|
SAYI 5 OCAK 2009
Merhaba…
5. sayımızla birlikte yeni bir yılı
karşılıyoruz.
Her ne kadar zaman izafi de olsa duygusal
olarak umutlarımızı, beklentilerimizi
tazelemek adına yeni bir yılı yeni bir
başlangıç olarak kabullenme eğilimimiz yine
ağır basmakla birlikte üç kağıt ekonomisinin
parsa kapma savaşında iyice ezilen insanlık
yeni yıla ne denli umutlu girebilir, taze
başlangıçlara dair ne denli büyük umutlar
besleyebilir bilinmez. Yine de çıkmadık
candan ümit kesilmez diyerek yaşamayı
sürdürmekten başka elimizden bir şey
gelmiyor; gelmeli aslında ama gelemiyor
işte. Bunun sorgulamasını umarım gelecekteki
tarihçilere bırakmadan kendimiz yapabiliriz.
2008 ile birlikte (bir maç eksiğiyle) Süper!
ligimizin ilkyarısı da sona erdi. Geçen
sayımızda geminin kaptanını değiştirip
salıverdik sulara, bakalım ne olacak? Diye
sormuştuk; gördük ne olduğunu.
Uzun süredir dilaltından seslendirilen 2
büyük bırakma operasyonu söylentilerinin
sıradan bir komplo teorisi olmaktan çıkıp
komplonun bizzat ta kendisi haline geldiğini
gördük.
Hocalarla, oyuncularla ve hatta yetersizliği
tescillenmiş beceriksiz yöneticilerle
uğraşırken bizler, altımızdaki sandalyeye
nasıl tekme atıldığını gördük.
Takımını desteklemekten, sevdasını yüksek
sesle dillendirmekten öte özvarlığında,
mayasında taşıdığı halk genlerinin
yönlendirmesiyle haksızlıklara isyan etme
cesaretini göstermenin iktidar odakları
tarafından nasıl cezalandırıldığını gördük.
Kısacası ateşi ve ihaneti gördük, görmeye de
devam ediyoruz.
Peki; Beşiktaş taraftarı olarak artık sadece
yüzeyi zımparalayarak, macun-boyayı
tazeleyerek vaziyeti kurtaramayacağımızı,
bize karşı oynanan oyunların piyonları,
açılan tezgahların malları olmaktan kurtulup
oyunbozan karşı taraf olmak gerektiğini ne
zaman göreceğiz? Bu sayımızın kapak konusunu
Şafak BATMAN bu çerçevede işliyor.
Her ne kadar endirek vuruş verse de hakem,
Yumurtakafa Yılmaz (Yılgın) direk
vuruşlarına devam ediyor. Attığı goller
sayılmasa da olsun; gün gelir saydırırız.
Uluslararası FIDE hakem ve eğitmeni
arkadaşımız Aykut İlker METE satrancın
kuralları ve az bilinenleri hakkında
derslerine devam ediyor. Cem ÖZEL
atölyesinde, futbolun edebiyatı ve
edebiyatçıların futbolu üzerine minik bir
inceleme sunuyor bu sayıda.
Gökhan Gürgan ikişer aylık hatırlatma ve
analizlerine, Bahattin Baba maceralarını
anlatmaya, daimi konuğumuz Kenan ÖZCAN
dostumuz ise bu kez taraftarı olduğu
İnegölspor’un tribünlerinden seslenmeye
devam ediyorlar.
Az ama öz çıkan ağır ses Murat YILDIRIM
tribünlerimizde son zamanlardaki gelişmelere
ilişkin analiz, eleştiri ve önerilerini sade
bir Beşiktaş sevdalısı kimliğiyle dile
getirmiş.
Hakan KİREZCİ ise en geriden uzun kale
atışlarına devam ediyor. Bu seferki
yazısında endüstriyel ahlakın reklamlar
kanalıyla belletilmesi tehlikesine değinmiş.
Amatörlerimiz ara vermedikleri başarılarıyla
ümitlerimiz olmayı sürdürüyorlar.Sağolsunlar
amatör sayfamızı yine doldurmayı başardılar.
Dergimizdeki yazarlık serüvenine bayramda
yaptığı huzurevi organizasyonunu bizlere
anlatarak başlayan Emre YÜKSEL bu kez de
Ümit BAYEZİT ağabeyinin hoşgörüsüne
sığınarak söyleşiler sayfasına daldı. Tutana
kadar da kaçtı gitti. Bu sayıda kendisinin
Hentbol Takımımızın menajer yardımcısı ve
BJK TV’ de yayımlanan 7 metre programını
hazırlayan Berk KARAHAN’la yaptığı söyleşiyi
sunuyoruz.
Mart ayındaki 6. sayımızda görüşmek üzere…
KAPAK KONUSU
 İnce
ince karlar
yağıyor İstanbul’un üzerine ve kapanıyor
bembeyaz bir örtüyle 2008 ‘in karası. Bir
yılı daha geride bırakıyoruz. Derinleşen
ekonomik kriz, artan yoksulluk ve işsizlik
oranı, yolsuzlukların alıp başını gitmesi,
hak ihlalleri, dünyanın birçok bölgesinde
süren savaşlar ve son olarak Filistin’de
yaşananlar…
Beşiktaşımız yerine başkalarının kaldırdığı
kupalar, futbol dışı etkenlerin, yoğun kulis
ve lobi çalışmalarının değiştirdiği
sonuçlar, adaletsizliğin dizboyunu geçmesi,
”Beşiktaş’lı duruşu” diye özetlediğimiz etik
değerlerimizde yaşanan erozyonun iyice
kendini hissettirmesi, tribünlerimizde
yaşanan olumsuz gelişmeler…
Sanki üzerine Beşiktaş’ımın karası düşmüş
kocaman bir yıl .
‘Kapkara
geçiyor günler
Hesabı yok
Ekmeğin az
Tuzun tadı
yok
Çocuklar
Belki
gülmüyor’
İnce ince karlar yağıyor İstanbul’a ve biz
yeni bir yıla giriyoruz; çoğumuzun umutları
kuşatılmış. Yaşanabilir, daha güzel bir
dünya için güneşe akın edenlere;
“Umutların
kuşatılmasın acılarımın
gözbebeği...
Bak! Bahar
nasıl da hoyrat, dağlar nasıl da açmış
kollarını;
görkemli bir
ana kucağı gibi; kasırgalı vuruşlara
hazır....
Nasıl da
yükseliyor gökyüzüne......
Davran hele
acılarımın gözbebeği, senin sesin yenilgi
tanımaz;
Bu abluka
dağılacak!!” diyor Hıdır Aslan.
Biz Beşiktaş taraftarlarının da bu sesi
dinlemekten başka bir çaresi yok. Umutsuz
yaşanmıyor çünkü… Umutlarımızın
kuşatılmasına izin verirsek Beşiktaş’ımızın
karası 2009’da da hakim olacak.
Oysa bahar nasıl da hoyrat…
Asi bir ruha sahip Beşiktaş taraftarının
sesinin de yenilgi tanımadığını unutmamalı,
yıllardır tek tek tuğlalar konularak örülen
bu duvarın arkasında durmalıyız.
Umutlarımızı kaybedersek, yıllardır bedel
ödeyerek yaratılan “Beşiktaşlılık değerleri”
ve tribün kültürümüzün temelden
sarsılacağını bilerek hareket etmek
durumundayız.
2009 bizi bekliyor…
Son dönemde iyice ayyuka çıkan “hakem
hataları!”, yayıncı kuruluş ve endüstriyel
futboldan beslenen diğer unsurların
adaletsiz ve ayrıcalıklı davranışlarına
karşı ses vereceğimiz günler bizi bekliyor.
Yaşanan adaletsizliklere karşı bu
durumlardan fayda sağlamak isteyenlerle
değil, bunun karşısında adalet ve eşitlik
talebinde bulunanlarla birlikte hareket
etmeli ve Beşiktaş’ımızın akı gibi günler
için umudumuzu korumaya devam etmeliyiz.
Gökyüzünden süzülüp yerlere konan o ince
ince karlarla taş gibi sert ve hiçbir
güneşin eritemeyeği bir kardan adam
yapmalıyız.
“kayalık
sevdalar, dikenli yollar;
pusu kurulmuş
dinmez ağıtlar…
yüzüne kapanıp
ağlamak vardı
oysa ben seni
bulmaya geldim;
kalbine güneşi
asmaya geldim;
tükenme”
Kızgınım hem de çok kızgın.
Konuşmayı dinlemeyi anlamayı kavramak yerine
sindirilmeyi kabullenenlere kızgınım…
Karamsar değilim, başta dediğim gibi
kızgınım. her platformda BEŞİKTAŞ taraftarı
yani camiamız ile özellikle uğraşıldığı için
kızgınım.
Kapitalizm denilen bu ilkel yönetim biçimi
“endüstriyel futbol” anlayışını egem  en
kılmak için her türlü zorbalığı kullandığı
için kızgınım.
Bazıları “sen ne bekliyordun” diyebilir. Söz
konusu olan benim ne beklediğim değil bu
oyunlar için kullanılan insanların ne
umduğudur…
Umutsuz da değilim hani, bunun nedeni bu
Halkın bütün oyunları boşa çıkaracak aklı ve
gücünün olduğunu bildiğimdendir. Sadece
kızgınım; bizi, bizim seçtiklerimiz, bizim
istediğimiz gibi yönetemediğinden kızgınım.
Bizi yönetmeye çalışanların da aslında
başkalarına biat etmelerine, bu güzel
Ülkenin sistematik bir şekilde başarılarının
önünün kesilmeye çalışılmasına seyirci
kalanlara kızgınım.
Hükümetler devlet sistemini korumak, halkın
taleplerini belli Kanunlar çerçevesinde
gerçekleştirmek için vardır. Bunları
uygularken de çalışmak istedikleri ilgili
bakanlıkları ve bürokratları
yetkilendirirler. İlgili birimlerde sosyal
çevrelerin birikimi ve görüşlerini dikkate
alarak bir takım şeylerin önünü açar. Oysa
şu anda yaşanan, kendisine muhalif olarak
gördüğü tüm kurum ve kuruluşları imha etme
veya ele geçirme çalışmasıdır.
