bile bize acıma, kırgınlık ve saygı arası med-cezirler sergiliyordu. Biz onca yokluğa rağmen hiçbir garibanı ezmedik, sırtına binmedik aksine bazen Robin Hood’culuk da oynamadık değil hani…

Bir sabah kalktığımda kendi kendimi sorguladım. Sonrasında anladım ki artık büyümüşüz (yaş olarak). İşte o büyümenin vermiş olduğu olgunluğu taşıma mecburiyeti beni zorlamaya başladı. Bu nedenle 15 yıldır semtten uzakta (içim buruk bir şekilde) ekmek parası için alınteri döküyorum. Neden bunu anlatma gereği duyduğuma gelirsek; Şimdilerde içimin daha da buruk olmasındandır. Bizler
bedeller vererek gençliğimizi feda ettik ve şuncağız da pişmanlık duymuyoruz ancak çoğu genç arkadaşta bu vicdani sorumluluğu ve yaratıcılığı görememekteyim. Evet, onlarda bizim gibi günü birlik yaşıyor fakat tek farkla; özeleştiri yapmaktan uzak durarak.

Oysa bir insan ne kadar çabuk kendisiyle yüzleşirse bir o kadar ufku genişler. İçimizde, dışımızda veya yanımızda gözlerin üzerimizde olduğunu unutmamalıyız. çArşı bir güç ise bu gücü, onurlu, olumlu ve çoğulcu bir şekilde taşıma olgunluğuna sahip olmalıyız. Yani genç arkadaşlar bunca gelişmiş teknoloji karşısında dezavantajı daha da avantajlı hale getirmelidirler.

İçinde o yaratıcılığı taşımayanlara ise tek tavsiyem;
Bir işe girip çalışsınlar. Fabrika, lokanta, tarla, pazar ya da buna benzer doğru dürüst bir işte çalışsınlar ve emek vererek kazandıkları para ile (kalırsa) bilet alarak maça girsinler. Böylelikle insanların ekmek parası ve tuttukları takım uğruna nelere katlandıklarını çok daha iyi kavrarlar. Bu sayede yiyecekleri ekmekten de, girecekleri her maçtan da daha büyük zevk alacaklardır. Kimseye eyvallah demeden.

Dedim işte, 15 yıldır semtimizden ayrıyım ve ne kadar ayrı kalsam da semtimizi, semtimizin insanlarını, BEŞİKTAŞ’ı ve BEŞİKTAŞ’lıları ve hatta diğer tüm insanları da çok seviyorum. Yeter ki doğru-dürüst insan olsunlar.

Semtimiz erkek semti Aşık eder herkesi Üstümüzden eksilmesin Bayrağımın gölgesi İşte biz kötü günde Hep Omuz omuzayız Övünmek gibi olmasın
Biz KARAKARTAL’lıyız.
 

Senede birgün.../Emre YÜKSEL

 
Sabah uyanıp bayram namazına gittikten sonra eve gelip kahvaltımı yaptım. İçimde bir heyecan var, biraz da hüzün; ortaya karışık. Huzurevine gidip insan sevindirecektim. Kahvaltımı yapıyorum; içim içime sığmıyor. Kahvaltıdan sonra biraz dinlendim. Saat 11’e geliyor, gitme vakti. Birlikte gideceğimiz arkadaşlarla buluşmak üzere sözleştiğimiz mekâna doğru yürüyorum. Yolda Şirinyer Parkı’ndan geçiyorum. Bankta yaşlı bir amca tek başına oturuyor. Belki bir tanıdığıyla buluşacak. Belki de –bunu söylemek çok acı ama – evinde! misafir bekliyor. Tam içimden “keşke ona da yardım edebilsek” diye düşünüyordum ki telefonum çalıyor. Arkadaşlarım yola koyulmak üzere, “ Hadi” diye sesleniyorlar bana. O amcaya yardım edememenin burukluğuyla yoluma devam ediyorum. Diğer kartallarla buluşup huzurevine doğru yola koyuluyoruz.