Eski Milli Eğitim Bakanlarından birinin
trajik bir sözü var;
“Şu okullar olmasaydı maarifi ne güzel
yönetirdim.” Bu zihniyetin günümüze
uyarlanmasının sonucu ise “ya bizden olursun
ya da yok olursun. Bu aşamada yapılacak
herşey bizim için mübahtır" düşüncesini
alenen savunuyorlar. Bir nevi teokratik
yapılanmanın alt yapısı oluşturuluyor.
İnsanları bir arada tutan unsur toplumsal
dayanışma ve uzlaşı kültürüdür.
Toplumda var olan bu doğal yaşam biçimi adım
adım dinamitlenmekte ve bireycil anlayışlar
ön plana çıkarılmaya çalışılmaktadır.
Statükoculuk ve onun getirdiği zararları
ters yüz eden demokratik düşünce tarzı
sistematik olarak eritilmekte, teokratik
anlayışların önü açılmaktadır. Gerek ulusal
bazda gerekse camia bazında şanlı ve şerefli
bir geçmişi olan bizlerin toplumsal
hareketin dinamiklerinden birini
oluşturmamız birilerinin işine gelmemekte ve
imha için top-yekün meşru ya da gayri meşru
tüm kanallar kullanılmaktadır.
Tam da Avrupa Birliği falan derken karşımıza
vahşiliğin daniskası çıkarılıyor ve fırsat
eşitlikleri, aleyhimize fırsatçılık olarak
sunuluyor. Sadece dışarıda değil içerde de
bu bencil düşünce hakim kılınarak diğer
camialara kıssadan hisseler dağıtılıyor.
Bunca televizyon kanalı, gazete ve medya ne
için var biliyor musunuz ? İşte bu yalanları
size kabul ettirmek, sindirmek, ekmeğinizi
aşınızı ve sevdanızı elinizden almak için
var. Yeni dünya düzeni adı altında yoz bir
kültür oluşturularak bencil bir toplum
yaratılmak isteniyor. Kimin için ? Ne senin
için ne de benim için; bize danışmadan bir
don biçmişler, giydirmeye çalışıyorlar; oysa
bu ülkenin evlatları bu planları yapanlara
etek giydirecek haberleri yok…
Bizler gerek tribünlerde gerekse sokaklarda,
tüm bu olanlar konusunda toplumu uyarma ve
bir şeyler yapma çabası içerisinde
olduğumuzdan bir imha politikası ile karşı
karşıyayız.
Bir çok insanın, sivil toplum kurum ve
kuruluşlarının ifade edemediği şeyleri ifade
etmeye devam edeceğiz; kimsenin şüphesi
olmasın. Çözüm sunmaya gücümüz yettiğince de
varız.
Aha yine
söylüyoruz;
1- Köy okullarının, öğretmenlerin,
öğrencilerin kitap ve kırtasiye ihtiyaçları
çığ gibi. Ders kitapları dışında okuyacak
kitapları da yok; herkes seyirci. 3
Okulumuz, 1 köyümüz ve 1 mezramız var.
Medyatik olmak bize uymaz ama tek duyarlı
olan da yine biziz.
2- Birçok ülkede çocuklara ilkokulda yüzme
dersi veriliyor, bizim üç tarafımız
denizlerle çevrili
olmasına karşın çocuklarımız kanalizasyon
çukurlarına düşerek boğuluyor.
3- Hava kirliliğini engellemek için
belediyeler Türkiye’de çıkarılan kömürün
şehirlerde satışını engelliyor ancak diğer
tarafta seçim yatırımı olarak kendi eliyle
dağıtımını yapıyor ve akciğer kanserini
tetikliyor.
4- Ormanlar yakılarak imara, altın aramaya
ve nükleer santral inşaatlarına açılıyor,
idareciler “verelim kurtulalım” anlayışını
sergiliyor.
5- Bir çok ülke tarım politikalarını
geliştiriyor,
bizde ise ekmeyen köylüye destek, ekenlere
de köstek olunuyor.
6- Dünya, çalışkan beyinlerini
ödüllendiriyor.
Bizde ise ya intihar! ettiriliyor ya da
uçakları kaza geçiriyor.
7- Ülkeler azalan su kaynakları için çaba
sarf ediyor. Bizim dört bir yanımızdan su
fışkırdığı halde kuraklık çekerek yağmur
duasına çıkıyoruz.
Büyük İnsanlık
Büyük insanlık
gemide güverte yolcusu
trende üçüncü
mevki
şosede yayan
büyük insanlık.
Büyük insanlık
sekizinde işe gider
yirmisinde
evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.
Ekmek büyük
insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük
insanlıktan başka herkese yeter.
Büyük insanlığın
toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var
büyük insanlığın
umutsuz
yaşanmıyor.
Nazım HİKMET
 Sanıyorum
epeyidir bir duyguya haksızlık etmekteyiz.
Neredeyse, beşinciden sonra gelen altıncı
kız çocuğu benzeri bir ihmale uğratmaktayız
sanki. Tevekkül ile geçmekte ya yıllarımız.
Sabretmekte, umut etmekte, ertelemekteyiz ya
hep… Anlayışla karşılayıp, olgun
davranmaktayız ya, şöyle bir durum çıktı
ortaya; bir lokma için uygun bir ense
arayanın aklına hemen biz geliverir olduk…
Endüstriyel futbolun “terbiye etme”
anlayışının mahkûmu oluverdik farkına bile
varamadan…
Evet; “isyan” üzerine konuşmaktayım.
Sorumluluk anlayışını sosyalleştirip tribün
geneline yaymak üzerine epeyi bir yol kat
ettiği tartışmasız Beşiktaş taraftarının
isyanı üzerine. Bilinçli bir taraftar
kitlesi olarak varlığı ile takımına etkili
bir destek sunan, gerektiği anda takımı
ateşleyip harekete geçiren, kelimenin tam
anlamıyla on ikinci adam işlevini gören bir
taraftar kimliği bu sözünü ettiğim. Öfkesini
kontrol edebilen, edemeyenler üzerinde
etkili bir otokontrol kuran ve dolayısıyla
destek olayım derken köstek olmanın önüne
geçebilen… Lakin, bu vurgunun dozunu ağır
kaçırıp terazinin öbür kefesini çok ihmal
ediyoruz galiba. Beşiktaş İnönü stadı gelen
her konuk takım için zevkli bir maç
yapabileceği ortam haline gelmiş durumda
sanki.
Beşiktaş taraftarının her kesim tarafından
kabul edilen yaratıcı kimliği ile terazinin
diğer kefesini de doldurmasının zamanıdır.
Doğru protesto yöntemlerini bulup
geliştirmek artık bir ihtiyaç haline
gelmiştir. Hakaret ve tehdit içermeyen bir
hiddete, şiddet içermeyen bir isyana ihtiyaç
bulunmaktadır. Nasıl ki takıma verilen
destek tüm stadın kolektif çabası ile işe
yarar hale geliyorsa, yanlışlıklara karşı
verilen tepki de ancak ortak bir tavrın, tek
bir sesin eseri olursa muhatabına
ulaşabilecektir. Protesto yöntemlerinin
geliştirilip zenginleştirilmesi ve taraftar
öfkesinin kabardığı anlarda uygulamaya
konulmasının çok yönlü kazanımlar getireceği
aşikardır. Öncelikle, taraftarın dev bir
koro halinde, orta  k
aklın ürünü olarak ortaya koyduğu bir
protesto kendi takımımız içinde bir
kenetlenme sağlayacaktır. Bunun eksikliğini
sanıyorum hepimiz fark etmekteyiz. En yakın
örneği Sivas maçında yaşandı hatırlarsınız.
Üç dört Sivas’lı oyuncu Serdar Özkan’ı taç
çizgisinin üzerinde tartaklarken ne kadar az
sayıda takım arkadaşının, ne kadar sonra
kendisine sahip çıktıkları hiçbirimizin
gözünden kaçmadı. Hele geçen sene Bursa maçı
sonrasında Egemen’in yine Serdar Özkan’ı
tokatlarken yanında bir tek takım
arkadaşının olmadığını gösteren o fotoğraf
karesini hatırlamak bile hüzün verici.
Dolayısıyla, gol atılınca veya galip
gelinince paylaşılan sevinç kadar, saha
içindeki zor zamanlarında arkadaşlarına
sahip çıkan bir dayanışma ruhunun hızla
gelişmesi gerekmektedir. Bunu sağlayacak
önemli unsurların başında aidiyet duygusu
gelir. Yıllardır transfer döneminin
şampiyonu olmak saçmalığı, oyuncuların ve
taraftarın önemsediği ve benimsediği kimi
futbolcuların insani ve mesleki değerler
hiçe sayılarak gönderilmiş olmaları,
kalanlar içinde bir çekingenlik ve mesafe
duygusunun oluşmasına yol açtı. Binlerce
taraftarın, takımın içine düştüğü zor
zamanlarda ortak akıl ile hareket ediyor
olması, futbolcuda da ciddi bir güven
duygusunun oluşmasına katkı sağlayacaktır.
Kendisini bulunduğu yere ait hissetmesini
kolaylaştıracak ve bu aşınmanın
giderilmesine yardımcı olacaktır...
Kolektif protestonun bir başka sonucu ise,
bireysel tepkilerin azalmasını sağlamakta
kendini gösterecektir. Böylelikle, hâkim
olunamayan öfkenin bir sonucu olarak sahaya
paraydı, çakmaktı ve hatta ayakkabıydı
atmaya gerek kalmayacaktır. Bilinecektir ki,
saha içinde yaşanan bir haksızlığın hesabı
binlerce taraftarın tepkisi ile derhal
sorulacaktır. Kendisine ve öfkesine hâkim
olamayan birkaç kişinin, aylara hatta
yıllara yayılan emekleri heba etmesinin
büyük ölçüde önüne geçilebilecektir.
Bireysel tepki gösterilerinin hiçbir işe
yaramadığı herkesin ortak kabulü ise,
kendilerini ve öfkelerini kontrol edemeyen
veya kahraman olmak isteyen bireylerin
cesaretlerinin mutlaka kırılması
sağlanmalıdır. Bunun en önemli yollarından
birisi de bireyselliği reddeden ya da ona
gerek bırakmayan kolektif tepki
organizasyonlarıdır.
Ortak isyan ve protestonun gücü, herkesin
haddini bilmesini de sağlayacaktır. Beşiktaş
İnönü Stadında, on binlerce Beşiktaş
taraftarının önünde hiç kimse, Beşiktaş
takımının kaptanını tartaklamaya cüret ve
cesaret edemeyecektir. Hiç kimse bu tür
davranışlarla Beşiktaş taraftarını
kışkırtarak, Beşiktaş’ı taraftarından
kopartacak cezalara yol açacak bireysel öfke
patlamalarından medet umamayacaktır.
Son zamanlarda, gerek bireyler üzerinde ve
gerekse takım hakkında uygulanan ceza
yaptırımları, bir ölçüde Beşiktaş
taraftarının isyancı/protestocu yanını
törpülemiş gibi görünüyor. Yeni cezalardan
haklı olarak çekinen taraftar, saha içine
dönük müdahalesini tek ayaklı yani takımına
destekten ibaret olarak sürdürmekte. Oysa ki
Beşiktaş taraftarı, ceza yaptırımına
sebebiyet vermeyecek protesto yöntemlerini
geliştirebilecek yaratıcılığa sahip.
Haksızlıkların ve yanlışlıkların uygar bir
tavır içinde hesabını sorabilmek için anında
organize olabilmenin pratiği sağlanmalıdır.
Bu eksiklik giderildiğinde, tribünde
taraftar, saha içinde takım iki ayağının
üzerinde daha sağlam durabilecektir.
Bu röportaj için Berk Karahan’ı seçmemin
asıl sebebi kendisidir. Sıcakkanlı oluşu,
insanlarla olan yakın diyalogu beni bu
röportajı yapmama itti. Nasıl yapacağım ,
nasıl edeceğim derken ; günümüzün önemli
araçlarından İnternet yetişti imdadıma. Berk
Karahan ile daha önceden konuşmuşluğumuz
zaten vardı. Konuyu ona açtım , seve seve
yapabileceğini söyledi. Soruları hazırladım
ve mail yolu ile kendisine ulaştırdım. En
sonunda aşağıdaki metinler ortaya döküldü.Bu
röportajın altından kalkabileceğimi
düşünmüyordum aslında fakat ağabeylerimin
desteği ile başardım sanırsam. Neyse daha
fazla uzatmadan röportajla sizleri baş başa
bırakayım diyorum. Haydi ! iyi okumalar.
Berk Karahan
nasıl bir Beşiktaş’lıdır ve nasıl Beşiktaşlı
Oldunuz ?
Bana bu onuru verdiğiniz için asıl ben
sizlere teşekkürü borç bilirim. Klasik
olacak ama herkesin Beşiktaş’lılığı
kendinedir ve herkes kendine göre en iyi
Beşiktaş’lıdır. Yani en iyi Beşiktaş’lı
benim.
Beşiktaş’lı olmam ise gerçekten çok ilginç,
çünkü ailemde hiç kimse Beşiktaş’lı değil.
Babam küçükken Fenerbahçe, dedem ise
Galatasaray maçlarına götürürmüş ama ben
siyah beyaza gönül vermişim. Kaldı ki evde
annem ve ablam da Galatasaray’ı
desteklemekte, zaman zaman bana da baskı
kurmaktadırlar. Anne ve baba tarafına
baktığımızda daha da ilginç bir rakam var.
“0…” Evet bizde hiç Beşiktaşlı yok benden
başka. Sanki mucize çocuk gibiyim ki hayat
hikayemde Beşiktaş’lı olmam kadar enteresan.
İyi ki
Beşiktaş’lı olmuşsunuz ve bize bu kadar iyi
bir Beşiktaşlı ile tanışma fırsatını
vermişsiniz; ne mutlu size , ne mutlu bize…
Spora ilginiz nasıl başladı; Hobileriniz ve
ilgi alanlarınız neler ?
Öncelikle spora başlangıçta ailenin rolünü
belirtmek istiyorum. Bu anlamda kendi
ailemde a-z’ye herkesin sporcu olması çok
önemliydi. Annem ve babamdan tutun da
teyzemlere, kuzenlerime kadar herkes milli
sporculuktan milli antrenörlüğe kadar
çeşitli branşlarda Türk sporuna hizmet
etmişler ve sporun güzelliklerini öğrenmem
için 5 yaşındayken beni jimnastiğe
başlatmışlar. Bunu takip eden yıllarda
yüzme, hentbol ve basketbol sporlarına
eğitim amaçlı katıldıktan sonra STFA
kulübünde ilk basketbol deneyimlerimi
yaşadım. Kendimi bildim bileli sporun
içerisindeydim anlayacağınız. Baksanıza
işim, aşkım, yaşantım ve eğitimim hatta
okuduğum üniversite bile sporla bağlantılı.
Hobilerim ise takdir edersiniz ki genellikle
spor ile alakalı.Özellikle yazın üst
seviyeye çıkan yüzme ve sörf aşkı geçtiğimiz
yaz dalış tutkumu öğrenmemle beraber denizin
altını keşfetmek için inanılmaz bir istek
uyandırdı bende. Bunların dışında seyahat
etmek ve herkeste olduğu gibi uçsuz bucaksız
internet gezintileri vazgeçilmezlerim
arasında.
Eski
basketbolcu olduğunuzu biliyoruz. Bize biraz
Basketbol hayatınızdan bahseder misiniz ?
Basketbola ilk olarak STFA kulübünün spor
okulunda başlamışım.Tabii buradaki tercih
salonun evimize çok yakın olmasıymış ancak
zaman içinde fiziki yapımın hızla gelişmesi
ve oyun zekamın oluşması (ilk antrenörüm
öyle derdi) STFA salonunun bana küçük
gelmesine neden olmuş. Tam o sırada
Galatasaray’dan gelen teklif özellikle
annemi sevinçten havalara uçururken bana pek
de cazip gelmemişti. O yıllarda Beşiktaş ise
antrenmanlarını şu an 2 adet gökdelenin
bulunduğu Fulya’da yapıyordu. Beşiktaş’la 2
hafta antrenmana katıldıktan sonra ulaşım
sorunu sebebiyle Taçspor’a transfer oldum.
Yıldız ve genç takım seviyelerini bu kulüpte
oynadıktan sonra lise son sınıfta Taçspor A
takımı kadrosuyla 2.lig müsabakalarında yer
aldım. Yine aynı dönem Genç Milli Basketbol
takımımızın aday kadrosunda mücadele etme
zevkini yaşadım. Ancak ardı ardına gelen
sakatlıklar sebebiyle aktif spor yaşantımı
noktalamak zorunda kaldım.
Beşiktaştaki
Hentbol Maceranız Nasıl Başladı ?
Bundan tam 7 sene, önce 2001 ekiminde
kulübün kapısından ilk içeri girdiğimde 17
yaşında bir çocuktum. Ne iş hayatını biliyor
ne de insanlarla konuşmayı. Düşünsenize..
Liseden mezun olmuş ve üniversite sınavında
aradığını bulamamış bir çocuk. Tabii ki o
yıllarda kulübe ofis boy olarak girmiştim.
Hentbol şubesinde getir götür işleri
yapıyor, bir yandan basketbol hayatımı
sürdürmeye bir yandan, üniversite sınavına
tekrar hazırlanmaya ve öte yandan da ailemin
geçimini yapmaya çalışıyordum. Ardından her
geçen yıl bir önceki yılın tecrübesini
yutarak basamakları tırmanmaya başladım.
Önce Marmara Üniversitesi Spor Akademisi
Antrenörlük Bölümünü kazandım, ardından
8.ayımda terfi ederek şu anki görevime
getirildim. Bu yaşıma rağmen ardımda
bıraktığım her bir gün ile Beşiktaş Kulübüne
yaptığım hizmetlerden dolayı gurur duyduğumu
belirtmek isterim. Bu 7 seneye öyle anılar
sığdırdım ki anlatmakla tükenmez.
Hentbol
Takımımızın bu seneki durumunu nasıl
görüyorsunuz ?
Öncelikle takımımızın miladı diyebileceğimiz
bir süreci kısaca süzmek ve bu dönemi bilmek
zorunda olduğumuzu düşünüyorum.Bu süreçte en
önemli başrol 16 senelik kaptanlığı boyunca
tek madalya bile alamayan ancak menajerliğe
başlamasıyla beraber tüm kupaları ardı
ardına havaya kaldırma mutluluğunu bizlere
yaşatan Bilal Eyüboğlu’na aittir.Bu sezonda
geçtiğimiz 4 sezondaki gibi Beşiktaşlılara
layık ve adam gibi adam olan sporcu ve
antrenörlerle yola çıktık.Geçen sezon kıl
payı kaçan şampiyonluğu tekrar sizlere
armağan etmek için takımımıza 3’ü yabancı
toplam 5 oyuncu takviyesi yapıldı.Bu
sporcular minimum çift haneli rakamlarda
kendi ülkelerinin milli formalarını giymiş
ve önemli şampiyonalarda madalya şerefi
yaşamış sporculardır.Sezon başından bugüne
kadar geçen süreçte ise takımımız Türkiye
Kupası 1.Turunda oynadığı 3 maçta tüm
rakiplerini mağlup etmiş ligde ise oynadığı
5 karşılaşmanın tamamından galip
ayrılmıştır.Sonuna kadar inanıyorum ki mayıs
ayında oynanacak olan playoff müsabakaları
sonuncunda ekibimiz tekrar zirveyi teslim
alacaktır.
Amatör
branşlarımız sizce yeterli durumda mı ve
geliştirmek için hangi yollara başvurulmalı
?
Şunu belirtmek isterim ki Beşiktaş Türk spor
tarihinde her zaman lokomotif konumunda
olmuştur. Tabii ki diğer büyük
kulüplerimizde aynı şekilde Türk sporuna yön
vermişlerdir ancak faaliyet gösteren
branşların çeşitliliğine baktığımızda
Beşiktaş’ın daha farklı bir yerde olduğunu
görmemiz gerekir. Takım sporlarına
baktığımızda hentbol şubesi ne
Galatasaray’da ne de Fenerbahçe’de yoktur.