Huzurevi’ne vardık. Girişte sarı renkli binalar gözümüze çarpıyor. Organizasyonu gerçekleştirebilmemizde büyük payı olan Sibel Abla özenle düzenlenmiş, oldukça lüks gibi duran bu sarı binalarda varlıklı amcaların, teyzelerin kaldığını söyledi. Aklımda, içinde bulunduğumuz düzen, paranın işlevi v.b konular seyirdi. Sonra tekrar düşündüm de, ne kadar paran olursa olsun yalnızlık zor be kardeşim. Biraz daha ilerlediğimizde amcalarımızın, teyzelerimizin oturup sohbet ettikleri, çay içtikleri, tavla oynadıkları; kısacası vakit geçirdikleri nezih bir mekân çıkıyor karşımıza. Hemen oradaki yaşlıların bayramını kutlayıp, aldığımız çikolataları veriyoruz. Fotoğraf makinem hazırda. Ben daha önce bir insanın elini öptüğümde bu kadar sevindiğini, bu kadar hüzünlendiğini bu iki duyguyu bir anda yaşadığını hatırlamıyorum. Bizleri hemen bağırlarına bastılar. Mehmet amcanın yanına oturuyoruz.

“Dokuz çay!…” Buraya gelişi için kendisini suçluyor Mehmet amca, gözleri doluyor. Arkadaşımız Nuri onu dinlerken duygulanıyor ve tabiî ki bizlerde. Çaylarımızı bitirdikten sonra Mehmet Amca hesabı ödemek istiyor. Biz ne kadar ısrar etsek de o galip geliyor ve hesabı ödüyor. Ne kadar mutlu, çocuklarına çay ısmarladı. Sonra evleri gezmeye başlıyoruz. Evlerin kiminde 5 yatak, kiminde de 10 yatak var. Bir eve girdik. Karşımızda sakallarını köpüksüz, kuru kuru kesmeye çalışan bir amca. Üzülüyoruz doğal olarak. ”Sıhhatler olsun” diyerek içeri geçiyoruz. İçeride diğer yaşlı amcalar. Çikolatalarımızı ikram ediyoruz. Bu arada ben fotoğraf çekmeye devam ediyorum. Elinde gülüyle bir köşede bayramının kutlanmasını bekleyen amcamızı çekiyorum; mutlu olduğu her halinden belli oluyor. Derken 10 numaralı odaya giriyoruz . Kapıda bizi, kalpleri de kapı numaraları gibi on numara olan teyzelerimiz karşılıyor. Geçen seneki ziyaretimizden bu güne çok şey , ama çok şey değişmiş... Bizi kapıda karşılayan nine şimdi bastonla geziyor.Yemekte yakaladığımız için erken ayrılıyoruz.

Bir başka amcamızın yanına gidiyoruz . Bir köşede oturmuş etrafa bakıyor bayramın verdiği neşenin yansıdığı gözleriyle. Beşiktaşlı olan bu amcamız eski kongre üyesi olduğunu söylüyor ve Sinan Engin’e saymaya başlıyor. Bu hoş muhabbet’in ardından bir fotoğraf çekilip o amcanın yanından da kalkıyoruz.

Artık gitme vakti geliyor. O kadar uzun süre kalmak güvenlik açısından zararlıymış.
Huzurevinin önünde hatıra fotoğrafı çekiliyoruz ve sonra herkes evlerine dağılıyor. Yorucu ama güzel günün ardından bir değerlendirme yaptım kendi kendime ve karar verdim;
Ben bu bayram huzurevindeydim. Artık her bayram orada olacağım.

Ben bu bayram el öptüm.
Her elin farklı bir hikayesi var. Öpmem için uzatılan ellerin ayrı bir hatırası var.
Bir Beşiktaşlı olarak böyle bir etkinliğe katıldığım için önce kendimle , sonra da arkadaşlarımla gurur duydum. Elimden geldiğince yaşadıklarımızı ve yaşattıklarımızı anlattım Daha nice “ huzur”lu organizasyonlara inşallah… Sevgiyle kalın.

Feleğin tekerine çomak sokuyoruz...

Deniz Güllü AKKUŞ

 
Beşiktaş taraftarının sosyal duyarlılığı çerçevesinde süregelen etkinliklerinden biri de Van'ın Bahçesaray ilçesine bağlı Elmayaka köyü İlköğretim okuluna sahip çıkmak oldu.
Yumurtakafa Yılmaz ve Murat Ödemiş arkadaşların öncülüğünde başlatılan kampanyanın devamı niteliğinde Eskişehir’de örgütlenen Halkın Takımı, çevre esnafının da destekleriyle oluşturdukları yardım paketlerini uzaklardaki bu okulumuza ulaştırdılar.