Belki bizden çekindiklerinden belki farklı
sebeplerden bu branşta yoklar ama hentbolü
hak ettiği noktaya getirmemiz için bu iki
ezeli rakibimizi ve ebedi dostumuzu hentbole
kazandırmalıyız. Beşiktaş olarak amatör
branşlarımızı geliştirmek istiyorsak
yapılması gereken en önemli şey her
takımımızı şirketlere isim hakkını korumak
şartıyla satarak mali olarak bu yükü
azaltmak olmalıdır. Bugün İspanya’nın köklü
kulübü Barselona bile hentbol takımının
hakları bir şirkete devretmiştir ancak
baktığımızda bu takım her sezon liginde ilk
3 sırada yer alan, Şampiyonlar Ligi’nde en
kötü yarı final oynayan ve sekiz bin kişilik
hentbol salonunu fazlasıyla dolduran bir
takım. Ayrıca Barselona’da bizdeki kadar
fazla branşta yok. Sadece futbol, hentbol,
basketbol ve hokey takımları var. Buna
rağmen futbol haricindeki tüm branşların
bütçeleri satıldıkları şirketler tarafından
karşılanıyor ve bunu yapan dünyanın en
zengin kulüpleri listesine her sene ilk 5’te
olan Barselona. Hani İnönü çimlerinde
yatan..
Takımımıza
tekrar başarılar diliyoruz.
Taraftar
konusunda şikayetleriniz var mı ? Varsa
neler ?
Taraftar konusunda şikayet demesek bile
biraz sitem ve burukluk var diyebiliriz.O da
tabiiki kulübümüzün en başarılı,galibiyet
yüzdesi en yüksek olan hentbol takımını
yalnız bıraktıkları için.Ancak bu sözüm
bizleri desteklemeye gelen taraftarlarımıza
değil.Burada altını çizerek belirtmek
istiyorum ki bu konuda Halkın Takımı bizler
için en önemli itici güç konumunda.Özellikle
İzmir ve İstanbul’da oynadığımız maçlarda
müthişler.
Geçen sezon 9’da 9 giden İzmir’i İzmir’de
hem de oldukça eksik bir kadroyla yenmemizi
sağlayan yine onlardı. Sonuçta tiyatro,
seyircisi olmadan hiçbir anlam ifade etmez..
Biz de size
katılıyoruz tabiİ…
Hentbol’ün
amatör branşlar arasındaki yeri sizce nedir
?
Yanlış anlaşılmasın ama hentbol Beşiktaş
Kulübünde takım sporları içerisinde en fazla
kupayı kaldırmış ,en iyi galibiyet yüzdesine
ulaşmış tek branş. Özellikle 2004 – 2005
sezonunda oynadığı 22 lig, 5 Türkiye
Kupası,1 GSGM Kupası ve 12 özel müsabakanın
tamamından galibiyetle ayrılarak imkansızı
başarmış bir şubeden söz ediyoruz. Bu
başarıyı takip eden yıllarda buna, Avrupa’da
ilk 16 ve daha nice namağlup
şampiyonluklarda eklendi. Avrupa’da ilk
16’ya başarı dememin sebebi ise Avrupada’ki
rakiplerimizin on binlere ulaşan taraftar
sayıları ve milyon dolarlık bütçeleridir.
Endüstriyel
futbol hakkında düşünceleriniz neler ?
Baktığımızda sadece futbolun değil bugün
hemen hemen bütün branşların futbol gibi
çılgın paralara hükmettiğini görebiliriz. Bu
anlamda sponsorların ve medyanın bu sektöre
daha fazla destek olmaları hiç şüphesiz bu
pastayı daha da büyütecektir ancak bu
büyümenin sağlıklı ve planlı bir şekilde
kontrol edilmesi gerekmektedir. Beşiktaş
olarak ele aldığımızda bu pastadaki payımızı
büyütmek için ismimizi markamızla ve
başarılarımızla büyütmeli ve taraftarımızı
buna ortak etmeliyiz. Ne kadar talep
alırsanız o kadar büyürsünüz. Yani taraftar
ne kadar ilgi gösterirse o kadar
sevilirsiniz. Burada taraftara düşen en
büyük görev kombine kart alarak takımına
destek olmaktır. Buna gücü yetmiyorsa eğer
en azından bir atkı alıp yinede kulübüne
katkıda bulunmalıdır.
Tabii ki
de…Atkı taraftarın isyanıdır…
Atkısız
olmaz.
Sizce
endüstriyelleşme hentbola da yansımış
durumda mı ?
Türkiye’de şu an için bunun örneklerini pek
göremiyoruz ama avrupaya baktığımızda
akıllara durgunluk verecek örnekler var.
Mesela Almanya’nın Kiel takımında forma
giyen Nikola Karabatiç’in yıllık kontratı
tam yedi yüz seksen bin euro. Reklam ve
sponsorluk gelirleri ise bir
milyon euro civarında. Almanya’da her
hentbol takımı sezon başında kombine bilet
satışlarından ciddi gelirler elde ediyorlar.
Tabii bu durum ve bu rakamlar sadece
Almanya’ya has değil. İspanya, Danimarka,
İsveç, Norveç, Macaristan gibi ülkeler de
Almanya’daki rakamlara yakınlar. Bu
rakamları Türkiye’de duymamız mümkün değil.
Avrupa’da takımların bütçeleri milyon
eurolarla telafuz ediliyor ve maçları naklen
yayınlarla tüm ülkeye veriliyor. Taraftar
ise farklı bir konu. Bu seneye kadar
gördüğüm en az seyircili Avrupa kupası
maçında rakibimiz kendi sahasında iki bin
kişiye oynamıştır sanırım.
Bunlar
gerçekten önemli konular. Biz ise 100 kişiyi
zor topluyoruz. Neyse geçelim Futbol’a;
Futbol takımımızı nasıl buluyorsunuz?
Ligdeki gidişatı hakkında düşünceleriniz
neler ?
Fazla söze gerek yok sanırım.Mustafa Denizli
şampiyon yap bizi...
Bu
yönetim ile biraz zor gözüküyor fakat Güzel
günler yakındır elbet .
Halkın
Takımı sitesi hakkında neler söylemek
istersiniz ? Sizi bir ara aramızda
görüyorduk , fakat sonra göremez olduk.
Geçtiğimiz yıllarda hentbol takımımız
hakkından her hafta çeşitli bilgileri
sitenizde sizlerle paylaşıyordum. Ancak BJK
TV’de almış olduğum görevlerle beraber pek
boş vaktim kalmayınca üzülerek yazılarıma
ara verdim.
Okurlarımıza
iletmek istediğiniz son bir mesaj var mı ?
Hentbol takımımızı yalnız bırakmayın.Onlar
sizlerin desteğini fazlasıyla hak ediyorlar.
Teşekkürler…
Gönüllerin şampiyonluğunda açık ara önde olan
çArşı olarak kâh Kazdağlarını delmek isteyenlere
attık gollerimizi, kâh yerel yönetimlere; kâh
bakanlıklara attık, kâh sahtekarlara, hırsıza,
huysuza, uğursuza…
Gönüllerde ki şampiyonluk kolay gelmedi…
Saha parsellenmişti artık. Refleks kaabiliyeti
artmış, bölgesellikten uzak genele yayılmış bu
tavır iyinin, doğrunun, güzelin, mazlumun
yanında kolayca yer alabilmekteydi.
Yerel birikimin ses bulduğu noktalarda çArşı …..
da kArşı deniliyordu artık her yerde.
Kâh emekçinin gardına destek oluyordu
meydanlarda, Kâh yaşlıların yüzünde tebessüm
oluyordu huzurevlerinde; hatırlanmak istedikleri
anlarda…
Tam saha presle dahası kovalanırken; çağrı bu
kez çoook uzaktan, YILMAZ (yumurtakafa) YILGIN
kaptandan geldi:
''Forvetler hazır; bu kez uzun atın pasları;
VAN'daki yavru kartallar desteğinizi
beklerler…''
Bu kez yerel değil genel hareket etmek
gerekiyordu, organize olmak gerekiyordu. Katılım
büyük olmalıydı amaca ulaşmak adına.
Yapılan ilk atak gol olmasa da gönüllerde hoşluk
yüzlerde tebessüm yaratmıştı.
Peşinden kısa sürede ikinci atak geldi.
Daha organize ve daha katılımcıydı ancak gole
yetmiyordu çabalar.
Biz BEŞİKTAŞ taraftarıyız.
Daha iyisini yapabilmeliyiz; yaparız da…
Kaptan gaz veriyor pes etmemize fırsat
bırakmıyordu:
''Dost yüzüne tebessüm de ibadettir…''
Dört yanda mücadele veriliyor yavru kartalların
İhtiyaçları toparlanmaya çalışılıyordu.
Emek veren destek olmak isteyen herkes çabalıyor
ancak VAN'daki forvetlere gol pası etkili
şekilde ulaşamıyordu.
Topu forvetlere hızlı ve etkin bir şekilde
aktaracak bir orta saha lazım derken…
 kapıverdi
10 numaralı formayı ve ''Ben bu formayı bir
kuruş almadan giyerim'' dedi.
Gönlümüzdeki yeri ayrıdır gayri Yurtiçi
Kargo'nun;
sağ olsunlar var olsunlar…
Şimdi birlik olma, BEŞİKTAŞ taraftarının gücünü
gösterme vaktidir.
''YARİN YANAĞINDAN GAYRİ HERŞEYDE HEP BERABER''
dedik bir kez…
Yavru kartallar VAN'dan destek bekliyorlar.
“SİYAAH !” haykırışlarına dostlarımızın “BEYAZ
ULAN!” diyebilmek için, dost yüzüne tebessüm
için bir el de sen
 Ekonomi
dediğin iki uçlu bir değnek (ti)…
Bir ucu üret diğer ucu tüket.
Ne zaman üretmeden tüketen aracı tayfası
dahil oldu sürece, bizim değnek kırıldı da
kırıldı. Birçok kıymık çıktı ortaya. Neydi
bu aracı tayfasının marifeti derseniz “Siz
üretin biz satarız” dan ibaret basit bir
eylem. Üretmeden tüketen ve karşılığında
komisyon alarak sermaye biriktiren bu sınıf
gitgide elinde şişen birikimini tüketimi
körükleyip üretimi zorlayarak tolore etmeye
kalksa da doğal bünyeye yaptığı bu
müdahaleyle dengesi bozulan ekonomi bu uru
daha fazla taşıyamadı. 20. yüzyılın ilk
çeyreğinde bir kere, ortalarında bir kere
daha olmak üzere iki kez patladı. (1. ve 2.
Dünya savaşları). Tıpkı şişen
bilgisayarınızı resetleyerek kurtaramaz hale
geldiğinizde yaptığınız formatlama işlemi
gibi, herşey silbaştan oldu.
Yüzyılın sonlarına doğru kapitalizm yeni
biçimine evrildi. Emperyalizmin son moda bu
giysisinin adı globalizm, yani üç kağıt
ekonomisi. Nedir bu üç kağıt ekonomisi?
Borsa kağıdı-Faiz kağıdı ve Döviz kağıdı. Bu
sayede sermayenin son derece dinamik bir
biçimde el değiştirme hızı kazanmasıyla
adına küçük yatırımcı denilen martıların
ellerindeki üç kuruşa da bu üçkağıtla göz
dikti kapitalizm. Üretimle neyin uğraşmaktan
daha kolay, manipülasyona daha elverişli ve
karlılığı üstdüzeyde bir sistem.
 Neden
martı diyorum. Balıkçılar gırgır ağlarını
toplarlarken birkaç ton balık ana torbada
vıcır vıcır oynaşırken içinden sıçrayan
önemsiz miktarda balık çevrede uçuşan
martılarca toplanır. Onlar balıkçılar
sayesinde beslendiklerini sanırlarken
bilmezler ki kaynakları çatır çatır
sömürülüp tüketilmekte. Şimdi kolayca
buldukları birkaç beleş balığa kanıp
deryadaki asıl madenlerinin çalındığını
görememekteler.
Kapitalizmin bu saadet zinciri de artık
kopma sinyalleri vermeye başladı
biliyorsunuz. Bu üçkağıt ekonomisinin
pisliği bizlerin karnımızı doyurduğumuz ve
adına reel ekonomi denilen asıl
üretim-tüketim ekonomimizi de vurdu ama
maalesef geçmedi. Bunu temizlemenin tekyolu
görünüyor artık “savaş ekonomisi” Yani 3. ye
hazır olalım ve Einstein’in şu sözünü
hatırlayalım. “3. Dünya savaşı nasıl olur
bilemiyorum ama 4. Dünya savaşının taş ve
sopalarla olacağını iyi biliyorum…”
Şimdi bu arsızlığın bazı yansımalarına
dikkat çekmek istiyorum. Yani konuyu biraz
düze, gündelik hayatımıza indirelim.
Reklamlar;
Geçmişte birara değinmiştim. Bir mutfak araç
gereçleri reklamında reklam sloganı şöyle
kurgulanmıştı. “Siz bu mutfağa layık
olabilmek için neler yapardınız?..” Bu ahlak
düşkünlüğü aslında bizleri nerelere
taşımakta bir görelim. Japonların bir
oyuncağı vardı bir dönemler hala var mı
bilmiyorum. Minik bir elektronik zımbırtı;
neymiş? Kedi köpek besliyorsun. Ya da bitki
ya da balık ne bileyim. Belli saatlerde
mamasını vereceksin, çişini yaptıracaksın,
uyutacaksın vs.vs. İyi bakmazsan ölüyor chip
kurusu. Geçenlerde TV de gördüm, koca bir
köpek pazarlıyorlar. Birebir boyutlarda
bildiğiniz oyuncak köpek. İngilizce olmak
şartıyla komutları dinliyor. “Speak”
diyorsun “Hav” diyor. Kemiği burnuna tutunca
(Bu arada kemik de sahte tabii) koklayıp
sonra ağzına alıyor. Kuyruk sallıyor vs.vs.
Ne güzel… Yemesi yok, içmesi yok; gürültü
yaptı derdi yok; kenesi, piresi yok; tüyü
dökülmez. Ölmez ki üzülesin; bozuldu mu al
yenisini. Sahte hayvanlara sahte sevgiler…
İşin başka boyutları da var. Bu kez bir
inşaat şirketi reklamı. Boğazda oturuyorsun
mis gibi ana!... Köprü uçup gidiyor. Ağaçlar
gidiyor. Camii gidiyor. Tekneler gidiyor.
Fonda yatakodası sesiyle bezirganın biri
sesleniyor bizlere. “Boğaziçini ne
yapacaksınız artık aynısı falan yerde
fişmekan sitesinde. Aha buyrun size çakma
boğaziçi…” Antalya’da Ruslar bir otel
yaptılar. Yedi yıldızlı. Yok Kızkulesi, yok
Venedik kanalları, yok Pizza kulesi…
Hele bir meyve suyu reklamı var ki tam
anlamıyla zirve.
Çocuk meyve ağaçlarını görüyor, canı istiyor
ama olmaaz… Ağaç tehlikeli, ağaç pis, ağaç
dışarılarda, ne idüğü belirsiz doğanın ta
göbeğinde. Oysa falanca meyve suyu size öyle
bir ürün sunmakta ki ağaçtaki meyveden daha
iyisi, daha gerçeği! Ver parayı al iç işte.
Ne işin var ağaçların tepesinde. Düşer
kırarsın bir tarafını. Hem karton kutularda
ki bizim ürünümüz daha doğal! Çüüşşşş.
Ayrıca da Yuh.
Herşey hızla tüketildi, bitirildi ve
bitirilmekte. Sevgiler ehlileştirilip
yöneldiği hedefler sahteleştirilmekte.
Takımını seven taraftar bile evinde kedi
köpek besleyen hayvanseverler kadar demode
ve çevre için rahatsızlık verici kabul
edilmeye başlandı. Onlara sevdalarının
birebir çakmaları sunulmakta ki sevgilerde o
yöne evrilsin, kimseciklere bir zararı
dokunmadan akıllı uslu sevmelerini icra edip
ceplerindekileri sökülsün. Çünkü çakma sevda
objeleri son model ileri teknoloji
endüstriyel ürünler olduklarından masrafları
ve maliyetleri de yüksek oluyor haliyle.
Bütün bunlar tezgahlanıp ince ince
kurgulanırken, pireler berber ve develer
tellal kadrosunda sanatlarını şevkle icra
etmektelerken, birileri çıkıveriyor ortaya
gündoğdu diyerek, orijinal sevdalarıyla;
bayrak açıp yürüyor, bağırıyorlar,
dövüşüyorlar…
Diyorlar
ki; Alın kupalarınızı başınıza çalın.
Diyorlar ki; Hak, adalet, müsavat
(eşitlik)…
Diyorlar ki; Şerefli ikincilik…
Diyorlar
ki; Hakkımız… Şerefimiz…
Diyorlar ki; Siz o yandaysanız biz bu
yandayız…
Diyorlar ki; Son barikati
geçemeyeceksiniz…
Ve diyorlar ki;
Alın son
model oyuncaklarınızı, borazanlarınızı…
Alın
köpeklerinizi, bekçilerinizi,
büyüklerinizi, küçüklerinizi…
Şifreye,
kilide vurun sevgilerinizi…
Defolun
gidin ulan…
Biz;
Aşkımızın bembeyaz kalması uğruna
Hepimiz
siyahız ulan…
ÖLÜMLE YAŞAMI AYIRAN ÇİZGİ
SİYAHLA
BEYAZI AYIRAMAZ Kİ…
Ayırabilir mi?
 Çinliler'in
kendilerine münhasır bir kültürleri vardır.
Hikayeleri, efsaneleri, edebiyat ve sinemaları
ile dünyada özel bir yere haizdirler. Ancak beni
en çok etkileyen üretimleri, müzikleridir. Hele
ki şu "Erhu" denen çalgıları yok mu, adeta
büyülenmişlik,
dünyanın dışına çıkaran bir esriklik duygusu
uyandırır dinleyenlerde...
Dünya üzerinde bu derece acıklı, yürek
kanatan, yaralayıcı bir sesi çıkaran ikinci
bir müzik enstrümanı olduğunu zannetmiyorum.
Erhudan yükselen nağmeleri duyduğunuz andan
itibaren, bulunduğunuz yerde kalamazsınız
asla. Geçmiş, gelecek, yaşanmışlıklar
yaşan(a)mamışlıklar, hayallerle yüklü
düşüncelerin okyanusuna salmıştır çünkü daha
ilk tınısından kelli erhu sizi...
En neşeli,mutluluk hislerini yansıtıcı
iddiasında olan melodiler dahi yumuşayarak,
hafif bir melankoli ile harmanlanarak ulaşır
erhudan kulaklara...
İşte İnegölspor tribünleri, erhunun
sarhoşluğundan kurtulamamıştır asla.
Beklentiler, şehrin ve kulübün potansiyeli;
yönetici durumunda bulunanların
hedeflerinden yukarıda olmuştur her zaman.
İnegölspor tribünleri yıllarca, bulundukları
ligin üzeri kalitede topçuları izlemiştir.
Bu oyuncular ise yönetim basiretsizlikleri
nedeniyle hep üst liglere yol almışlar fakat
takım daima altlarda debelenmeye mahkum
olmuştur. Örneğin şu an Süper Lig'de boy
gösteren Umut Bulut, Ayhan Akman, İsmail
Güldüren, Gökhan Güleç, İbrahim Dağaşan,
Metin Akan, Şener Aşkaroğlu ve bunların
haricinde ondan fazla topçu İnegöl İlçe
Stadı'ndan parlattılar yıldızlarını ilk
olarak.
Bunlara gol krallıkları yaşamış Okan Yılmaz
ve daha bir çok TFF 1.Lig ve eski Süper Lig
topçusunu eklersek, sadece son 10 yıl içinde
İnegölspor'un kaybettiği değerleri belki
anlatabiliriz.
Bu durum da coşkunluk-durgunluk, büyük
sevinçler-hüzünler, zafer sarhoşlukları-hep
bir
yerlere gelip, ileriye gidememeden doğan
hayal kırıklıklarını iç içe yaşatmıştır
İnegölspor taraftarlarına.
Erhudan yükselen iç burkuntusu-coşkunluk
tınılarının kucaklaşması emsali duygular
yaşar İnegölspor seyircisi.
İşte, eğer bir gün İnegölspor Marşı
yazılacaksa, bu mutlaka erhu ile dile
getirilmeli. İnegölspor taraftarının
yaşadığı hayal kırıklıklarını başka hiç bir
insan icadı erhu kadar bire bir
dillendiremez çünkü...
DAMALI KARTALLAR
ŞAMPİYON…
 Satranç
Takımımızın sporcuları katıldıkları özel
turnuvalarda şampiyonluğu kimseye
kaptırmadı. 28 – 30 Kasım tarihleri arasında
İzmir Halkapınar Spor Tesisleri’nde yapılan
ve 100 kişinin katıldığı İzmir
Şampiyonası’nda sporcumuz Fethi Apaydın
birinci oldu.