ESNAFTAN DESTEK GÖRDÜK

Fatih Abi... Mustafa Abi...
gibi semtimizin esnafları bu kampanyamızda bizlere büyük destek oldular. hatta Akın ve Mesut; Emre Basalak, Salih, Merve, Cenk, Özer, Celal, Abdullah ve Güllük mahallesinin diğer sakinleri gibi bizzat malzeme toplayıp fiilen kampanyamıza katıldılar. Endüstriyel ahlakın dayatmalarına karşı ayakta kalan son barikat olmanın gururunu yeniden yaşattılar bizlere.

Onların bu destekleri sonucunda oluşturabildiğimiz kolilerin Van’a ulaştırılması bizler için büyük bir sorun oluşturuyordu. Bu sorunu da gönderi ücreti konusunda bizlere büyük kolaylık sağlayan Yurtiçi Kargo sayesinde aşabildik.


Kendilerine Halkın Takımı ve Beşiktaşlılar olarak uzaktaki okulumuzda yaşam ve okuma mücadeleleri içiçe geçmiş minik öğrenci kardeşlerimiz adına da teşekkür ediyoruz.


 

Kriz mi?... Keriz mi?...

Yumurtakafa YILMAZ

 
Krizlerin bir çok çeşidi ve sebebi vardır. Esasında herkes “kriz” kelimesinin kulağa hiçte hoş gelmediğini bilir ancak bazıları içinde kendini yenileyerek ve deneyimler kazanarak bulunduğu yerden daha iyi yere taşınma fırsatıdır.

Pek çok çeşidi vardır dedik ya, tabii bu “herkes” dediğimiz kümenin bakış açısı da çok önemli, eşgüdümlü veya farklı olabiliyor. Baksanıza “kapitalizm” daha da vahşileşmek için bir “kriz” modası tutturmuş gidiyor. Bu “vahşi” topluluğun asıl amacı çalışanların bedel vererek kazandığı hakları gasp etmek ve her çalışanı birer “ücretli köle” haline dönüştürebilmek, yanısıra diğer rakip firmaları da kalemine uydurarak eritmeye çalışmaktır.

Bizi ilgilendiren krizin hangi boyutudur?
Devlet halktan aldıklarını diğer “halkalara” aktardığından halka sunulan hizmeti kısıtlar. Bu, bazı ülkelerde yaşanan “burjuva demokrasisi” nin yani sosyal devlet anlayışının tasfiyesi anlamını taşır. “Efendim kriz onların bizi bağlamaz” diye düşünenleri duyar gibiyim; o halde ülkemizde 15 yıldır yaratılan “sözde” krizler kime yaramıştır bir gözden geçirelim.

*Bankaların hepsi karlarını 1000 (bine) katladı.
*Vatandaşın paralarını iç edenler kaçtı; borcu devlet (halkın parasıyla) ödedi.
*Ülkemizin en güzide arazileri yabancılara ballandıra ballandıra peşkeş çekildi.
*Devleti küçültmek adına kar getiren kuruluşlar uluslararası tröstlere pazarlanarak üretim sıfır noktasına çekildi.
*Satılan işyerlerinde çalışanlar sokağa atılarak yeni işsizler ordusu yaratıldı.
*Üretim yapılmayınca bu vahşiler kendi ürettikleri malları çok yüksek fiyata bize satmaya başladı.

Yetmedi.

*8 saatlik işgücü, yerini 24 saat çalışmaya hazır, esnek üretimi getirdi.
*Çalışanlardan sağlık sigortası primi kesildiği halde bir de katkı payı alınmaya başlandı.
*25 yıl çalıştıktan sonra emeklilik hak iken yaş sınırı getirilerek 65’e çıkarıldı. (Mezarda bile emeklilik hayal oldu)
*İşsizler ordusu çoğaldığından sermaye kendi rekabetini çalışanlara yayarak birbirine rakip hale getirdi, bu da yetmezmiş gibi asgari ücretin altında sigortasız, güvencesiz çalışma adaletsizliği meşru hale getirildi.
*Krizden çıkmak adına devletler banka ve borsaları (yasal tefeciler) destekleyerek trilyon dolarları seve seve hibe etti.