İskenderun’da 1 – 4 Aralık tarihleri
arasında düzenlenen Milli Eğitim Türkiye
Satranç Şampiyonası’nda yıldızlar
kategorisinde mücadele eden Cankut Emiroğlu
şampiyonluğu kazanırken… Mert Yılmazyerli
gençler kategorisinde birincilik elde etti.

7 – 13 Aralık’ta Feshane’de düzenlenen
İstanbul Şampiyonluğu’nda şampiyonluğu
sporcularımızdan Erhan Tanrıkulu kazanırken,
Tutku Kahraman Maraşlı dördüncü oldu.
Kutlu olsun kartallarımıza…
JİMNASTİKÇİ
MİNİKLER DE ŞAMPİYON
28-30 Kasım 2008 tarihleri arasında
Bulgaristan'ın Burgaz Şehrinde düzenlenen 1.
Chernomoretz – Burgaz Ritmik Jimnastik
Turnuvası' na katılan Ritmik Jimnastik
Takımımız, 19 ülkenin yer aldığı turnuvayı
Minikler kategorisinde şampiyon olarak
tamamladı.
Jimnastikçilerimiz'den Dilara Ünbay, top ve
serbest stilde birinci olurken İrem Özdoğru,
lobutta birincilik kazandı. Selin Mutluç,
serbest stilde ikincilik elde ederken, İpek
Vardar top kategorisinde, Şule Süleymanoğlu
ise lobutta üçüncü olarak Ritmik Jimnastik
Takımımızı takım halinde birincilik
kürsüsüne taşıdılar.
Turnuvayı Ukrayna ikinci, Bulgaristan ise
üçüncü sırada tamamladı.
Civciv kartallarımızı kutluyoruz…
MASA TENİSİ GERİ
KALIR MI?...
Masa Tenisi Takımımız, 27-28 Aralık tarihleri
arasında Tozkoparan Spor Salonu'nda yapılan
İstanbul İl Birinciliği müsabakaları sonucunda,
rakiplerini yenerek İstanbul Şampiyonu oldu.
İstanbul İl Birinciliği'nde Akpınar'ı yarı
finalde eleyen Takımımız, finalde İstanbul
Büyükşehir Belediyespor ile karşı karşıya geldi.
Siyah-Beyazlılarımız, müsabakayı 3-0 kazanarak
İstanbul Birinciliği'ni elde etti.
Masa Tenisi Takımımız, Süper Lig'de de güçlü
rakibini 4-3'lük skorla mağlup etmeyi
başarmıştı. Bu arada ilk devresi tamamlanan
Süper Lig'de 4. sırada yer alarak ilk 8 içine
giren Masa Tenisi Takımımız, 28 Şubat'ta
başlayacak play-off'larda mücadele edecek.
Bileğinize sağlık çocuklar…
BEŞİKTAŞ
SİVASSPOR
Yeni teknik direktör Mustafa Denizli ile 8.
haftanın açılış maçına çıkacak olan lider
Beşiktaş’ta moraller yerindeydi. Süper
Lig’te, Anadolu’nun parlayan yıldızı
Sivasspor karşısında üç sezon boyunca kendi
evinde mağlup olan Karakartal bu kez umut
doluydu.Tribünlerde 30 bine yakın
taraftarımızla maça başladık.
Sağ kanattan başlayan Sivasspor akınında
yapacağı hamlede saniyelerle geç kalan Zapo,
altı pas önünde topla buluşan Mehmet
Yıldız’ın golünü bizimle birlikte seyretti.
Eğer Sivasspor gibi mücadele etmeyi seven
bir takım karşısında ipleri elinize çabucak
almazsanız, böylesine ucuz bir hatayı yapıp
yenik duruma düşerseniz, Dolmabahçe’den üç
senedir galibiyetle dönen takımın hırsına
katkı sağlamış olursunuz. Bu klişe kural
futbolun içinde her daim olacaktır.
Yenilen golden kısa bir süre sonra ise ceza
yayı üzerindeki klas paslaşmalar ve
Delgado’nun düzgün vuruşu ağlarla buluşunca
beraberlik geldi. Beraberlik golü sonrasında
akıllarda kalan tek gerçek; Beşiktaş’ın
kendi evinde hangi takıma karşı oynarsa
oynasın, koordinasyon sağlayınca
pozisyonlara girebilme potansiyelidir.
Nitekim ilk yarım saatte Sivasspor’un üstüne
orta alandan itibaren oyun kurarak
yüklenmeye başlandıysa da son vuruşlarda
Delgado’nun şutları hariç, bitiricilik
olmayınca Sivasspor’un direnişini, oyunu
soğutmasını, ani kontralarını engelleyemedi.
İkinci yarıya mutlak gol için çıkan Beşiktaş
gol üstüne gol kaçırdı. Nobre’nin müthiş
uğraşları ile pozisyon yaratması, Delgado
ile verkaçları alkış alsa da başka gol
gelmedi ve Beşiktaş İnönü’de 1-1’lik skorla
ilk puanını kaybetti.
KAYSERİSPOR-BEŞİKTAŞ
Süper Lig’in 9. haftasındaki rakip
Kayserispor’du. Bu sezon Fenerbahçe’yi
Kadıköy’de 1-4 yenip, Galatasaray’a kendi
evinde puan kaptırmayan Kayserispor’un
Beşiktaş ile yapacağı maç; Mustafa
Denizli’lin namağlup takımı için özgüven
tazeleme anlamı taşıyordu.
Başlama düdüğüyle birlikte iki takımında
dengeli, tedbirli bir stilden yana olduğu
gözlemlendi.Karşılıklı ataklar, hata kollama
ve rakibi oynatmama düşüncesiyle başlanan
müsabakanın ilk devresi golsüz beraberlik
sonlandı.
İkinci yarıda orta alanda topu ayağında
tutup, organize olmak isteyen Beşiktaş’a
karşı küme halinde pres uygulayan
Kayserispor, Beşiktaş’ı kaleye
yaklaştırmadı. Topa sahip olma ve pozisyona
girme yönüyle Beşiktaş, rakibine oranla daha
üstün olsa da maçın sonlarına doğru
Kayserispor yarı alanından atılan uzun topu
Sivok uzaklaştıramıyor, akabinde altı pasın
içine yapılan ortaya S. Kurtuluş
dokunamıyor, hata bekleyen Kayserispor
namağlup Beşiktaş karşısında son dakikalarda
bulduğu golle galibiyete ulaşıyordu.
Beşiktaş namağlup ünvanını Kayseri’de
yitirirken, taraftarlarını olası bir çöküş
sürecinin paranoyasıyla baş başa bıraktı.
BEŞİKTAŞ-KOCAELİSPOR
10. haftada Süper Lig’in alt sıralarından
kurtulmak isteyen Kocaelispor ile oynanacak
maçta Beşiktaş taraftarları mutlak galibiyet
ve gollü bir maç bekliyordu.Üç büyüklerin
taraftarları arasında son dönemlerde bol gol
görmeye hasret kalanlar, hiç kuşkusuz
Beşiktaş’lılardır. Ne hikmetse, Sivok ve
Zapo’nun transferleriyle toparlandığı
düşünülen Beşiktaş savunması, hata üstüne
hata yapmayı Kocaelispor maçında da
sürdürdü. Zapo’nun riskli pasında topu
rakibine kaptıran Cisse’nin hatası ve
Rüştü’nün telaşlı çıkışı sonucu Taner golü
atıverdi. Yenilen golün akabinde orta
sahadan itibaren koşuya başlayan Semavi’ye
Cisse yetişemeyince, Semavi sağ kanattan
yapılan ortaya kafa vurdu ve takımını
0-2’lik üstünlüğe taşıdı. Beşiktaş’tan fark
bekleyenler 0-2’lik şaka gibi neticenin
şaşkınlığını yaşadı. Neyse ki ilk yarı
bitmeden biri kaleye paralel giden ölü top,
biri de kaleciyle karşı karşıya olmak üzere
Delgado ve Holosko’nun ayağından iki gol
geldi.
İkinci 45’te Delgado’nun muhteşem golünü,
Nobre’nin alışık olmadığımız sağ ayak
dışıyla attığı nefis gol takip etti. Yenik
duruma düşünce gardı düşen Kocaeli’ye son
golü morale ihtiyacı olan Bobo attı.
Beşiktaş, Kocaelispor’a 5 gol birden atarak,
bu sezon Süper Lig’te yaptığı maçlardaki en
farklı skoru elde etti. Beşiktaş’tan farklı
galibiyet bekleyenler yanılmasa da yenilen
gollerdeki amatörce hatalar unutulmamalıydı.
BURSASPOR
BEŞİKTAŞ
Artık kaybetmeye tahammülü olmayan, bahane
gözetmeksizin kredisini tüketmeye başlayan
Beşiktaş’ta, zorlu maçlar zincirinin bir
başka ayağını kamuoyunca adrenalin
salgıladığı belirlenen Bursaspor deplasmanı
oluşturuyordu. Sezon başında iyi bir grafik
yakaladıktan sonra ağır ağır sendelenen
Bursaspor’un, Beşiktaş’tan alacağı galibiyet
yeşil beyazlı camiada dirlik sağlayacaktı.
Merakla beklenen mücadelenin ilk yarısında
Tello ve A. Tandoğan’ın kanatlara canlılık
getirmesi, Holosko’nun rakip yarı sahada
kendisini unutturması ve Nobre’nin
herzamanki gibi ileriye atılan topları
indirerek atak başlatması siyah beyazlıların
bilhassa ileri uçta kombinasyon
oluşturacağının göstergesiydi. İlk yarıda
Bursaspor kalesini abluka altına alan
Beşiktaş’ta kullanılan köşe vuruşları,
cepheden atılan şutlar, özellikle Tello’nun
ve Holosko’nun hücuma çıkışta üstün görev
hizmeti anlayışları görülmeye değerse de
Beşiktaş kalesi ilk yarıda Sercan’ın ve
Yusuf’un vuruşlarında tehlikeli anlar
yaşadı.
Karşılaşmanın ikinci devresine daha durgun
başlayan taraf Beşiktaş’tı. Bursaspor ilk
yarıdan daha cesur bir futbol sergiledi.