Kısacası “kriz” sistemi bizler için yıkım, tröstler için ise “palazlanmak” anlamına gelmektedir. Devletler, açlık sınırı altında yaşamaya çalışan yoksul insanlara yapılacak sosyal yatırımın maliyetini çok bulduğundan yanaşmıyor, halbuki tefecilere sunulan bu paranın 1/300 (üçyüzde biri) ile bu insanlar kurtarılabilirdi; üstelik “balık vererek” değil, “balık tutmayı öğreterek”.

Çok mu politik oldu ?

Çernobil faciası yaşandıktan sonra kanser yüklü bulutlar Karadeniz’imizin üzerine bir karabasan gibi çöktü. Dönemin sanayi bakanı Cahit Aral televizyonlara çıkarak “ne kanseri kardeşim aha ben de içiyorum kanser mi oldum” diyerek insanlarla dalga geçiyordu. Uzmanlar ise ısrarla, ülkemizde 10-15 yıl içinde bir kanser patlaması yaşanacağını söylüyor ve yönetenleri uyarıyordu. Sonradan öğrendik ki Cahit Aral Seylan çayı içiyormuş.

O yıllarda Karadeniz’de toplanan çayın bir bölümü sembolik olarak betona gömüldü. Fındıklar ise poşetlenerek ilkokul çocuklarına (sözüm ona) “gelişmeleri” için üzümle karıştırılarak bedavaya ikram edildi. Sonuç; kanserin her türlüsü uzmanların dediği gibi patladı ve günahsız çocuklarımız “lösemi” illetiyle tanışarak yaşamlarını yitirir oldular…


Evet farkındayım çok politik oldum ama şunu da yazmazsam üzülürüm. Facialara yol açan nükleer enerji santralleri 1985 yılından bu yana hiçbir ülke tarafından inşa edilmiyor. Bu santralleri kurma işi ile uğraşan firmalar ise batmış durumda. Ucuz diye pazarlanmaya çalışılan nükleer santrallerin atıkları imha edilemediğinden maliyeti maalesef çok daha yüksek. Hatırlayın, bir çok gelişmiş ülke zehir yüklü varilleri Karadeniz’e salarak insanlarımıza bir başka şekilde ölüm kusmadı mı?.

Endüstriyel gelişim adı verilen bu vahşi anlayışın yaptığı şeyler ortadayken krizler bahane edilerek toplumu manipüle etmeye çalışanlara karşı uyanık olmak zorundayız. Bir başka açılımla, yıllık milyonlarca dolar para kazanan futbolcular da bu olumsuzluklardan nasiplerine düşeni alacaklardır. Merak etmeyin, onlara verilecek paranın acısı artık “taraftarı müşteri gibi görmek”le de çıkmayacaktır.
Endüstriyel spor anlayışı da kendi sonunu hazırlıyor. Sporu ayakta tutan temel unsur amatör ruh ve o ruha destek veren taraftar sevgisidir. Bu taraftarlar kafasını tekmeye uzatan oyuncuyu da görür, sözleşme zamanına kadar saha da gezinen oyuncuyu da. Bundan dolayı kimse merak etmesin alınan paraların yanında beddualar da prim olarak sunulmaktadır…
Netice olarak sonunda yine biz kazanacağız.
Para çok şey ifade edebilir ancak her şey değildir. Değer verilecek en büyük unsur insan hayatıdır.
Bizler gözümüzü açık tutmak zorundayız.
Kendimizi geliştirerek değerlerimizi korumak zorundayız.

Evet, birşeylerin karşısında olmak zorundayız ve karşımızda “yönetememe krizi” var. Bizde böyle bir yönetimi istememe durumu var mı?
Varsa bunu fiile geçirecek erki oluşturma çabası var mı ?
Olmalı, olmak zorunda.
Yoksa limon gibi sıkılmaya, köle gibi satılmaya devam edeceğiz.


İnsanların çoğu;
Sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için.
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor,
Aslında yaşamayı bilmediği için.

 

 

       4.Sayı Yazarlar