Bitime 25 dakika kala Mustafa hocanın her an
aktivasyon sağlayacak Nobre ile Holosko’yu
kenara alıp, bu sezon varlık gösteremeyen S.
Özkan ve formsuz Bobo’yu oyuna dahil etmesi,
maçın o anına dek adaptasyon sağlayan ileri
uç hattını kısır döngüye soktu. Onyedi kez
köşe vuruşu kullandığı maçı Beşiktaş 0-0
kapatarak 2 puanı daha Bursa’da bırakıyordu.
BEŞİKTAŞ-ESKİŞEHİRSPOR
12. haftanın kapanış karşılaşmasında Atom
Karınca’nın hocalığını yaptığı Eskişehirspor
ile mücadele edecek olan takımımız
deplasmanda oynayacağı Fenerbahçe maçı
öncesi moral depolamak amacındaydı.
Mustafa Denizli’nin takımın başına
geçmesiyle, İnönü’de başladığı maçlarda ilk
dakikalardan itibaren gücünü rakibine kabul
ettirmeyi adet haline getiren Beşiktaş, bu
geleneği Eskişehirspor maçında da sürdürdü.
İlk yarım saatte Tello, Delgado, Holosko,
Nobre, Ekrem Dağ beşlisinin orta alanda
oluşturduğu kuvvetli bağ ile organize
olmakta güçlük çekmeyen Beşiktaş, ilk
yarının sonlarına doğru kazanılan serbest
vuruşta, Tello’nun topu arka direğe doğru
ortalaması ve kaleci İvesa’nın da uzun
boyuna rağmen zamanlama hatası yapması
sonucu Sivok ile golü buldu. Ekrem Dağ’ın
istekli ve güzel oyunuyla beraber, Tello’nun
sık sık yer değiştirmesi atakların şekline
göre değişip, Beşiktaş’ın kanatlarına
canlılık getirmişti.
İkinci yarı dengeli başladı. Önüne aldığı
topları gününde olduğu maçlarda üstün
fiziğiyle seri şekilde süren Holosko’nun 56.
dakikada önünde bulduğu topu attığı deparla
sürükleyerek Nobre’yi görmesi bu dengeyi
çabuk bozdu; 2-0. Sezon başından beri
sahasında yaptığı altı maçın beşini kazanıp,
yalnız birinde beraberlik alan Beşiktaş
belki de en rahat maçını sonlandırmış oldu.
FENERBAHÇE-BEŞİKTAŞ
13. haftada geçmiş yıllara oranla zayıf bir
Fenerbahçe’nin karşısına çıkacak olan
Beşiktaş kazanacağı bu maçta şampiyonluk
adına potadaki rakiplerine gözdağı
verecekti. Bununla da yetinmeyecek, alacağı
üç puanla sallantıda olan rakibini de saf
dışı bırakacaktı. Mustafa hoca derbiye tek
forvetle başlamayı tercih etti. Nobre’yi ve
Delgado’yu hücuma ve orta alana dönük, çok
yönlü kullanmak istedi. Oyuna güvenli ve
hızlı başlayan Beşiktaş, yaptığı komik
hatalara engel olsa Fenerbahçe’yi rahatça
yenebilirdi. Oysa Fenerbahçe’nin kullandığı
köşe vuruşunda İ. Toraman efendi iş olsun
diye sıçrayıp Rüştü’de ulusal takımı
finalden eden Almanya maçındaki gibi
zamansızca yerini terk edince Selçuk
alışılanı yapıverdi 0-1. Yenilen golün hemen
ardından Rüştü’nün havalandırdığı top,
azmiyle ve tekniğiyle göz dolduran Ekrem’le
buluştu. Ekrem’in sağ kanattan yerden
ortasına Nobre dokundu ve eşitlik geldi;
1-1. Bu dakikadan sonra oyunun hakimi
Beşiktaş’tı. Cisse’nin sarı kartı varken,
orta alanda Uğur Boral’a yapmış olduğu
gereksiz faul seyir zevki verme ihtimali
olan derbide bütün dengeleri bozdu. On
kişilik Beşiktaş’ın yemiş olduğu ikinci
golde Gökhan Zan’ın ve Rüştü’nün katkısı çok
fazladır.
Fenerbahçe yarı sahasından gelişigüzel
yollanan topa, Gökhan Zan’ın tandem bilgisi!
Zapo’yu da saniyelerle yanılttı. Zapo’nun
arkasına çok iyi saklanan Guiza’nın akıllı
vuruşunda hala uykuda olan Gökhan Zan,
yavaşça süzülen topa doğru koşmaya tenezzül
dahi etmeyince golü yedik;2-1
Derbinin ikinci 45 dakikasına gerek skor ve
saha avatanjı, gerekse bir kişi daha fazla
olmanın güveniyle çok daha rahat çıkan
Fenerbahçe kendisini yormadı. Bu yarıda
Ekrem, Delgado ve Nobre’nin hırsı görülmeye
değerdi. 2-1’lik skorun riskli olduğunu
akıllarından bir an olsun çıkarmayan
Fenerbahçe’li futbolculara, en güzel hediye
Mustafa Denizli tarafından verildi. Nobre ve
Ekrem gibi her an skoru değiştirebilecek
oyuncuları yedek kulübesine çeken Denizli,
sahada sürünen, top kaptıran S. Özkan’ı
görmedi. Üstüne üstlük takıma her an zarar
verip, faul yapma adeti kazanan Gökhan Zan
yerine Zapo’nun çıkması Bobo ile Holosko’nun
oyuna girmesiyle orta sahayı hayli hayli
lehine çeviren Fenerbahçe’liler, daha da
keyiflendiler. Sonuç itibariyle; Cisse ve
Mustafa Denizli Fenerbahçe’yi ipten alırken,
Beşiktaş’a gönül verenlerin yüzü bırakın
şampiyonluğu, derbilerde dahi gülemez hale
geldi.
BEŞİKTAŞ-ANKARASPOR
14. Haftada rakip Aykut Kocaman’ın
Ankaraspor’u. Bizim için en azından İnönü’de
oynanan futbola güvenle bakılması gerekliydi
ancak 20. dakikada Neca’yı ceza yayında
unutan Beşiktaş savunması, golü kalesinde
gördü. Yenilen gol sonrasında Rüştü’nün
güzel kurtarışları Beşiktaş’ın kendine
gelmesine yardımcı oldu. İlk yarım saatten
sonra topu ayağında bilinçli tutup,
Ankaraspor’un geri çekilmesinden de
yararlanan siyah beyazlılar 41. dakikada
Zapo’nun ceza alanı içinde iyi yer tutup,
isabetli vuruş yapmasıyla eşitliği sağladı
ancak Rakibini anlık sinirle acımasızca ezen
Sivok takımını 10 kişi bıraktı. Bu dakikadan
sonra takımımız kollektif yapıdan gitgide
uzaklaşınca Ankaraspor karşı karşıya
pozisyonlar buldu. Derbiyle başlayan
gerilimin neticesinde Beşiktaş Cisse, Sivok
ve Mustafa Denizli sayesinde altı puan
kaçırdı. İnönü’de bu sezon yenilgi yüzü
görmeyen Kartalın 1-3 lük skorla sahadan
yenik ayrılması, İnönü artısını da sıfıra
indirdi.
BEŞİKTAŞ-ANKARAGÜCÜ
Beşiktaş’ın kendi saha ve seyircisi önüne
çıkacağı 2008-2009 sezonunun son lig maçı
olmasıyla ayrı bir anlam kazanan maçta
alınacak galibiyetin, sonraki hafta
oynanacak Galatasaray derbisini olumlu
etkileyeceği görüşü hakimdi.
Maçın 25. dakikasında Rüştü’nün Beşiktaş
yarı sahasından kullandığı serbest vuruş,
Nobre tarafından kafayla Holosko’nun önüne
indirildi ve Beşiktaş 1-0’lık üstünlüğü
sağladı. İkinci yarıda 1-0’lık üstünlüğün
anlamsız rahatlığını kabullenen Beşiktaş
oyunun kontrolünü ele almakla yetindi. Ne
var ki Beşiktaş tek farklı galibiyetin
riskini unutmakta direndi. Maçın Son onbeş
dakikasında, köşe vuruşlarında bile
umursamadan ileriye çok adamla gitmek derbi
öncesinde Beşiktaş’a az daha pahalıya
patlayacaktı. Ankaragücü’nün direkten dönen
topu ve S. Özkan’ın oynadığı kötü futbol
unutulmasa da üç puan tek golle alındı.
GALATASARAY-BEŞİKTAŞ
Yılın son derbisinde Beşiktaş’ın rakibi
Galatasaray, yer: 2002 yılından bu yana
galibiyet alınamayan Ali Samiyen’di.
Beşiktaş teknik heyeti ve yönetiminin
taraftarlarına karşı kendilerini
affettirmesi adına iyi bir fırsattı, bu
derbi…
Kadroları inceleyecek olursak,
Galatarasaray’da Barış’ın orta alandan sağ
beke çekilmesi, formsuz Nonda’nın ilk
onbirde yer alması, bu maça sıkı bir şekilde
hazırlanan Beşiktaş için velinimetti.
Beşiktaş’ta ise ilk onbirde çok fazla yer
bulamayan Seric’in sol bekte mecburen görev
üstlenecek olması merakla beklendi.
Beşiktaş, derbinin ilk yarısında, savunmadan
çıkarken Galatasaray’a kaptırdığı topların
ve hücum anındayken geriye dönmekte
zorlanıp, sabit tutamadığı orta sahasının
ceremesini çekti.
Holosko topla buluştuğu zamanlarda hiçbir
varlık gösteremedi. Dışarıya çıkan topu
görmeyerek, Arda’nın ayağına temas edince
penaltı yaptı ve maçın kaderini yeniden
değiştirdi. Beşiktaş, oyunda dengeyi
sağlayıp skoru 1-1’e taşımışken, yine
amatörce münferit bir harekete takım olarak
kurban gidiyordu. Baros’un penaltıdan attığı
golle G.saray 2-1 öne geçti. Karşılaşmanın
ikinci yarısına erkenden gol bulma
planlarıyla çıkan Beşiktaş’ta, Delgado’nun
kırmızı kart görmesi bütün dengeleri alt üst
etti. Beşiktaş’lı futbolcular, ister haklı
olsun, ister haksız, sinirlerine hakim
olamasalar da hakemle didişmeyi unutmak
zorundalar. Bir kişi eksik oynayan Beşiktaş,
orta sahada oyun kurmakta ve hızlı olmakta
zorlanınca G.saray’a açıklar verdi. Kırmızı
kartın üstüne; Baros’u unutan Seric başta
olmak üzere poz veren Beşiktaş savunması
eklendi ve G.saray farkı ikiye çıkardı.
Acaba fark mı olacak? Diye endişeye kapılan
Beşiktaş’ta Holosko, Baros’un golüne kısa
sürede cevap verince, belki de bu gol
Beşiktaş’ta yaşanacak hezimeti kenara itti.
Uğur İncaman’ı oyuna alıp, orta sahaya
dinamizm getirmek isteyen Denizli, aynı
oyuncusu Lincoln’ü ceza alanı içinde yere
indirince yine penaltı ve 4-2… G.saray,
4-2’lik skordan sonra dengeli bir oyun
tutturdu ve kasmayarak maçı kazandı.
Sezona büyük umutlarla başlayıp, sezon
başında fena sayılmayan bir performans
sergileyen, şampiyonluğun en büyük adayı
olarak açıklanan Beşiktaş, Avrupa’ya
erkenden veda etti. Liderlik koltuğunda
haftalarca oturan siyah beyazlılar, Süper
Lig’in ilk yarısı sona erdiğinde altıncı
sıraya kadar gerileyerek özgüveninden
uzaklaştı. Her ne olursa olsun, şu anki
lidere iki galibiyet kadar yakın olan siyah
beyazlılar küllerinden yeniden doğabilirler.
Türkiye Kupası ve Süper Lig’te başarı
hedefleyen Beşiktaş’ta radikal kararlar
alınırsa toparlanma sürecine girilmesi çok
zor değil! Yeter ki inanmayı beceren bir
ahenk oluşturulsun. Beşiktaş adına geriye
kalan iki kulvar var. Bu iki kulvarda
şampiyonluklar hayal değil!..
Futbolun
edebiyatı, edebiyatın futbolu...
Homeros:
Futbol nasıl doğdu?... Futbolun kökenlerine dair
pek çok araştırma ve farklı bulgular var. Şurası
kesin: Futbolla (ya da topla oynanan, futbola
benzer bir oyunla) edebiyatın ilk kesişmesi
Homeros’a kadar uzanıyor. Şöyle diyordu İyonyalı
şair: “Usta Polibus’un eseri olan güzel parlak
topu iki elleriyle birden kavradılar; biri
geriye doğru devrilerek topu karanlık bulutlara
fırlatıyor; diğeri havaya sıçrayarak onu uçarken
yakalıyordu...”
Gabriel
Garcia Marquez: Stadyumda edebiyat
dergisi… 1982’de Latin Amerika’nın bütün
şairleri, dilencileri, müzisyenleri ve başıbozuk
takımı adına Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan
Marquez, her Latin Amerikalı gibi ‘futbol
ateşi’nden nasibini almış. Gabo, gençliğinde
birkaç arkadaşıyla birlikte Cronica adlı bir
dergi çıkarmıştı.
Behçet
Necatigil: Beşiktaşlı olurdu..
Yakınlarının tanıklığıyla Necatigil’in takım
tutmadığını biliyoruz. Ama öğrencisi Hilmi Yavuz
onun için, “Hoca takım tutsa Beşiktaş’ı
tutardı.” demişti. Bu hem Necatigil’in Beşiktaş
semtine olan sevgisi hem de ‘duruşu’ düşünülünce
böyle.
Selim
İleri: Çevre baskısına karşı Beşiktaş…
Selim İleri’nin anı kitaplarından, İstanbul
yazılarından Kadıköy’lü olduğunu biliyoruz. Ama
Selim İleri, sanıldığı gibi Fenerbahçe taraftarı
değil, Beşiktaşlı! Beşiktaşlı olmasının
gerekçesi: Herkesin Fenerbahçeli olduğu bir
çevrede farklı olanı seçmek. Selim İleri’yle,
Beşiktaşlı olmanın biraz da ‘çevre baskısına
karşı’ olmak anlamına geldiği tezi bir kez daha
doğrulanmış oluyor.
Peter
Handke: Topun da ruhu var… “Kalecinin
penaltı anındaki endişesi” kitabının yazarı
Handke’nin hangi takımı tuttuğunu ya da futbolla
nasıl bir ilişkisi olduğunu bilmiyoruz ama şu
cümleleri onun da ‘futbol ateşi’ni içinde duyan
yazarlardan biri olduğunun kanıtı: “Futbol
topunun bir ruhu vardır. Havayla dolmadığı zaman
yumuşak ve ölüdür. Hava üfleyin; futbol topunun
ruhu şişer; hâlâ ölü gibi gözükmesine bakmayın,
kımıldamaya hazırdır.”
William
Shakespeare: “Sen! Aşağılık futbol
oyuncusu!” Madem İngiltere futbolun beşiği,
Shakespeare’in oyunlarında futbolun yer almasına
çok şaşırmamalı. Kral Lear’da örneğin, Kent
Kontu, “Sen! Aşağılık futbol oyuncusu!” diye
hakaret eder karşısındakine. Shakespeare,
1592’de Yanlışlıklar Komedisi’nde de bir
karakterin şikâyetini dile getirmek için futbola
başvurur: “Sizin için bu şekilde dönüp
duruyorum… Beni futbol topu mu sandınız? Beni
bir o tarafa bir bu tarafa tekmeleyip
duruyorsunuz. Bu görevim sürecekse, beni deriyle
kaplamanız gerekecek.
Satranç sporunun kuralları ile ilgili yanlış
bilgilenmelerin olduğuna lokal turnuvalarda ve
okullarda şahit oluyorum. Bu durumun en çarpıcı
örneği ise içinde sayı içeren kurallar. Ne demek
istiyorum? Sizde duymuşunuzdur. Tek şah kaldığı
zaman karşı taraf …… hamle de mat yapmak
zorundadır. Genelde 16, 24 ve 32 gibi cevaplar
duyarsınız. Peki nedir bu kuralın doğrusu? İşte
bu sayıda kısaca bu durumu açıklamak istiyorum.
FIDE Kurallarında bu konuyla ilgili olan
maddelerin ilgili bölümlerini aşağıya
aktarıyorum;
“…………………..
Madde 9: Berabere Biten Oyun
9.2. Hamlede olan oyuncunun talebi üzerine, eğer
aynı konum tahta üzerinde en az üç defa
aşağıdaki şekillerde oluşmuşsa (peş peşe hamle
tekrarı ile oluşması gerekmez) oyun berabere
olur.
a) eğer oyuncu notasyon kağıdına (hamle yazma
kağıdı) önce hamlesini yazmış, hakeme bu hamleyi
yapacağını bildirmiş ve bu hamle ile aynı konum
oluşacaksa, ya da
b) son yapılan hamle ile ortaya çıkan konum
tekrarlanıyor ve sıradaki oyuncu beraberlik
talebinde bulunuyorsa.
…………………
9.3. Hamlede olan oyuncunun talebi üzerine,
aşağıdaki durumlardan biri oluşmuşsa oyun
berabere biter.
a) hamlesini kağıdına yazmış, hakeme bu hamleyi
yapacağını bildirmiş ve bu hamle ile, her iki
taraf da son 50 hamleyi piyon sürmeden ve taş
almadan geçirmiş olacaksa, ya da
b) son 50 hamle içinde her iki taraf da piyon
sürmemiş ve taş almamış ise
……………………“
Yukarıdaki satırlardan da anlaşılacağı gibi
satranç sporunda sadece 3 ve 50 sayılarını
içeren kurallar vardır. Dolayısıyla anlattığımız
kuralla ilgili bir örnek verecek olursak;
beyazın şahı var, siyahın ise şahı ve kalesi
var. İşte bu
durumda madde 9.3’e göre iki tarafında piyon
hamlesi yapma şansı olmadığına ve siyah kalesini
vermeyeceğine bir başka deyişle taş
alınmayacağına göre siyahın 50 hamle içinde
beyazı mat etmesi gerekmektedir. Aksi takdirde
beyazın hakemden berberlik isteme hakkı doğar.
BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?
** 1861'deki Anderssen - Kolisch karşılaşması
zaman sınırlı ilk maç olmuştur. Kum saati, her
iki oyuncunun da 2 saat içinde 24 hamle
yapmasını sağlamıştır.
** 1895 yılında İsviçre Zürih'te yapılan
turnuvada "İsviçre Sistemi" denilen eşlendirme
sistemi ilk kez kullanılmıştır.
** İlk satranç dergisi "Le Palmede", La
Bourdonnais tarafından 1836 yılında kurulmuştur.
Derginin ismi eski Yunanlı ve efsaneleşmiş
satranç mucitlerinden biri olan Palamades'ten
gelir.
** Alman Dr. Emanuel Lasker, 26 sene 337 gün ile
dünya şampiyonluğu unvanını en uzun süre koruyan
satranç sporcusudur.
** 1975 yılında İlhan Onat ve Nevzat Süer, 1986
yılında Turhan Yılmaz, 1988 yılında Suat Atalık
Uluslararası Usta (IM) ünvanını elde eden
sporcular oldular. 1993 yılında ise Suat Atalık
Büyükusta (GM) ünvanı aldı.
SATRANÇLA İLGİLİ LİNKLER :
Bu sayıda yabancı satranç sitelerinden
bazılarının adreslerini vermek istiyorum.
>>> Uluslararası Satranç Federasyonu (FIDE)’nun
Almanya’nın Berlin şehrinde bulunan Antrenörlük
Akademisinin resmi internet sitesi : www.fide-trainer-academy.com
>>> The Week in Chess isimli önemli turnuvaların
haber ve oyunlarına ulaşabileceğiniz bir
internet sitesi : www.chesscenter.com/twic/twic.html
>>> Satrançla ilgili her türlü bilgiyi içeren
önemli bir internet sitesi : www.chessbase.com
SÖZÜN ÖZÜ :
"Satranç hakkında, hayat için çok uzun olduğu
söylenir ama bu satrancın değil, hayatın
kusurudur."
Satranç sporu ile ilgili soru ve görüşleriniz
için e-posta adresim :
aykutilkermete@gmail.com
|
|
|